Bediüzzaman Kimdir?
– Bediüzzaman kimdir, dâvâsı, gayesi ve mürşidler âlemindeki makamı nedir?
Böyle bir soruyla, karşımıza büyük ve küllî bir mesele çıkar. Zira o zât bir-iki veya birkaç meziyeti hâvi bir ferd değil, bilâkis her biri bir umman olan pek çok meziyet ve vasıfları hâiz bir ferd-i feriddir.
Hilkatin kendisine bahş ve ihsan ettiği ulvî cihetlere atf-ı nazar ettiğimizde:
İnsanı en çok meftun eden ve O’nu o küllî şeref ve mertebeye yükselten meziyetleri arasında güneş gibi parlayan, en mümtaz vasfı, îmanıdır. O, mârifet ve muhabbet-i İlâhiye itibariyle engin tefekkürü, büyük tevekkülü, azamî ihlâsı, yüce sadâkati, zengin muhakemesi ile cidden bir hilkat nâdiresidir. O, sadece mümtaz bir âlim değil, aynı zamanda muhakkik bir mütefekkirdir. Mükemmel bir ârif olduğu kadar fevkalâde bir ediptir. Yüksek ahlâk seciyeleri yanında, üstün bir zekâ ve dehâ sâhibidir.
Evet, o zât, İbrahim Edhem hazretleri gibi sadece müttakî bir âbid ve dünyayı terk etmiş bir zâhid değil, aynı zamanda mücâhid bir mürşittir. İlim ve irfan bakımından ise âdeta bir Gazâlî, bir Râzi ve bir Kâzi’dir. Hikmet ve felsefe cihetinde bir Sokrates, bir İbn-i Rüşd ve bir İbn-i Sina’dır. Tebliğ ve ikaz vadisinde ise bir Mevlânâ’dır. Tecdid ve mücâhedede sanki bir Ahmed-i Faruki’dir. Tâbir-i câiz ise o, selefdeki mürşidlerin ve müceddidlerin hakiki bir vârisidir. Evet, bir Arap şiirinde denildiği gibi, “bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenâb-ı Hakk’a zor gelmez.”
O’na uyanık bir vicdan ile dikkat ederseniz, nice âlimlerin, âriflerin ve mürşidlerin feyiz ve mârifetlerini onda müşahede edebilirsiniz. Buna şâhidim, doksan seneye yakın bereketli ömrü ve yüz küsur parçadan mürekkeb şaheser külliyatıdır.
O zât, bu şaheser külliyatıyla kıyâmete kadar pâyidar olacak büyük bir tecdid hareketini başarmış, ilim ve hikmet üzerine müesses bir İslâm mektebi kurmuştur. Fikirlerin ve vicdanların küsûfa tutulduğu şu asırda, Bediüzzaman denilen bu ulu mürşid, İslâm âleminde yeni bir irşâd ve tebliğ hareketi başlatmıştır.
Bediüzzaman, mânevîyat âleminde bir sultandır; irşâd âleminde bir müceddiddir. İnsanlığı kuşatan bütün küfür ve dalâlet buzlarını eriterek, bu asrı ilim ve irfanıyla bereketlendiren bir güneştir.
Nurs Köyü’nün yalçın, geçit vermez, sert ve ihtişamlı kayaları ufkundan doğan bu güneş, insanların çorak çöllere dönmüş fikir ve kalplerini cennet bahçelerine çevirdi. Fıtraten sâhip olduğu hamiyeti yanında, hususî bir Kur’ân ilmine mazhar olması, ona bu milletin îmanına hizmet gibi azim bir vazifenin sorumluluğunu yükledi.
O, Kur’ân-ı Azimüşşân’ın uçsuz bucaksız hakikat denizinden insanlığın istifadesine, nefsî, rûhî, vicdanî, ferdî, ailevî, içtimaî, siyasî hayatımızı her cihetle aydınlatacak yüksek esasları ve ulvî düsturları hâvi, Risale-i Nur gibi bir irfan hazinesini sundu.
Başlatmış olduğu ilim ve irfan hareketiyle, bugün sayıları milyonları aşan, hatta ülke sınırlarını taşan nurlu, faziletli, vatanperver, iffetli, hamiyetli, faal, gayretli bir cemaat tesis etti.
İlim ve mârifette, hikmet ve felsefede, irşâd ve mücâhedede yeni bir çığır açtı.
Dâvâsının ulviyeti, hamiyetinin yüksekliği, fikrinin keskinliği, ilminin derinliği, sarsılmaz îmanı, tarife sığmayan cehd ve gayreti ile asra ismini nakşetti, Bediüzzaman oldu.
Bütün hayatında emaneti, îmanı, emniyeti, ihlâsı, itidali, ciddiyeti, şecaati, feraseti, istikameti ders verdi.
