Bediuzzaman ve Tasavvuf

Risale-i Nur’da İttiba-i Sünnet

Risale-i Nur’da İttiba-i Sünnet

Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur hizmetinde sünnet-i seniyyeye ittibanın en büyük bir esas olduğunu şöyle izah etmektedir: “Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibadır. Yani a’mâl ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef’âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir. İşte bu cadde-i kübra, velâyet-i kübra olan ehli verâset-i Nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir.”[1]

Yine, başka bir eserinde bu hususu: “Nur’un mesleği, hakikat ve Sünnet-i Seniyye ve ferâize dikkat ve büyük günahlardan çekinmek esastır.”[2] şeklinde ifade eder.

Şu hâlde, mârifetullaha, muhabbetullaha ve mânevî feyizlere nâil olmak isteyen, O’nun (s.a.v) sünnet-i seniyyesini rehber ittihaz etmeli, sünnetin usûl ve âdabına yapışmalıdır. Çünkü “İttiba-i Sünnet-i Ahmedîye (s.a.v) en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye”dir.[3]

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde sünnet-i seniyyeye ittibâ hususunda çok tahşidat yapmıştır. Bunlardan birkaçını aşağıda takdim ediyorum:

“Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir âmel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et.”[4]

“Madem dost ve düşmanın ittifakiyle Zât-ı Ahmediyye (s.a.v), mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyyettir. Ve madem binler mu’cizâtın delaletiyle ve teşkil ettiği Âlem-i İslâmiyyetin ve kemalatının şehâdetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakaikının tasdikiyle en mükemmel bir insanı-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemalatta terakki edip saâdet-i dareyne vâsıl olmuşlardır. Elbette, o Zâtın sünneti, harekâtı iktida edilecek en güzel numunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en mükemmel kanunlardır. Bahtiyar odur ki; bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmeyen tenbellik ederse hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise dalâlet-i azîmedir.”[5]

“Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i şer’î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. Ve keza, o sünnetleri, sanki semâdan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatinde bulunan Fir’avun gibi bir fir’avun olur…”[6]

“Muhabbetullah, ittibâ-i Sünnet-i Muhammediyye Aleyhissalâtu Vesselamı istilzam eder. Çünki: Allah’ı sevmek O’nun marziyyatını yapmaktır. Marziyatı ise, en mükemmel bir sûrette Zât-ı Muhammediyede (s.a.v) tezahür ediyor. Zât-ı Ahmediyeye (s.a.v) harekât ve ef’alde benzemek, iki cihetledir.

Birisi: Cenâb-ı Hakkı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünki bu işte en mükemmel İmam Zât-ı Ahmediyedir (s.a.v).

İkincisi: Madem Zât-ı Ahmediye (s.a.v), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlâhîyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenâb-ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan sevdiği zâta eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah’ı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile Ona benzemeye çalışmaları, kat’iyyen iktiza eder.”[7]

Sünnet-i Seniyye hususunda bu kadar hassas davranan Bediüzzaman Hazretleri, sakal bırakmak ve evlenmek gibi iki mühim sünnete acaba niçin ittiba etmemiştir diye yer yer sorulan bir soruya da bu vesileyle cevab vermek isterim:

Bediüzzaman Hazretlerinin sakal-ı şerif mevzusundaki şu değerlendirmesini en güzel bir cevab olarak aynen takdim ediyorum: “Sakal meselesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçüktenberi sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda –bâzı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle– benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inâyet-i İâhiyye olduğunu isbat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risale-i Nur’a büyük bir zarardı. Çünki ölecektim, dayanamayacaktım. Bâzı âlimler ‘Sakalı traş etmek caiz değildir.’ demişler. Muradları, sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terk etmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nur’un irşadiyle, yirmi sene haps-i münferid içinde işkenceli bir hayat geçirdik; inşâallah o sünnetin terkine bir keffarettir.”[8]

Bu izahdan sonra şunu da ifade etmek isterim ki, Bediüzzaman Hazretleri Şâfiî mezhebindendir. Hanefî mezhebinde sakal vâcib olduğu hâlde Şâfiî mezhebinde sünnettir. “Hanefî, Mâlikî, Hanbelî mezheblerinde sakalı tıraş etmek haram iken, Şâfiî mezhebinde tenzîhen mekruhtur.”[9] “İmam Gazâlî, Şeyhü’l-İslâm Zekeriyya el-Ensarî, İbn-i Hacer, Remli, Hatib-i Şirbini ve İmam Nevevî gibi Şâfiî fıkıh âlimlerine göre de sakal kesmek haram değil, tenzîhen mekruhtur.”[10] Kerahet-i tenzîhiyeyi işleyene ikab ve azab olmamakla beraber, sevabdan mahrumiyet mevzubahistir.

