Dava Arkadaşları

RAHMİ ERDEM AĞABEYİN KALEMİNDEN MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

RAHMİ ERDEM AĞABEYİN KALEMİNDEN MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

“1961 yılında yorucu bir yolculuktan sonra Erzurum’a geldim. Bir caminin dibinde bakkallık yapan Zeki Çiğdem‘e uğradım. Mehmet Kırkıncı Hoca’yı sordum, “Otur birazdan gelir,” dedi.

Bir müddet sonra Mehmed Kırkıncı Hoca başında bir Kafkas külahı ile gerçek bir Erzurumlu tavır ve edasıyla çıkageldi. Tanıştık; simasındaki kararlılık, benim çok dikkatimi çekmişti.

27 Mayıs ihtilalinden hemen sonra Erzurum’da beş buçuk ay yaptığı imanî hizmetlerin hesabını vermek için Sivas Caner kışlasına gönderilmiş, zulme uğramış, hakarete uğramış bir ilim adamı… Fakat o bunları düşünmüyor, unutmuş görünüyordu.

Bıraktığı yerden kudsî davasını omuzlama iştiyak ve istidadında… Davasına aklen ve kalben ve ilmen ve ruhen o kadar inanmış ki, yüz defa Caner kışlasına gönderseler onu hiç ilgilendirmiyor. Bu hareketi yapanların yanlış yaptıklarına inanıyor, onların ıslahına dua ediyor. Bu zahmetlerin bir gün rahmete inkılab edeceğine gönülden inanmış.

Beni alıp akşam bir eve götürdü. Ferah, gönül okşayıcı, huzurlu bir Erzurum evi. Kim bilir ne mübarek, münevver, iman sahiplerini misafir edip bağrında barındırmış. Evin imanlı ve faziletli sahibi de ecdadının tam bir hayru’l halefi olduğunu bütün edepli davranışlarıyla ifade ediyor.

Evde beş on kişi vardık. 27 Mayıs gece baskınının korkusu el’an gönüllerde menfî te’sirini icra ediyor; ama önemli değil. Bu zulmânî bulut dağılacak…

Hocaefendi bize Sözler‘den 11. sözü okudu. Bu ders şöyle başlıyordu: “Ey kardeş, eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salatın rumzunu bir parça fehmetmek istersen şu temsili hikayeciğe bak dinle…”

Bu sözde okuduğumuz İlahi hikmetleri, muammaları ve rumuzları çarpıcı misaller, mantıki deliller ve insanı büyüleyen ifade ve izahlarla anlatışı, beni fevkalade memnun ve mesrur etti.

Hocamın bir gün misafiri oldum. Ve Tatvan’a geri döndüm. Kırkıncı Hoca’yı tam manasıyla tanıyamamıştım. Fakat çeşitli vesilelerle yine görüşecektik.

Ziraat Bakanlığı, Bitlis davası münasebetiyle beni vekâlet emrine aldıktan sonra artık Van benim mekânım olacak, Hocaefendi ile aynı cephede dava arkadaşlığımız on sene sürecek ve biiznillah ebede kadar devam edecekti.

Ne zaman başım sıkışsa, bir zulme uğrasam, ertesi gün karakolun önünde veya tevkif edildiğim hapishanenin demir parmaklıklarının karşısında hocayı; insana güven veren, dayanma gücünü artıran, azmini keskinleştiren o levent endamı ile görürdüm. Kulağıma yavaşça eğilir; “Sana biraz kebap parası getirdim,” der gönlümüzü alır giderdi.

Başka bir defa yine Erzurum’a gittim. Bir yol üstünde başında bere bulunan bir seyyar satıcıya, Kırkıncı Hoca’yı tanıyıp tanımadığını sordum. Büyük bir samimiyetle hemen tablasını yol üstünde bırakıp “Beni takip edin,” dedi. Takiben gittim. Baktım sağlı sollu iki kümbetin ortasından geçen bir patika yoldan Türkiye’nin ilk nur dersanesine giriyor ve hocamla tekrar müşerref oluyordum.

