Sünnete Tâbi Olmak
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur hizmetinin metodunu, acz, fakr, şefkat ve tefekkür olarak özetledikten sonra, bu îman hizmetinin esaslarını da “Şu kısa tarikın evradı ittiba-ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa namazı tadil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.”[1] şeklinde tespit etmiştir.
İttiba-i sünnet, Bediüzzaman Hazretlerinin Nur hizmetinde en fazla ehemmiyet verdiği ana umdelerden biridir. Zira sünnet-i seniyye hususî meşreblere veya mü’minlerin bir kısmına münhasır değildir; avam-havas bütün Müslümanlar, hatta bütün beşeriyet için bir cadde-i kübradır. Bu mevzuyu bir derece izah etmeyi faydalı görüyorum.
Sünnet, lügatte yol, âdet ve kanun mânâsındadır. Istılahta ise, İlâhî terbiye ile mümtaz olan Nebiyy-i Zişan Efendimizin (s.a.v) Kur’ân-ı Kerim’de vaz edilen hükümleri, lisanen, fiilen ve hâlen açıklayıp göstermesi mânâsına gelir.[2] Malumdur ki, edille-i şeriyye; Kitab, Sünnet, İcma-i ümmet ve Kıyas-ı fukaha olmak üzere dörttür. Edille-i şeriyyenin Kur’ân-ı Kerim’den sonraki temel kaynağı ise, Hazret-i Peygamber’in sünnet-i seniyyesidir. Sünnet-i seniyye bütün faziletlerin membaıdır. Hidâyet yollarının en mükemmeli ve en şümûllüsüdür. Rızâ-yı İlâhîyeye mazhariyetin en sağlam ve en makbul vesilesidir. Ferdî ve içtimaî hayatın nizam ve âhenginin yegâne kefilidir.
Evet, Sünnet-i Seniyye, umum beşeriyetin ıslahına kâfi ve bütün Müslümanları muhabbete ulaştıracak meziyetleri ihtiva eden bir düsturlar manzumesidir. İnsanlığı saadete götürecek yegâne çare sünnet-i Peygamberiyeye ittiba etmektir. Bu hakikati şu âyet-i kerimeler en güzel bir şekilde ifade etmektedir:
فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فٖيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فٖٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلٖيماً
“Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe îman etmiş olmazlar.”[3]
وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.”[4] Bu son âyet-i kerime hakkında şöyle bir hâdise cereyan etmiştir: “Abdullah bin Mes’ud Hazretleri, bir kadını yaptığı yanlış bir hareketinden dolayı ikaz ettiğinde, kadın: ‘Ben iki kapak arasında bulunan Allah’ın kitabını okudum ama böyle bir şey görmedim.’ diye karşılık verince, Abdullah bin Mes’ud: ‘Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi sakındırdıysa ondan da vazgeçin.’ âyetini görmedin mi? diye cevab vermiştir.”[5] Demek ki, sünnete ittiba etmek, Kur’ân’a ittiba etmek demektir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’den sonra şerîatın en mühim bir rüknünün sünnet-i seniyye olduğunu şu âyet-i kerimelerle beyan buyurmuşlardır:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فٖي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْوٖيلاً
“Ey îman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulü’l-emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız– onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.”[6] Yine bu mevzuda diğer bir âyet-i kerimede de meâlen şöyle buyrulmaktadır:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
“De ki, eğer Allahu Teâla’yı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun.”[7] Bu âyet-i kerimelerden de anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hak kullarını O’na (s.a.v) ittiba ve itaat ile mükellef kılmıştır.
Evet, Allah’ı sevmenin, rızasına mazhar ve gadabından mahfuz olmanın yolu sünnet-i seniyyeye uymaktan ve muhalefet etmemekten geçer. Cenâb-ı Allah’ın mağfiret ve rahmetine nâil olabilmek de ancak bu sayede mümkün olur.
