Bediuzzaman ve Tasavvuf

S-3) Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’un meşrebini “acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkı” olarak tarif ve izah ediyor. Bazı kimseler bu cümleden dolayı Risale-i Nur’u tarikat şeklinde yorumlamaya çalışıyorlar. Bu husustaki kanaatiniz nedir?

S-3) Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’un meşrebini “acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkı” olarak tarif ve izah ediyor. Bazı kimseler bu cümleden dolayı Risale-i Nur’u tarikat şeklinde yorumlamaya çalışıyorlar. Bu husustaki kanaatiniz nedir?

Mâlûmdur ki, delile müstenid ve hakikatle müeyyed olmayan kanaatler şâyân-ı itibar olmamalıdır. Hakikati bulmak için tetkik ve tahkik şarttır, sathî bir nazar ile iktifa etmek akıl kârı değildir. Bedihî hakikatler asılsız evham bulutlarıyla setredilemez.

Tarikatın ıstılahî bir mânâsı vardır ki, Risale-i Nur’a o mânâda tarikat demek mümkün değildir. Meselâ; tarikattaki râbıta, biat, şeyh, halife, seyr-ü sülûk, icâzet, riyâzet, çile, mürşid gibi âdab ve düsturlar Risale-i Nur’da kesinlikle yoktur. Tasavvuf ve tarikatın hizmetlerini takdir eden Bediüzzaman Hazretleri, zaman ve şartları da göz önünde bulundurarak yeni bir çığır açmıştır. Bu zamanda inkâr ve tehlike ekseriyetle felsefenin bâtıl kısmından geldiği için, asrımızın –bilhassa genç nesillerimizin– şüphe ve tereddütlerine delil ve bürhanlarla karşı koyma mecburiyeti vardır.

Evet, ehl-i küfür ve dalâletin, korkunç inkâr ve küfür bulutlarıyla âlem-i insaniyeti sarsıp, îman ehlini muzdarip ettiği, insanlığın şaşkın bir şekilde yeisler, hüzünler içinde bocaladığı bir devirde Risale-i Nur, ufuklardan bir mârifet güneşi olarak tulû etti, dehşetli zülumatları dağıttı, nurdan nehirler ile o kızıl ateşleri söndürdü, hasta dimağları, kanayan kalpleri, sefahat içinde kavrulan sineleri tedavi ile vicdanlardan kopan feryatları teskin etti.

Hakikaten, Risale-i Nur’a tarikat nâmını vermek, yokluğa varlık rengi vermek gibi bir vehim ve bir hülyadan ibarettir. Zira Bediüzzaman Hazretleri bizzat kendisi “Ben sûfî değilim.”[1] “Ben şeyh değilim… Ben hocayım.”[2] “Ben size nisbeten kardeşim, mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım.”[3] gibi sarih ifadeleriyle de hizmetini tekkeye değil medreseye, tarikata değil ilme binâ ettiğini açıkça beyan etmiştir. Hakikaten; O, fikir ve irfan ehlini kendisine hayran kılan bir müceddid, bir irfan âbidesi ve bir fikir mimarıdır. İnsanlık âlemine yeni bir sima, yeni bir hüviyet ile çıkarak ilim ve irfanda tecdid hareketini başarmıştır. Kendine has bir üslûb ile asrın ihtiyacına cevap verecek bir ekol ve bir mektep te’sis etmiştir. Ömrü boyunca ilim ve fikrin yörüngesinden hiçbir zaman çıkmamış, en kalbî bahisleri bile delil ve burhanlar ile akla kabul ettirmiştir. Mesleğini fikir ve mantık üzerine te’sis etmiştir. Mukaddesatı inkâr eden her türlü bâtıl felsefî fikirleri, aklî ve naklî delillerle akim bırakmıştır. Gerçekten de O’nun telif etmiş olduğu Risale-i Nur Külliyatı; insanlık âlemini tenvir ve ihyâ edebilecek mantık ve hikmet bürhanlarıyla doludur. Kat’i sûrette tahakkuk etmiştir ki; Risale-i Nur bütün insaniyeti içine alan mantıkî ve aklî deliller ile müeyyed umumî bir ilim ve irşad hareketidir. Gerçek budur ve Risale-i Nur hizmetini başka yöne çekmek mazide vaki olmadığı gibi, istikbâlde de mümkün olmayacaktır.

Risale-i Nur’un tarikat olmadığının diğer bir delili ise; Bediüzzaman Hazretlerinin yanında, yakınında kalıp, senelerce hizmetinde bulunan, tarz-ı hareketini bizzat kendinden görüp, hizmet düsturlarını ondan öğrenen Nur talebelerinin, himmet ve mesailerini, Bediüzzaman Hazretleri gibi, îman kurtarma hizmetinde merkezleştirerek tarikatvarî bir tarza girmemeleridir. Eğer, Bediüzzaman Hazretleri tarikat dersi verseydi, önce bu en yakın talebelerine verirdi. Hâlbuki kendisi; hiçbir talebesine tarikat dersi vermediği gibi; Nur’un büyük bir rüknünü de tarikata olan az bir meylinden dolayı: “Bu şehre bir kutub, bir Gavs-ı Âzam gelse, seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.”[4] diyerek ikaz etmiştir. Ayrıca, Risale-i Nur’ları okuyan ve onun meslek ve meşrebinde hizmet edenlere, derviş, mürid değil; Nur talebesi denmektedir.