Bereli iman ve ihlas sahibi seyyar satıcı, “Hocam sana bir misafir getirdim diyerek,” büyük bir saffet ve samimiyet içinde beni hocaya teslim ettikten sonra, bir abdest tazeleyip tablasının başına döndü. Her haliyle Nene Hatun’un torunlarından biri olduğu belliydi.

Türkiye’de madde planında biten cihad, Anadolu’da manada başlamış ve bütün hızıyla devam ediyordu. Eskişehir’de, Kastamonu’da, Denizli’de, Afyon’da, Isparta‘da bütün şiddetiyle başlayan ve akıllara durgunluk veren bu dinî cihadın manevî yankısı Erzurum’a çoktan ulaşmıştı. Bu manevî sadayı en evvel duyanların başında Mehmed Kırkıncı Hoca geliyordu.

O havalinin sayılı hocaları Mustafa Necati Efendi‘den ilk dersini 1941-1946 yıllarında alan, 1946 yıllarından sonra derslerine Hacı Faruk Bey‘in yanında devam eden Mehmed Kırkıncı Hoca, 1948-1951 yıllarında üçüncü hocası Solakzade Sadık Efendi‘den mantık, usûl-ü fıkıh ve ilm-i kelam derslerini alır.

Bu değerli ilim adamlarının hepsi de Üstad’a hayran, bir kısmı Üstad’ı şahsen görmüş, sohbetinde bulunmuş değerli insanlardır.

Bu zatların mütemadiyen hürmet, ta’zim, sevgi ve fazilet hissi içinde Üstad’dan sık sık bahsetmeleri, Kırkıncı Hoca’nın istidatlı ruhunda önemli pencereler açar.

Mehmet Kırkıncı Hoca son derslerine Şark’ın tanınmış âlimlerinden Nadir Efendi‘nin yanında devam eder. Nadir Efendi, Bediüzzaman Hazretleri’ni diğer hocalardan daha iyi tanıyan, o güneşi seyredip ziyasından feyz alan, onu İslâm âleminin yetiştirdiği mürşid ve mütefekkirlerin en kâmil örneği olarak tanıyan, Isparta’da onu ziyaret edip elini öpen, onun ilim sahasında olduğu gibi ledünniyat âleminde de sultan olduğunu söyleyen bir zattır.

Sa’d-ı Taftazani’nin fenn-i beyan ve meaniye ait Muhtasar isimli eserini ders verdiği zaman Nadir Efendi, Kırkıncı Hoca’ya şöyle der: “Bediüzzaman da Kur’ân’ın belağat ve fesahatinin sırlarını anlatan İşaratü’l İ’caz isimli bir eser yazmıştır. Ben o eserini birçok defa okudum ve okuttum. Onun Keşşaf, Beyzavi, Abdülkadir Cürcani gibi nice belağat dahilerinin sezemedikleri birçok nokta ve nükteleri harikulade bir tarzda keşfetmiş olduğunu gördüm,” diyerek yüksek takdiratını ifade eder.

Hoca Nadir Efendi, Bediüzzaman Hazretleri’nin mantık ilmine dair Kızıl İ’caz isimli eserlerini tam bir yıl boyunca tetkik ettiğini, onda ifade edilen kaideleri Aristo, İbn-i Sina gibi mantık üstadlarının tasavvur dahi edemediklerini söyler ve şöyle buyurur:

“Onun en mümtaz vasfı, kelam ilminin en derin ve müstakil meselelerini harika temsillerle, herkesin anlayabileceği bir şekilde izah edebilmesidir. Hakikat şu ki, o zamanımıza kadar bir benzeri daha yazılmayan ve her tabakadan insanın seve seve okuduğu eserleriyle, ilmî ve fikrî bir çığır açmıştır.”