Dost ve düşmanlarına kemâlâtını tescil ettirdi. Rûhundaki ulvî vecd, beyanındaki coşkunluk, fikirlerindeki kudsiyet yeni bir devir açtı. Rûhunda yanan meş’ale, vicdanında doğan ilahî cezbe asrı çalkaladı. Karanlıkta olanları ışığıyla aydınlattı. Selim kalpleri nurlandırdı.
Barla kürsüsünden, Çam Dağı’nın tedris rahlesinden öyle bir saba rüzgârı esti ki, ruhları şifalandırdı, gönülleri zevk ve sürura gark etti. Bu öylesine aheste, öylesine lâtif bir seher yeli idi ki, kalplere hidâyet ve sürûr, idraklere ilim ve mârifet, vicdanlara insaf ve basiret getirdi.
Bu nazenin mârifetlere müncezib gönüllerden, gaflet ve cehaletin bütün izlerini söküp çıkardı.
O burç ve ufuklardan esen saba rüzgârı, fertlere gaye ve dâvâ, cemaatlere hedef ve reaksiyon getirdi. Onlara sanki yeni bir ruh, yeni bir kudret ve kuvvet nefhetti. Anadolu’yu heyecanla vecde getirdi.
Evet, O zât, dünya sarayının, Anadolu kürsüsünde yüksek bir nutuk okudu. O nutkun aslı ve kökü ne Şark’ta ne de Garp’taydı. Doğrudan doğruya Kur’ân ve Sünnetten alınmaydı. Bu nutkun yankısı insanlık semâsında çınladı; Avrupa, Amerika ve Asya’dan sesler getirdi. Nutkun mahiyeti ve nâtıkın maksadı ise, bütün kâinatın, Allah’ın varlığına ve birliğine dair mânevî şehâdetlerini ve teşbihlerini asrın insanlarına dinlettirmekti.
Elhâsıl, Şark’ı ve Garb’ı kendisine hürmetkâr kılan böyle bir dehânın Anadolu’dan zuhuru, bizler için Rabbanî bir ihsan ve ilâhî bir mevhibe idi.
Bediüzzaman’ın Tecdid Hizmeti
Evet, Bediüzzaman Hazretleri, 1400 senedir âlem-i İslâm’ı ayakta tutan müceddidler silsilesinin asrımızdaki mümessilidir. O, irşâd sahasında Rasûlullah’ın gerçek bir vârisidir. Kendi beyanıyla, tarikat berzahına uğramadan ilhamını doğrudan doğruya Kur’ân’dan ve Sünnetten almıştır:
“Zaten üveysî bir sûrette doğrudan doğruya hakikat dersimi “Gavs-ı A’zam (k.s.) ve Zeynelâbidin (r.a.) ve Hasan Hüseyin (r.a.)” vasıtasıyla “İmam-ı Ali (r.a.)”den almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire, onların dairesidir.”[1]
Bundan dolayı, Bediüzzaman Hazretleri’nin irşâdı, sair mürşidlerden farklıdır.
Evet, o büyük mürşid, bütün hayatı boyunca, kendisine bahşedilen ilm-i Kur’ânîye ve hizmet-i îmaniye ile meşgul olmuş, dünyevî ve siyasî cereyanlardan müstağni kalmıştır. Bu hakikati O’nun şu veciz ifadelerinde müşahede ediyoruz:
“Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı îmandır; ona çalışmak lâzım geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda, sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmana hizmet cihetini tercih ettim.”[2]
Bediüzzaman Hazretleri’nin îmanî sahadaki fütuhatı, tarihte eşine rastlanmayan, dengi olmayan bir tecdid ve irşâd hareketidir.
O zât, asrın insanlarına îmanın, İslâmiyet’in bütün şubelerinde, yeni yeni izahlar getiren dinî, ilmî ve millî öyle bir hazine bıraktı ki, artık ne şu ideoloji, ne bu doktrin, ne o sistem, hülasa hiçbir bâtıl düşünce, bu hakikatler karşısında duramıyor ve ilelebed duramayacaktır.
Bütün saadetlerin, hidâyetlerin, hakikatlerin, esrar ve hikmetlerin membaının Kur’ân olduğunu öyle kuvvetli ders veriyor ve ilân ediyor ki, artık bütün galibiyet hakkı, ne şunun, ne bunun değil, ezelden ebede kadar Kur’ân’ındır.
İnsanların irşâd ve hidâyetine vesile olan bu mârifetler, yüksek bir kemâlatın tezahürüdür. O’nun bu hizmeti, sadece bir millet yahut bir sınıf hesabına değil, bütün insanlık nâmınadır.
O’nun en büyük hasmı; cehalettir, dalâlettir, ihtilaftır. Elmas kılıcını cehaletin, îmansızlığın ve anarşizmin başına vurmuştur.
O, gönülleri aşk ve şevk içinde meczederek, sulh ve selâmeti temin ile Müslümanları bir gayede birleştirmiştir.
En beliğ ve en fasih ifadelerle Müslümanları ikaz etmiş; kin, nifak, şikak ve ihtilâfın hikmet ve hakikat nazarında ne kadar zararlı olduğunu en canlı ve müessir misallerle gözler önüne sermiştir.