Bir diğer önemli husus da; tarikatta şahıs, şeyh esastır. Risale-i Nur’da ise; şahs-ı mânevî esastır. Nur talebeleri, Risale-i Nur’dan aldıkları dersle, şeyh ve mürşid mânâsında herhangi bir şahsın değil; Şahs-ı mânevî olan Risale-i Nur’un etrafında toplanmışlardır. Bu hakikate binaen, Nur hizmeti hiçbir beldeye, hiçbir şahsa ve hiçbir merkeze bağlı ve tâbi değildir. Bediüzzaman Hazretleri de defalarca ve şiddetle bu mevzuda tahşidat yapmıştır. Bunlardan bir kısmını nakledelim:

“Bu zaman cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı ne kadar hârika da olsalar, cemaatin şahs-ı mânevîsinden gelen dehâsına karşı mağlub düşebilir.”[5]

“Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enâniyet zamanı değil. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sâhip olmak için bir buz parçası hükmündeki enâniyet ve şahsiyetini, o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir zâyi olur; o havuzdan da istifade edilmez.”[6]

“Baki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne binâ edilmez. Edilse hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye mâruz ve mübtela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.”[7]

“Peygamber Efendimiz:

عُلَمَۤاءُ اُمَّتِى كَأَنْبِيَۤاءِ بَنِۤى اِسْرَۤائِيل

ferman etmiş. Gavs-ı Âzam Şâh-ı Geylânî, İmam Gazâlî, İmam Rabbanî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve harika zâtlar bu hadisi, kıymetdar irşadatlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan hikmet-i Rabbaniye onlar gibi feridleri ve kudsî dâhileri ümmetin imdadına göndermiş. Şimdi ise aynı vazifeye, fakat müşkilatlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı mânevî hükmünde olan şakirdlerini bu cemaat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş.”[8]

İşte bu hakikatlerin farkında olan nur talebeleri, dikkatleri şahıslarına çekmeden, bütün nazarları Risale-i Nur’a ve şahs-ı mânevîyeye tevcih etmişlerdir. Zâten, Bediüzzaman Hazretleri kendinden sonra hiçbir şahsı halife olarak bırakmamıştır. Ancak talebelerine Kur’ân hakikatlerini ihtiva eden Risale-i Nur’u ve cemaatin şahs-ı mânevîsini miras bırakmıştır.

Bunun içindir ki, bir nur talebesinin şeyh postuna bürünerek, Nur hizmetini bir tarikat gibi göstermek isteyen, nazarları şahs-ı mânevî yerine kendisine celbetmeye çalışan sahte kişilerin arkasından gitmesi mümkün değildir.

Evet, bugün Risale-i Nur dost ve düşman herkesin hissiyat ve efkârında bir ilim ve irfan hareketi olarak yerleşmiştir. O’nu tarikat olarak göstermeye ma’tuf gayretler akîm kalmaya mahkûmdur.

Şunu da ifade etmek isterim ki, Risâle-i Nur, tarikatın meslek ve meşrebi üzerine müesses olmadığı gibi, aralarında esas itibariyle ihtilaf gerektiren bir nokta da yoktur. Her iki hizmet grubu da îman ve Kur’ân nokta-i nazarından kardeştirler. Sadece hizmet düsturlarında fark vardır. Yani, tarikatlarda zikir, tesbih ve nâfile ibâdetler esas iken; Risale-i Nur hizmetinde asıl olan ilim ve irfan yoluyla îmanları kurtarıp, îman hakikatlerinde şüphe ve tereddütleri ortadan kaldırıp insanları tahkikî îman sâhibi yapmaktır.

Tarikat adına nurlara karşı bir tavır almak doğru olmadığı gibi, nurlar adına hak tarikatlara ve hakiki mürşidlere karşı bir vaziyet almak da muvafık değildir. Çünkü mü’minler arasındaki hasımane bir mücadele, tefrikaya sebep olup fitne kıvılcımlarını ateşleyeceğinden dinen yasak olduğu gibi, aklen de merduddur. Nur talebeleri, hak tarikat mensuplarına daima muhabbet ve uhuvvetle bakmışlardır. “Biz muhabbet fedaileriyiz husumete vaktimiz yoktur.” düsturu Nur hizmetinde mühim bir esastır. Nur talebeleri, “Kim olursa olsun, madem îmanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.”[9] düsturuna gönülden bağlanmış ve “Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına karşı sulhkârâne muamele etmek,”[10] hakikatini kendilerine rehber ittihaz etmişlerdir. Ve yine, “Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit: ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir demeye hakkın var. Fakat yalnız hak benim mesleğimdir.’ demeye hakkın yoktur.”[11] hükmüne itaatle hiçbir meslek ve meşrep sâhibiyle münakaşaya girmeden tahkikî îman derslerine devam etmektedirler.

Bediüzzaman Hazretleri bu sualde geçen târîk kelimesinin izahını yapmış ve Nur hizmetinin meslek ve meşrebinin şartlarını da şöylece beyan etmiştir: “Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumîyetli oluyor. O târikler içinde, kasır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkidir. Evet, acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarikdir ki, ubudiyyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi, Rahman ismine isal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi belki daha keskin ve daha geniş bir tarikdir ki, Rahim ismine isal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarikdir ki, hakîm ismine îsal eder.” Bu veciz beyandan da anlaşılacağı gibi buradaki tarîk lügat olarak yol ve düstur mânâsındadır; ıstılâhî olan tarikat mânâsında değildir. Bu ifadede geçen; acz, fakr, şefkat ve tefekkür kelimelerini kısaca açıklamakta fayda mülâhaza ediyorum.


[1]      Nursî, Lem’alar, s. 189.

[2]      Nursî, Mektubat, s. 68.

[3]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 75.

[4]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 69.

[5]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/73.

[6]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 130.

[7]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/72.

[8]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 13.

[9]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 233.

[10]     Nursî, Mektubat, s. 293.

[11]     Nursî, Mektubat, s. 291.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X