Nadir Efendi’den icazetini alan Kırkıncı Hoca’yı, artık büyük bir hizmet beklemektedir. Bu büyük ilim adamlarından Bediüzzaman’ı kısmen tanıyıp tereddütsüz Risale-i Nur’a intisap eden Kırkıncı Hoca, hizmetteki mühim yerini alır. Üstada güçlü mesajını bir mektupla ulaştırır. Mektubunda; “Belî (evet) Üstadım! Cihadınız mübarek olsun, bu cihadında biz de varız, bize de bir yer ayır, bizi dualarına dahil et, bizi aslî benliğimize döndür. Şu tehlikeli asırda bizi nefsimize bırakma,” der hizmet-i diniye meydanına ihlasla atılır.

Kümbete göz gezdiriyorum. İslâm’ın ilk intişar yıllarındaki sahabilerin Resûl-i Ekrem (asm) dinlemek için geldikleri ve her an, her dakika, “Acaba Cenab-ı Hakk’ın bizden istediği nedir?” diye düşünen kalplerinin çarptığı Erkam’ın (ra) evi nasıldı? Bu menzilde de o rayiha, o halavet, o aşkın pırıltıları görünüyor.

Vaiz Osman Demirci Hoca, Hacı Süleyman Efendi, Mehmet Şercil Efendi, Hacı Musa ve Hacı İshak efendiler… Daha birçok dost ve aşina simalar… Çok sade ve her türlü gösterişten uzak, üst üste iki odacıktan ibaret bir menzil… Bir menba-ı tefeyyüz, bir lem’a-yı hakikatin parladığı ve neşredildiği yer. Orta yerde küçük bir kömür sobası yanıyor. Erzurum’un soğuğunu o soba değil, oraya gelen halis müminlerin manevî sıcaklığı ısıtıyor.

Önündeki kümbette maneviyat erenlerinden büyük bir zat yatıyor. İnsana bir güven, huzur ve inşirah veriyor. Bir manevi bekçi… Anadolu’ya kim bilir nereden gelen akıncı cedlerin önünde onlara yol gösteren, zemin hazırlayan erenlerden…

Mehmet Kırkıncı Hoca, etrafındaki tahkiki iman sahibi bahadırlarla Müslüman Türk Milletinin maruz kaldığı bu manevî tahribatı Risale-i Nur’la tamir etmeye mecbur kaldığı bu manevî Hakk’a verdikleri söz üzerine çalışacaklar, bütün güneşlerin Şark’tan doğduğu gibi, Erzurum’dan bir iman ve İslâmî harekâtın doğuşunu ilana hazırlanıyorlardı.

Kırkıncı Hoca ilme, fıtrî olarak son derece âşıktır. Babası Hacı Celal efendinin bir tüccarın yanına verdiği genç Kırkıncı’daki bu ilim aşkını hisseden basiretli tüccar Hacı Celal Efendi’ye; “Bu gence yazık oluyor, bunun yeri ticarethaneler değil, ilim meclisleri ve irfan ocakları,” diyerek kararını tekrar gözden geçirmesini ister. Hacı Celal Efendi hakka bağlılıkta ileri bir kimsedir. Tüccarın tavsiyesini dinler ve kendi defter-i hasenatına kabrinde nurlar yağdıracak müsbet adımını atar ve oğlunu ilme vakfeder.

Kırkıncı Hoca Risale-i Nur’a da önce ilim penceresinden bakmıştır. Adeta manevî ve fikrî bir teleskopla Risale-i Nur semasını tarassut edip bu imanî hakikatleri hem idrak, hem müşahede, hem zevk, hem tefekkür haline getirip nefsinde cem etmiştir, massetmiştir.

Risale-i Nurlar’ın içtimai derslerine de büyük önem vermiştir. Bir gün bana, “Rahmi Bey, bütün bu ilmî ve imanî dersleri haşiyeleri ve Lahika mektuplarıyla birlikte bir bütün teşkil ediyorlar. Bütün bu yazılanların bir müellifin kaleminden çıkması cay-ı hayrettir. Selefte ben böyle bir eser görmedim,” demişti.

