İrşad Sahasında Bediüzzaman

Bediüzzaman’ın Şefkat ve Merhameti

Bediüzzaman’ın Şefkat ve Merhameti

Bediüzzaman Hazretleri’nin insanı en çok hayrette bırakan vasıflarından biri de, O’nun o hudutsuz şefkati, güneş gibi merhameti ve kendisine zulmedenleri bile affetmesidir. O’nun yegâne düşmanı, küfür ve dalâlet idi.

O’nun rûhunda, ne kadar kusurlu ve günahkâr da olsalar, ehl-i îmana karşı kin ve öfke yoktu, adâvet, gayz ve intikam gibi hislerden müberra idi. Çünkü O’nun vicdanında şefkat, merhamet, rıfk ve mülâyemet hâkimdi.

Evet, bir dâvâ adamının en büyük sıfatlarından biri affetmektir. Af en güzel bir haslettir. Affın lezzeti, intikam lezzetinden çoktur. Af, büyüklüğün şânıdır. Dâvâ adamı ise büyüktür. Malumdur ki, dünyada insan için en çetin, en zor bir şey varsa, o da kendisine hıyanet edenleri, hayatına kastedenleri, haysiyet ve şerefiyle oynayanları affetmesidir. Bu her kişinin değil, peygamberlerin ve onlara kemaliyle vâris olan er kişilerin kârıdır.

Şu rikkat ve merhamet yüklü ifadelere bakınız ki, böyle bir şefkat kahramanı kendisine kötülük ve hıyanet edenleri nasıl affetmiş:

“Mademki, nûr-u hakikat îmana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim.”[1]  Demek ki, Bediüzzaman Hazretleri, ilim, irfan, celadet, âl-i cenablık gibi âli seciyelerde örnek bir insan olması yanında, şefkat, merhamet ve rikkatin de zirvesine çıkmıştır.

Bu noktaya kadar, Bediüzzaman Hazretleri’nin dâvâsını, gayesini ve makamını denizden bir katre nevinden ifade etmeye gayret ettim. Fakat mukarrer bir kaidedir ki, herhangi bir zâtın kemâlatını en iyi tarif eden, bizzat kendi eserleridir, bu kaideye binaen, Bediüzzaman Hazretlerini lâyıkıyla tanımanın en iyi yolu, O’nun telif ettiği Nur Külliyatı’nı dikkatli bir nazarla tetkik ve tahkik etmektir.

Evet, bütün Risale-i Nur Külliyatı baştan sona ilim ve mârifetin binler örnekleriyle doludur. Onlardan bir nümune:

“Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azim sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu âlemin san’atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer nihayetsiz mu’cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu, öyle muciznüma nakkaş, öyle bir harikulade kâtib olması lazım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar sanatı dercedebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki nakşa, (Hâşiye)[2] her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilat programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar harikadır. Öyle ise, her bir nakış, her bir sanat, o gizli zâtın bir ilannâmesidir, bir hatemidir.

Madem bir harf kâtibini göstermeksizin olmaz. San’atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz… Nasıl olur ki bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin…”[3]

Bu nasıl bir hikmet levhasıdır? Şu satırlardan fışkıran mârifet nûru ne kadar feyizli, ne kadar letafetlidir.

Her satırında nice hikmet ve irfan nişanesi taşıyan ve her cümlesinde pek çok hüccet ve bürhan bulunan şu acib ifadeler, mütefekkir bir insana, bu kâinatı ilâhî bir köşk şeklinde tahayyül ettiriyor.

Doğrusu, insan şu hakikatlere nazar ettikçe, kendini ayrı bir mâneviyat ikliminde bulur.

Gönüllerde saadet baharı, kalblerde huzur ve sürûr goncaları açılıyor. Sinelerde esrarın gülleri, seher yeli gibi aheste aheste ihtizaza geliyor.

Diğer bir misâl:

“Kat’iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Îman-ı Billâhtır.

Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Îman-ı Billâh içindeki Mârifetullahtır.

Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o Mârifetullah içindeki Muhabbetullahtır.

Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o Muhabbetullah içindeki lezzet-i rûhaniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürûr ve şirin nimet ve sâfî lezzet elbette Mârifetullah ve Muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.

Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrâra; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.

Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten mübtela olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev’-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sâhipsiz, hâmîsiz bir sûrette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.

İşte bu âvâre nev’-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sâhibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar.

Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.”[4]

Devamlı bir huzur ve saadet isteyen her insan, Risale-i Nur’un ihtiva ettiği buram buram, burcu burcu feyiz neşreden bu mârifet goncalarından istifade ve istifaza etmelidir.

Bütün rûhanî lezzetlerin fevkinde vicdanlara halâvet bahşeden bir hakikat varsa, o da bu mârifetlerdir.

Evet, neş’e de, safa da, neşve de, lezzet de, letafet de, ulviyet de, nuraniyet de hep mârifettedir, hidâyettedir.

“Hidâyet, haddizâtında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir, rûhun cennetidir.”[5]

Hz. Ali’nin (r.a.) buyurduğu gibi:

“Hayreti mucib olan, âhirette cennete girmek değil, dünyada cennete girmektir. O cennet ise, mârifet cennetidir.”

Mârifet ve hidâyetin kemali de, bu asırda Risale-i Nur’dadır.

İrfanın tecellileri, îmanın azameti, onun sahifelerinde tecessüm, satırlarında tenevvür, cümlelerinde temessül etmiş gibi görünür. Bu eserlerin hangisine hikmet nazarıyla bakılsa, her bir sahifesinin birer lisan olarak Sâni-i Hakîm’in azametini, kemâlâtını terennüm ettiği görülür. Bu sahifeleri okuyan bir insanda tecelli ve tezahür eden kalbî ve rûhî zevkler, onun şuur ve vicdanını istila ederek, mârifetini şuhud derecesine çıkarır ve ona yakîni ve tahkikî bir îmanı kazandırır.


[1]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/85.

[2]      Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir. Zira kalem-i kudret, âlemin kitâb-ı kebîrinde ne yazmış ise, icmâlini mahiyet-i insaniyede yazmıştır. Kalem-i kader dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir.

[3]      Nursî, Sözler, s. 302-303.

[4]      Nursî, Mektubat, s. 243.

[5]      Nursî, İşâratü’l-İ’caz, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 68.


Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X