Böylece, Kur’ân-ı Azimüşşan’ın mü’minlerin uhuvvetine, ittihad ve muhabbetine ne derece ehemmiyet verdiğini muhteşem bir üslûb içerisinde göstermiş; ehl-i insafı ve ehl-i vicdanı dikkate sevk ederek, İslâm dininin bir tevhid dini ve bir uhuvvet ve muhabbet dini olduğunu ortaya koymuştur.
Bediüzzaman Hazretleri, ilim ve irfan yuvalarının söndürüldüğü bir hengâmda, geçmiş ile geleceği birleştiren tarihî bağların koparıldığı bir anda, şefkat ve hürmet mefhumlarının zedelendiği bir zamanda, ahlâk ve hayâ ile istihza edildiği bir demde, yatağından fırlayan bir arslan gibi cihad meydanına atılmış, neşrettiği Kur’ân nurlarıyla Batı kaynaklı bütün şüphe ve tereddütleri defetmiş, şu milleti düştüğü –daha doğrusu düşürüldüğü– bu elim vaziyetten Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez nûru ile kurtarmaya muvaffak olmuştur.
Kendi ifadesiyle: “Elleri bağlı, zaif ve hasta bir tek adama ordular taarruz ettiği”[3] hâlde O, bu gayesinden dönmemiş, dâvâsından zerre kadar taviz vermemiş, eğilmemiş, yılmamış ve yıkılmamıştır. Çünkü O, izzet-i îmaniyesinden gelen büyük bir şehametle, gizli zındıka komitelerini târumâr etmiş ve bütün planlarını akim bırakmıştır. Onun beşer takatinin üstündeki bu harika metanet ve gayretini, sabır ve tahammülünü, celâdet ve şecaatini tarih hakkıyla takdir edip, hayranlıkla yâd edecektir.
Evet, senelerce şer kuvvetlerin bu milletin tarihine, mukaddesatına, iffetine, ibâdetine, ulvî seciyelerine yaptığı korkunç hücuma karşı, Bediüzzaman Hazretleri dağlarvari metaneti ile seddolmuştur. Dâhilî ve harici bütün hücumlar, o Kur’ânî sedden gedik açamamışlar ve geri çekilmişlerdir.
Cemil Meriç Ne Diyor?
Keskin nazarlı, takdirşinas mütefekkirimiz merhum Cemil Meriç, O’nun bu mânevî mücâhedesini şöyle dile getiriyor:
“Yakın tarihimiz tek bir mücâhid tanımıştır: Said Nursî! Bir asra yakın, her kahra, her cefâya göğüs gererek mücadele eden biricik dâvâ adamı. Yalçın bir ifade, taviz vermeyen bir mizaç; tefekkür ve îman kalesi. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü sesiyle meş’aleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remz olur Said Nursî. Deccallara meydan okuyan îmanın remzi. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke…
Cesarete susayan insanımız an’anevi irfanının bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlâsı, feragati, bir dâvâ uğruna nefsini fedâ etmek celâdetini buldu.
Nur mekteb-i irfanının talebeleri, Bediüzzaman’ın bu eserlerini irşâd sahasında kalp ve gönüllere ulaştırıyorlar.
Said Nursî’nin kitapları tahkiki îmanın birer kalesi kendi gönlümüzden, kendi toprağımızdan fışkıran saf bir kaynak.
Said Nursî İslâm irfanının cihanşümûl hakikatlerini risalelerinde toplamış. Üstad, şimşek pırıltılarıyla aydınlanan karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslup, keşif ve izahlar inandırıcı.
Bediüzzaman Said Nursî gerçek bir mütefekkirdir. Bediüzzaman gibi mütefekkir her asırda bir gelir.
Onun tefekkürüne bütün eserleri ve yaşadığı hayat seyri en beliğ delildir.
Üstad şefkatle bağrına basıyor insanı, içine girdikten sonra Risale-i Nur hakikatlerini yaşamak kolaylaşıyor.”
Cenâb-ı Hak O’na öyle harikulade meziyetler lutfetmiş ki, onların takdirinde akıllar hayrette kalır. Hangi bir sıfatı takdire şayan değil ki? O güneş gibi îmanı mı? İnsaniyetin kurtuluşuna çırpınan ulüvvü himmeti mi? Kendine yapılan zulümler karşısında sarsılmayan metaneti mi? Dâvâsı uğrunda hayatını gözden çıkaran feragati mi? Zâlimleri dehşete düşüren celâdeti mi? Engin tefekkürü mü, keskin nazarı mı? Küfrün buzlarını eriten ilim ve irfanı mı?
Evet, şahsiyetini bir hâle gibi kuşatan, bu ulvî meziyetlerin hangisinin daha fazla takdire şâyân olduğunda, akıl mütehayyir kalıyor.
[1] Nursî, Emirdağ Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, I/69.
[2] Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 67.
[3] Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 296.

Bu konuda geri bildirim bırakın