Kur’ân-ı Kerim birçok âyet-i celilesiyle Sünnete ittiba etmeyi sarahaten emrettiği gibi, bu husus icmâ ile de sâbittir. Sünnet-i Seniyyenin dinimizin ikinci bir delili ve bir membaı olduğuna, taa asr-ı saadetten beri bütün müçtehidin-i i’zamın, umum ulemâ-i kiramın ve bütün mü’minlerin ittifakı sarsılmaz bir delildir. Mü’minlerin icmâı ise:
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَبٖيلِ الْمُؤْمِنٖينَ نُوَلِّهٖ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهٖ جَهَنَّمَ وَسَٓاءَتْ مَصٖيراً
“Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”[8] âyet-i celîlesinin ve “Ümmetim dalâlet üzerinde ittifak etmez.”[9] ve “Mü’minlerin iyi gördüğü şey Allah katında da iyidir.”[10] hadis-i şeriflerinin sarahatleriyle kat’i bir hüccettir.
Evet, Kur’ân ile Sünnet, güneş ile ziyâ gibi birbirinden ayrı düşünülemezler. Kur’ân-ı Kerim’e inanan bir kimsenin yüzlerce âyet-i kerimenin te’yid ettiği Sünnet-i seniyyeyi inkâr etmesi veya görmezlikten gelmesi düşünülemez. Çünkü bu hâl bir tezad ve bir çelişkidir; Kur’ân’ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak gibi tutarsız ve bâtıldır ki, bu tenakuz, âyet-i kerimede şu istifhamla beyan buyrulmaktadır:
اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ
“Yoksa sizler Allah’ın kitabından bir kısmına îman edip de, diğer bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz.”[11] öyle ise, Sünnet-i Seniyyeyi hafife alan veya kabul etmeyen birinin, “Kur’ân bana kâfi geliyor.” sözüne itibar edilemez; esasen hiçbir delile dayanmayan bu söz şahsî ve indî kalmaya mahkûmdur. Zira: “Bir fikre dâvet, cumhur-u ulemânın kabulüne vâbestedir. Yoksa dâvet bid’attir; reddedilir.”[12]
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şan, sünnetin fevkalâde azametini ve ehemmiyetini sarahaten ifade ettiği hâlde, Sünnet-i Seniyyeyi ehemmiyetsiz görmek, onu bid’atle bozmaya, değiştirmeye çalışmak, başta umum müçtehidin-i izam, fukaha-i kiram olmak üzere bütün ulemânın mânen nefretlerine mazhar olmak ve “Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”[13] hadis-i şerifinin de tokadına müstehak olmak demektir. Çünkü “Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef’al ve ahvali ve etvar ve harekâtı dahi menâbi-i din ve şerîattır ve ahkâmın me’hazlarıdır.”[14] Gerçekten de, Peygamber Efendimizin, ef’âl ve harekâtında rehberi, mercii kitabullahtı. O, cinlerin ve insanların mutlak mürşidi ve rehberidir. Hakikat ehline muallimdir. Kemalât ehli, bütün âdetlerini âdâb-ı muaşeretlerini O’ndan ta’lim etmiştir. O’nun sîret ve sünnetini kendimize rehber etmek terbiye-i Kur’âniyenin muktezasındandır. Nitekim Efendimizin ahlâkı, Hazreti Âişe validemizden sorulunca hulâseten şöyle cevab vermiştir: “Siz hiç Kur’ân okumadınız mı? İşte, Rasûlullah’ın ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı.”