Kırkıncı Hoca bu kümbette dinî ilimleri okuyup okutmaktan geri durmamış, yüzlerce talebe yetiştirmiş, dinî ilimleri Risale-i Nur’la mezcederek vermiştir. Bediüzzaman’ın şu sözleri onun ufkunu ziyadesiyle açmıştır:

Aklın nuru fünûn-u medeniyedir. Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. Ayrıldıkları vakit birincisinde hile ve şüphe, ikincisinde taassup hükmeder.”

Kırkıncı Hoca Risale-i Nur’la bu sentezi önce ruhunda, sonra bu mübarek medresede gerçekleştirmiştir. Mühim ve müşkil, ihatası her zaman zor ilmî meseleleri selefin bilgi ve marifetiyle mezcedip yeni nesle verişi çok harikadır. Büyük alâka görmüştür.

En mühim konular Kader, Haşir, Beka-i Ruh gibi mevzular onun lisanında çok latif ve kolay hale geliyordu. Gençler bu meseleleri sıkılmadan ve zorlanmadan ihata edebiliyorlardı. Risale-i Nur’un bereketi ve üstün meziyetleriyle Kırkıncı Hoca gençlerle bütünleşebiliyordu.

Bu asrın malayaniat ve dağdağası içinde, küçük mes’elelerle uğraşıp fikirleri daralan, küçülen ve dakik ince meseleleri anlamakta güçlük çeken gençliğe Kırkıncı Hoca bir mürebbi ve pedagog olup onların önlerini açıyor, fikirlerini kamçılayarak tarik-ı kemalata sevk ediyordu.

Belki hiç telaffuz bile edemeyeceğimiz bu mühim imanî meseleleri, hocanın serapa mantık kokan lisanından, Risale-i Nur’un bereket ve feyziyle ne kadar güzel ve kolay öğrenebiliyorduk. Haza min fadli Rabbi.

Hizmet hayatımda yanında fevkalade huzur bulduğum, rahat konuştuğum, hiç sıkılmadığım ziyade hürmet ve saygı duyduğum Mehmet Kırkıncı Hoca’yı artık daha iyi, daha yakından tanıma imkânı bulmuştum. Bu yakınlık benim hayatımın en mühim hatırası olacaktı. Bununla iftihar ediyorum.

Kırkıncı Hoca, Osmanlı’ya çok âşina ve ziyade hayran bir insandı. “Osmanlı mümtaz bir nesil, eşi bulunmaz bir nesil,” der, sonraki o tarihi boşluğu Allah’ın inayetiyle dolduran Osmanlıyı ve ondaki birlik ve bütünlük şuûrunu hep dile getirir ve tarih şuûru üstünde çok dururdu. Gençlere de bu ruhu yeri geldikçe telkin ederdi.

Mehmet Kırkıncı Hoca hep Osmanlı’nın edebiyle, ruhuyla, imanıyla ve aşkıyla yaşadı. Bu terbiyeye ziyade hayrandı. O havalideki bu güzel ruhun bozulmadan kısmen muhafazası hocayı Erzurum’a bağlamıştı.

Artık yeni bir diriliş, yeni bir heyecan, yeni bir hizmetin Erzurum ve havalisindeki ilancısı olmuştu.

Mehmet Kırkıncı Hoca tarih, İstanbul ve Osmanlı hayranı bir İstanbul efendisine der ki; “Ben kıyamet hengâmındaki o müthiş hali düşünüyorum da, İstanbul’daki bu şaheser abidelerin yıkılması beni çok hüzne sevk ediyor.”

O zat; “Erzurum’da oturan bir insan kıyameti ve kıyamet hengâmında İstanbul’daki sanat eserlerini ve onların harabiyetini ve bundan hâsıl olan elemi ruhunda nasıl böyle hisseder,” diye bana hayretini ifade etmişti.

