İrşad Sahasında Bediüzzaman

Bediüzzaman’ın Engin Bir Tefekkürü Vardı

Bediüzzaman’ın Engin Bir Tefekkürü Vardı

Bediüzzaman Hazretleri’nin en bariz bir hususiyeti, esma-i ilâhiyenin kâinatta tecelli eden engin temaşası ve zengin tefekkürüdür.

Fesübhanallah, o ne derin tefekkür, o ne yüce zevk, o ne ulvî sürûr, o ne muazzez temâşâdır.

Bediüzzaman Hazretleri, âlem sahralarında sergilenen âsâr-ı ilâhiyenin güzelliklerine pek meftun idi. O, esrarengiz rûhaniyeti içerisinde daima münzevi, daima yalnız kalmayı arzu eder, devamlı tefekkür ve tezekkürle meşgul olurdu. Fikri ve nazarı daima uyanıktı. Engin tefekküründen damlayan mârifetler, tereşşuh eden feyizler; kurak çöllere, kumlu sahralara dökülen yağmurlar gibi hüzünlü ve kasvetli kalpleri ihyâ ediyordu.

O’nun efkâr-ı safiyesi gibi, kuvve-i hayâliyesi de pek geniş idi; fezaları içine alırdı.

Seyir ve temâşâdan had safhada zevk alırdı.

Etrafa nazar gezdirdikçe, sanki ufuklar ona tebessüm ederdi. İleri adım attıkça âlemdeki âsâr-ı ilâhiyeyi, hayret nazarıyla süzerdi. Hissiyatına karşı arz-ı endam eden, şu göklere kadar yükselen heybetli dağları, yeşil zümrütle perdelenmiş o güzel sahraları, rengârenk çiçekleri, çimenleri seyretmek, O’nun için cennet-âsâ bir keyfiyetti. Bu bakımdan O, dağların şahikalarını kendisine menzil yapmıştı. Bu konakları saraylara değişmezdi. Kur’ân’dan tefeyyüz ettiği fikirleri, nurdan birer sütun hâlinde, bu menzillerden fezalara yükseliyordu. Bunlar içerisinde Çam Dağı’nın hususî bir yeri vardı. Evet, Çam Dağı’nda geçirdiği o ıssız gecelerde, heybetli bir sükût içerisinde, yıldızlar âleminin azamet-i ilâhiyeyi ilan eden hikmet-feşan sözlerini dinliyordu. O engin tefekküründen fışkıran lavlar ile rikkatli gönülleri eritiyor, hisleri alevlendiriyor, berraklaştırıyor, şevke getiriyordu. Artık o lavların ulaşamayacağı hiçbir ülke, hiçbir kıt’a kalmayacaktır. Çelikten, demirden kal’alar yapıp içlerine de girseler, radyoaktif ışınlar gibi nüfuz eden o lavların tesirinden kurtulamayacaklardır.

O’nun engin tefekküründen bir tabloyu beraber mütâlaa edelim:

“Bir bahar mevsiminde, garîbane, mütefekkirâne seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhâtır ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki:

Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektup; o mühür, o mektubun sâhibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu envâ-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’âtını aldı. İş bu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Her bir şey, bir mühr-ü Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Halikına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder. İşte her bir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek her bir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mucizekâr bir sanat var ki: Onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette O olacaktır.

Demek bütün eşyayı yapamayan, bir tek şey’i îcad edemez.

İşte ey gâfil! Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektubat-ı samedaniyye hükmünde olan sahâif-i mevcudat ve her bir mektup üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu mühürlerin şehâdetlerini kim tekzib edebilir! Hangi kuvvet onları susturabilir! Kalp kulağı ile hangisini dinlesen eşhedü en lâ ilahe illallah dediğini işitirsin.”[1]

“Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara…

Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünkü onlara terettüb eden âsar-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mîzan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakim’in teshiriyle ve iddihariyledir. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin ve mâdenlerin envâına bak. Bunların tezyinatları ve menfaatli hasiyetleri bir Sâni-i Hakîm’in tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu, onlara müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiyye ve levâzımât-ı insaniyye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni-i Kerim’in, bir Mün’im-i Rahim’in sofrasında birer tarife, birer dâvetnâme hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve dâvetnâme olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni-i Hakîm’in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak. Yağmurun şıpırtıları mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi îcad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki; bir Rabb-ı Kerîm’in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki: Sizlere müjde, geliyoruz! mânasını ifade ederler.

Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamer’e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.

İşte ziyâdan tut, taa Kamer’e kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcib’ül-Vücud’un vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler.

İşte ey gâfil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen, Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al!”[2]

Şu ifadelerin zerafetiyle lafızların akıcılığı, terkiplerin güzelliği, mânâların inceliği, bir ahenk içerisinde nağmeli bülbüller gibi gönül âlemlerine konup kalkıyorlar.

Mazinin lisanından akıp gelen bu hakikatler, hâlihazırda herkesin kulağına ve dimağına hitab ettiği gibi, istikbalin idrâkine de aşk ile şevk ile doluşacaktır. Ve ruhları cezbedip istidatları ateşleyecektir.


[1]      Nursî, Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 749-450.

[2]      Nursî, Sözler, s. 738-739.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X