Yine, Kur’ân-ı Kerim, Hazreti Peygamberin (s.a.v) şer’î ahkâmla ilgili sözlerinin vahiy olduğunu, “O hevasından konuşmaz. O’nun konuştuğu ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.” âyet-i celîlesiyle beyan buyurmaktadır. “Bu âyet-i celîle, esas itibariyle Kur’ân hakkında olmakla beraber, hadislere de şâmildir. Ancak, Peygamberimizin şahsî içtihadında isabet olmadığı takdirde vahiyle tashih edilmektedir.”[15]
Bediüzzaman Hazretleri de bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle buyurur:
“Hem o kendi zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emanetiyle ve sair bütün ahval ve etvariyle gösterir ki; O kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor. Belki, Hâlikı nâmına konuşuyor. Hem O’nu dinleyen bütün ehl-i hakikat, keşif ve tahkik ile tasdik etmişler ve ilmelyakîn îman etmişler ki; O kendi kendine konuşmuyor, belki Hâlik-ı Kâinat O’nu konuşturuyor, ders veriyor, O’nunla ders verdiriyor.”[16]
Madem Cenâb-ı Hak, Rasûlüyle ders verdiriyor, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini O’nunla (s.a.v) izah ettiriyor, dinî hükümlerde onu ikinci bir merci olarak takdim ediyor, elbette ki basiretli mü’mine düşen vazife, her cihetle O’nu takib edip O’ndan ders almaktır. Allah Rasûlünden işittiği her şeyi yazan Abdullah bin Amr, bazılarının itirazı üzerine bir ara yazmayı bırakmıştı. Durumu Rasûlullah’a arz ettiğinde, Allah Rasûlü: “Yaz! Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benden hakkın dışında bir şey çıkmaz.”[17] buyurmuşlardır. Allah Rasûlü (s.a.v) aşağıdaki gibi birçok hadisler ile ümmetini bu konuda ikaz etmiş ve şöyle buyurmuşlardır:
“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden Allah’a isyan etmiş olur. Vazifelendirdiğime itaat eden bana itaat etmiştir. Ona isyan eden bana isyan etmiş olur.”[18]
“Size Allah’a âsi olmaktan korunmanızı, başınızda Habeşli bir köle de olsa dinlemenizi ve itaat etmenizi tavsiye ederim. Şu bir gerçektir ki; Benden sonra yaşayanlarınız birçok ihtilaflar görecek. Siz, sünnetime bağlanın, onlara yapışın, sımsıkı sarılın. Dinde bid’at çıkaranlardan sakının. Zira dinde çıkarılan her bid’at (Kur’ân ve sünnetin rûhuna aykırı olan yenilikler) dalâlettir; bütün dalâletlerin neticesi ise nardır.”[19]
“Ümmetimin fesadı zamanında kim sünnetime yapışırsa, ona yüz şehid sevabı vardır.”[20]
Yine, hadis-i şerifin ehemmiyeti ve hadise tâbi olmanın lüzumu hususunda Allah Rasûlü, birçok tembihte bulunmuşlardır; bunlardan üçünü takdim ediyorum:
“Süslü koltuğuna yaslanmış adama, benim hadislerimden birisi okunur da, o (kişi)nin, vaziyetini hiç bozmadan ‘Bizlerle sizler arasında Allah Teâlâ’nın kitabı vardır. Ondan bulduğumuz helâl şeyleri helâl sayıyoruz, haram olarak bulduğumuz şeyleri de haram kabul ediyoruz.’ diyebilme zamanı yaklaşmıştır. Sizleri ikaz ediyorum! Allah Rasûlünün (s.a.v) haram kıldığı şeyler Allah Teâlâ’nın haram kıldığı şeyler gibidir. (Öyle ise, kitap ve sünnet birbirinden ayrı sayılamaz.)”[21]
“Herhangi birinizi tahtına yaslanmış olup, benim emrettiğim veya yasakladığım bir husus ona intikal edince (umursamadan), ‘bilemem biz Kitabullah’da ne bulduksa ona tâbi olduk. (Artık hadîse tâbi olmayız)’ söyler durumda bulmayayım.”[22]
“Öyle bir cemaat gelecek ki, Sünneti öldürecekler ve dine itibar etmeyecekler, (haddi tecavüz ederek dinin safvetini bozacaklar,) Allah’ın, lânet edicilerin, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun.”[23]
İşte, geleceği Cenâb-ı Allah’ın bildirmesiyle bilen Allah Rasûlünün istikbâle ait bu hadis-i şerifleri, birçok esrarı havî olduğu gibi, basiret gözü kapalı olmayanlara da birer ibret dersidir. Bu hadis-i şerifler, istikbâlde sünnete muhalif bazı kimselerin ortaya çıkacağını mu’cizane haber vermekle sünnet-i seniyyeye muhalefet etmenin tehlikesini bildirmektedirler.
Evet, Hazreti Peygamberin getirdiği hakikatlere ehemmiyet vermeyerek, kendini onlardan müstağni görmenin azîm bir hata olduğu hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimizin emir ve yasaklarını nazara almayarak kendi fikriyle, görüşüyle hareket etmek, aslında Peygambere îman rüknüyle de bağdaşmaz. Risaletin hikmetiyle de te’lifi mümkün olmayan bu hâl insanı edeb ve terbiye dairesinin haricinde bırakır. Mahlûkat içinde eşi ve benzeri bulunmayan bir Zât’ın (s.a.v) nihayetsiz feyzine göz kapayarak kendi şahsî fikrine itimad etmek, akl-ı selimin kârı değildir.