Risale-i Nur’la ilk defa Kümbet’te başlayan manevî harekât ve heyecan, Erzurum ve havalisine süratle yayıldı. Erzurumlu müminler fıtratına ve tarihi misyonuna uygun olarak aradığı manevî aşıyı ve ilacı bulmuştu.

1957 yılında Erzurum’da açılan üniversite Erzurumlu dindarları telaşa sevk eder. Acaba bütün dünya gençliğini tesir altına alan yabancı doktrinler, hususan Marksist felsefe ve bundan tevellüd eden anarşi, terör Erzurum’u rahatsız eder mi?

Erzurum’un hamiyetli vatansever insanlarının hususan Mehmet Kırkıncı Hoca’nın bu endişesi kısa zamanda Hz. Üstad’dan alınan bir mektupla zail olmuş ve gönüller ferah bulmuştur. Bu mektubu nur talebeleriyle beraber okuyan Mehmet Kırkıncı Hoca bu üniversitenin memleketin maddî manevî kalkınmasında müessir olacağına tam inanmıştır. Kuruluş kadrosuna bir çekirdek ve başlangıç olması dileğiyle iki güzide nur talebesinin buraya asistan olmasını tavsiye eder.

Celaleddin Atamanalp ve Alaaddin Başar‘ın ilk etapta imtihanlara girip asistan olmasını arzu eden ve açılan imtihanlarda muvaffak olarak üniversiteye intisap eden bu güzide insanlar, üniversitede dinî ve İslâmî hareketin zembereğini teşkil edip imanlı gençlere bir dayanma noktası olurlar; onlara yol gösterirler, kendileri de ağır ağır ilim ve irfan merdivenlerini çıkar ve layık oldukları makamlara gelirler.

Herkesin acaba gençlerimiz üniversitede bozulur mu diye düşündüğü bir zamanda Kırkıncı Hoca, “Benim de bu üniversite hakkında söz söylemeye hakkım var,” diyen Bediüzzaman’a vekâleten ve üniversitede temsilen bu zatlardan istifade etmek isteyen Kırkıncı Hoca, vilayet vilayet haber salar ve Erzurum Üniversitesi’ne asistan ister.

Çok kimsenin daha henüz telaffuz bile edemediği üniversite asistanlığını kuvveden fiile çıkaran, bu suretle hizmet-i diniyesini küllîleştiren, dersanesini bir gül bahçesine çeviren ve geleceğin üniversitelerine belki farkında olmadan öğretim üyesi yetiştiren önemli bir hizmetin ve bir gayretin fiilen içindedir.

Bu güzide insanlardan Celaleddin Bey, Erzurum eşrafından muhterem bir ailenin tek erkek evladıdır. İktisad ilmi tahsil etmiştir. Mesleği olan muhasebeciliği yaparken tanımak şerefine nail olduğu Risale-i Nur’u hazmederek okumuş birçok içtima-i hizmetlerin içinde faal olarak bulunmuş, güzel üslûbu ve ifadesi ve beşaşet arzeden, yüzlerce metreden insana inşirah ve güven ve itminan veren, tebessümü ile aranılan hoca ve prof. namzedidir.

Rahmetli Ord. Prof. Ali Fuat Başgil bir Erzurum seyahatinde bir köylüye “Nasılsınız?” diye sorunca, “Nasıl olalım beğim! Münevverlerimiz vagonundan çıkan lokomotif gibi alıp başına gitmişler, biz yerimizde sayıyoruz,” cevabıyla Türk Milletinin yıllardır özlediği ve beklediği ideal öğretim üyesi namzedlerini artık bulmak üzeredirler.

Muhasebe bürosunu tek emirle kapatan ve üniversiteye hemen intisap eden Celaleddin Bey’i artık üniversitede herkes tanıyıp takdir ederek sevmekte, düşmanları bile ondaki fazilet ve meziyetleri kabul etmektedirler.