Bediüzzaman Hazretleri, böyle kimseler hakkında teessüf ve taaccüplerini şöyle ifade ediyor: “Pek çok merakâver, lüzumlu hakaikı ders veren bu Zâta (s.a.v) karşı her şeyi bırakıp O’na koşmak, O’nu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divâne olmuşlar ki, bu hakkı görmüyorlar. Bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar!”[24]
Evet, bir insanda ziya-yı basiret parlamaz, nûr-u hidâyetin eseri görünmezse, artık o insan, en açık hakikatlerden bile ibret alamaz.
Gerçekten, bahtiyardır o kimse ki, haddini bilip edeb dairesinde hareket eder. Edeb, hakikaten insaniyetin mânevî cemâli, hakikî zîneti olduğu gibi, îmanın da libasıdır. Hakikî edeb ise akıl ve nakle muvafık hareket etmekle mümkündür, insan edebini takınarak haddini tecavüz etmediği müddetçe, hürmet ve muhabbete mazhar olur; aksi hâlde tekellüf ve tasannua düşer, ehl-i hakikat nazarında nefret ve tahkir darbesini yer.
Mâlumdur ki, her makamın kendine mahsus ayrı bir edebi vardır. Meselâ; Allahu Teâlâ Hazretlerine karşı edeb; takvâ ve amel-i sâlih dairesinde yaşamak, O’nu görür gibi ibâdet etmek ve O’nun rızası dairesinde kalmaktır; O’nun muhabbetine kalbini bağlamak, O’nu ta’zim, tenzih ve takdisde bulunmaktır. Bu hâl ise îmanın muktezasındandır. Peygamber Efendimize karşı edeb ise Allah’ın habibi olan O Zât-ı Muâllayı (s.a.v) bütün fiil, hâl ve harekâtında rehber edinmektir. Selef-i sâlihine ve Müçtehidin-i izama karşı edeb, onları takdir edip lâyık oldukları hürmeti göstermek ve ilim ve irfanlarından istifade etmekle olur. Zâten insaf ve vicdanın gereği de budur. Aksi hâlde selef-i sâlihinin, bütün zamanların hacatına dar gelmeyen sâfî ve hâlis içtihatlarını beğenmemek, eksik görmek büyük bir mahrumiyettir. Böyleleri hakkında Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Eğer gurur sâikasıyla başkalarının kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı îzam’ın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar…”[25]
[1] Nursî, Sözler, s. 521.
[2] Seyyid Şerif Cürcânî, Târifat, Bâyezîd Kütüphanesi, s. 82-83.
[3] Nisâ, 4/65.
[4] Haşr, 59/7.
[5] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul 1985, c. XIV, s. 7809.
[6] Nisâ, 4/59.
[7] Âl-i İmrân, 3/31.
[8] Âl-i İmrân, 3/31.
[9] İbn Mâce, Fiten: 8.
[10] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992, c. I, s. 379.
[11] Bakara, 2/85.
[12] Nursî, Mektubat, s. 525.
[13] Müslim, İbni Asakir: İbni Ömer’den.
[14] Nursî, Mektubat, s. 28.
[15] Bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İstanbul 1992, c. VII, s. 290.
[16] Nursî, Mektubat, s. 210.
[17] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. XIII, s. 7529.
[18] Buhârî, Kitabü’l-Ahkâm, 8/98
[19] Tirmizi: Ebû Davud –Hadisin lafzı Ebû Davud’un– Sünnetin lüzumu babı, 2/506.
[20] Beyhakî, Taberânî, –Ebû Hureyre’den– Terğib: 1/44.
[21] Hatipoğlu, Haydar, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, İstanbul 1982, c. I, s. 23.
[22] Hatipoğlu, a.g.e., c. I, s. 24-25.
[23] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Ramûz el-Ehadis, (Mütercim, Abdülaziz Bekkine) Milsan Basın, 1982, c. II, s. 507.
[24] Nursî, Sözler, s. 255.
[25] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 64.

Bu konuda geri bildirim bırakın