Celaleddin Bey’den altı ay sonra üniversiteye giren Alaaddin Bey’i de her zaman Kırkıncı Hoca’nın yanında ve yakınında görür, ondaki terbiye, nezaket, hilm, zekâ henüz bir lise talebesi iken benim dikkatimi hep çekmiş, doğu insanının ecdaddan tevarüs etmiş bu fıtrî terbiyelerinin Risale-i Nur’la ne kadar güzelleştiğini onda hep görür ve müşahede ederdim.

Üniversite’ye asistan olarak giren Alaaddin Bey’i de artık her zaman bu davanın yılmaz nöbetçisi görmüş, her müşkili göğüslemiş, dünya makamlarına edna bir meyil vermemiş, tevazu ve mahviyetle yaşamış, talebeleriyle haşir neşir olmuş, onlara muhtaç olduğu ilim ve irfanı maddî ve manevî vermiş onların anarşiye düşmelerine engel olmuş bahtiyar kimselerdendir.

Erzurum Üniversitesi’nin tarihini yazacak olanlar bu bahtiyar kadronun emek ve himmetini mutlaka yazacak ve onlara layık olduğu hürmet ve saygıyı göstereceklerdir.

Aziz dostum Faik Bilgi Bey, imanlı, irfan sahibi bedii sanatlara ziyade meraklı bir İstanbul efendisiydi. Sanat eserlerini seven Faik Bey aynı zamanda şair ruhlu, duygulu coşkun bir insandır. Bana bir mektubunda yaptığı bir Erzurum seyahatini yazmak nezaketinde bulunmuş.

Bir hakim dostu Mehmed Yalçın Bey’i de yanına alarak Erzurum’daki sanat eserlerini görmek ve incelemek üzere beraberce Erzurum’a giderler. Oradaki Selçuklu eserlerini tanımak, tarihin o haşmetli, fazilet dolu ve şehamet kokan ve Anadolu’yu Müslüman Türkler’e iskâna açan devrinden kalan tarihi hatıraları zevk etmeye çalışırken, yanlarına Erzurum nur hizmetinde büyük yeri olan Vahdet Bey yaklaşır ve onları dostlar meclisine davet eder.

Bu iki kadim dost bu nazik daveti kıramazlar, hemen kabul edip o zatın peşinden giderler. Buram buram Anadolu kültürü, toprağı, sevgisi kokan Erzurum sokaklarından geçip sohbet menziline varırlar.

Bundan sonrasını kendi kaleminden dinleyelim: “Mecliste ayrı bir halavet ve görünüm vardı. İnsanlar birbirine fevkalade yakın ve samimi… Bizim dünyevi meclislerde gördüğümüz sahte nezaket, yerini onlarda hasbilik ve samimiyete bırakmıştı.

Bize yemek hazırlayan zatların halleri dikkatimi çekti. Farklı bir hususiyet arz etmelerinden hemen sordum. Birinin doçent olduğunu söylediler. Az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Halbuki, benim tanıdığım doçentler evlerinde bile hizmet etmeyi bilmezken ve bunu en soğuk tavırda yaparken buradaki hal beni çok etkilemişti.

Çok sade, her türlü gösterişten uzak yemeklerimizi yedik. Sohbet salonuna geçtik. Risale-i Nur okunduğunu, bu kürsüde Bediüzzaman’ın konuştuğunu Kırkıncı Hoca’nın da bu derslerin anlaşılmasında cemaate yardımcı olduğunu hissettim.

Ders çok farklıydı. Üslup farklıydı, ifade, anlatım, yorum her şey çok farklıydı. Biz neden böyle bir dersten, akılları, ruhları doyuran böyle bir yorumdan uzak ve nasipsiz kalmıştık. Doğrusu çok esef etmiştim.

Sohbet meclisine göz gezdiriyordum. Acaba böyle yüksek bir seviyeyi anlamada zorlanan insanlar var mı? Hangi hisle buraya gelmişler? Birden bir köylü dikkatimi çekti. Sordum “Ardahanlı” dediler. Merhum Yahya Kemal Beyatlı aklıma geldi.

Yahya Kemal İstanbul’un işgali ile büyük bir hüzne düşer. Teskin olmak için doğruca Topkapı Sarayı’na giden ve teselli arayan Yahya Kemal bakar ki, saraydan Kur’ân sesi geliyor. Mihmandarı Lütfi Bey’e sorar; “Bu ses ne sesidir? Nereden geliyor?” Lütfi Bey, “Kur’ân sesidir. Hırka-i Saadet dairesinden geliyor.” Yahya Kemal, “Hırka-i Saadet dairesinden ne zamandan beri Kur’ân okunuyor?” diye tekrar sorar. Lütfi Bey cevap verir; “404 seneden beridir.”

Yahya Kemal dayanamaz gafletine ve basar tarihi hükmünü; “Demek bu memleketin iki manevî temeli varmış. Biri Ayasofya’da okunan ezan, diğeri Hırka-i Saadet’te okunan Kur’ân. Ey Edirne’nin, Ardahan’ın erleri demek siz bu iki mana için dövüşmüşsünüz.”

Demek bu Ardahanlı da bu mananın gerçek varislerinden biriydi ki, mazide kılıçla yapılan bu kavgayı şimdi fikirle yapmak ve ecdadının izinden gitmek için buraya geldiği anlaşılıyordu. Gözüm Ardahanlı’ya takıldı. Acaba Ardahanlı bu dersi nasıl anlıyordu. Birden şair ruhuma şu mısralar tulû etti.

Bir ders ki;

Bir ders ki, kara tahtasız masasız,

Nur olmuş, yüzlerde sözler yazısız,

Anlamayı anlayanı anladım,

Ardahanlı bir köylü edep ile Edebi tattı gözüm, bütün lezzeti ile.

Bir ders ki satırlardan sadırlara yazısız.

Mahrum kalan, ömür boyu azıksız.

Anlamayı anlayanı anladım.

Ardahanlı bir köylü, edep ile

Edebi tattı gözüm, bütün lezzeti ile.”

Bana bu mısraları yazıp gönderme nezaketinde bulunan Faik Bilgi Bey’e hadsiz teşekkürlerimi burada arz eder, kıymetli evlatlarının bu hakikatlere sahip ve hizmetkâr olmasını Mevlâ-yı Müteal’den niyaz ederim.

Erzurum ve Kırkıncı Hoca ile ilgili hatıralarımı bitirmeden şu hususu da kaydetmekte fayda mülahaza ediyorum. Kırkıncı Hoca farklı bir hüviyet ve husûsiyet sahibi bir ilim adamıdır. O ilmini Risale-i Nur’un inkişafına vesile ve basamak yapmıştır. Farklı üslubu, ifadesi ve anlatımı olmasını normal karşılamak lazımdır.

Zaman zaman her devirde olduğu gibi, Kırkıncı Hoca’yı da yanlış anlayan ve anlayacak insanlar çıkmıştır ve çıkabilir. Ama Hoca bunları hep müsamaha ile karşılamıştır. Meşvereti esas alan hizmet tarzından hiç ayrılmamıştır. Cemaatin ittifak ve ittihadını bozacak davranışlardan hep kaçınmış, kaçınılmasını tavsiye edip ders vermiştir.

24 Şubat 2016’da 88 yaşında rahmet-i Rahman’a kavuşan Mehmet Kırkıncı Hoca, bütün hissiyatını bu hizmete eritmiş her şeyini bu hizmete vermiş bir ferd-i mümtazdır. Artık Erzurum’daki nur dairesi, onun başlattığı bu nurani hizmeti daha güçlü eller ile devam ettirecekler, onun ilim, irfan, kemalat ve faziletinden istifade edeceklerdir. Bu onların tabii haklarıdır.

Rahmi Erdem

Davam,

Timaş Yayınları, İst. 2019

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X