Bu mevzuda Halil Gönenç Hocaefendinin tesbit ve tavsiyesi ise şöyledir: “Sakal meselesi ulemâ arasında ihtilaflı bir meseledir. Şayet bir Müslüman sakal bırakırsa, Peygamberin sünnetine imtisal ettiği için büyük sevaba nâil olur. Bırakmazsa üç mezhebe göre günahkâr olsa da Şâfiî mezhebine göre günahkâr değildir. Âcizane, Müslüman kardeşlerimize tavsiyem; bu mesele için ihtilâfa girmemeleri ve sakal bırakmayan kimseyi fısk ile itham etmemeleridir. Bu gibi ihtilâflar bize hiçbir fayda sağlamaz.”[11]

Bediüzzaman Hazretleri, evlenmeyip mücerred kalması hususunu ise Hanımlar Rehberi adlı eserinde şöyle izah etmektedir: “Birincisi: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında, her şeyini fedâ edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur’ân-ı Hakîm’in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi fedâ etmeye karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on hûri de bana verilse idi bırakmaya mecburdum ki, ihlâs-ı hakikî ile hakikat-ı Kur’âniyeye hizmet edebileyim…

Saniyen: Âyet-i kerîmede:  فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ [12] ve hadis-i şerifteki:  تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا [13] gibi emirler, emr-i dâimi ve vücûbî değildirler. Belki, istihbabî ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de herkes için her vakit değildir. Hem de لاَ رُهْبَانِيَّةَ فِى اْلاِسْلاَمِ (Ruhbaniyet İslâmîyette yoktur.) mânâsı ruhbaniler gibi tecerrüd merduttur, hakikatsizdir, haramdır demek değildir. Belki:  خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ [14] hadîsinin sırrı ile hayat-ı içtimâîyeye hizmet etmek için, içtimâî bir âdet-i İslâmîyeye terviçtir. Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakikat inzivaya, mağaralara muvakkaten girmişler. Dünyanın fanî müzeyyenatından istiğna ve tecerrüt etmişler. Taa ki, hayat-ı ebedîyelerine tam hizmet etsinler. Madem şahsî ve hususî kemalât-ı bâkiyesi için dünyayı terk edenler, selef-i sâlihînden çok var. Elbette hususî değil; küllî ve umumî olarak çok biçarelerin saadet-i bâkiyeleri için ve dalâlete düşmemeleri ve îmanlarını takviye edip kurtarmaları için ve hakikat-ı Kur’âniye ve îmaniyeye tam hizmet etmek ve hariçten gelen, dâhilde çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zail ve fânî dünyasını terk etmek, elbette sünnet-i seniyyeye muhalefet değil; belki hakikat-ı sünnete mutabakattır…”[15]

Yeri gelmişken, Bediüzzaman Hazretlerinin, sünnetin mertebeleri hakkındaki şu ifadelerine de yer vermek isterim:

“Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şerîat-ı Garrâda tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nev’indendir. Nevâfil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şerîat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı, âdab tâbir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid’a denilmez. Fakat âdab-ı Nebevi’yeye bir nevi muhalefettir ve onların nûrundan ve hakikî edebten istifade etmemektir.”[16]

Te’sisi İslâmiyette çok mühim vazifeler îfâ eden Ashab-ı Suffe’nin mücerred yaşamaları, Hazreti Îsâ Aleyhisselâm ve Hazreti Yahya Aleyhisselâmın da evlenmemeleri, selef-i sâlihinden Veysel Karanî, İbrâhîm bin Edhem, Rabiatü’l-Adeviye, Bişr Hâfî, Bâyezîd-i Bistami, Ahmed-i Bedevî gibi birçok zâtların bu tarz hayatı tercih etmeleri de gösteriyor ki, evlilik konusunda Bediüzzaman’a yapılan itirazlar fevkalâde yersiz ve tutarsızdır.

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını insaf ve dikkatle mütalaa edenler, O’na yapılan böyle bir itirazın ne kadar yersiz ve geçersiz olduğunu açıkça göreceklerdir. Bu hakikati Eşref Edip Bey’le yaptığı mülakatından takib edelim: “Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim ezâ kalmadı. Divan-ı harblerde, bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.”[17]

Ashab-ı Suffe gibi mücerred kalarak, bütün hayatını, îman ve Kur’ân hizmetine vakfeden, bu dünyada değil evi; bir tek dikili ağacı dahi olmayan, bütün ömrü hapislerde, sürgünlerde geçen bir zâtın evlenmemesini tenkid etmenin insaf ve hakikatten ne kadar uzak olduğu bedihidir.

Hem Bediüzzaman Hazretleri de “Risale-i Nur’un talebelerine, “başkaları evleniyorlar, siz tezevvücten vazgeçiniz,” dememiş, denilmez…”[18] buyurmakla bu hâlin umum nur talebelerine mahsus bir hâl olmadığını beyan ederek, şu hakikati de ehl-i dikkatin nazarlarına sunmaktadır: “Ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimâîye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillahilhamd bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor.”[19]

Bedayî, Bahr-i Raik, Muhtar, İbn Abidin, Mülteka gibi bütün fıkıh kitablarının “Babu’n-Nikâh” bölümlerinde evliliğin üç hükmü olduğu kaydedilmiştir:

Birincisi: Eğer kişi hanımını geçindirebilecek kadar bir mâli güce sâhip ve harama düşme tehlikesi varsa, evlilik ona farzdır.

İkincisi: Eğer kişi i’tidal üzere ise yani, evlenmeye gücü var, fakat evlenmediği takdirde de harama düşme tehlikesi yoksa, onun evlenmesi sünnet-i müekkededir.

Üçüncüsü: Zevcesini geçindirecek mâlî güce sâhip değilse veya evlendiği takdirde zevcesini maddî-mânevî mağdur edecekse, bu kişi için evlenmek tahrîmen mekruhtur. O kişinin nâfile ibâdetle meşgul olması, hakkında daha hayırlıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) evlenmek için yeterli mâlî güce sâhip olmayanlara oruç tutmalarını tavsiye buyurmuşlardır. Bu hususta, Deylemi’den (r.a) mervî bir hadis-i şerif meali de şöyledir: “Allah bir kulunu sevdiği vakitte onu Zât-ı Ulûhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu kadınla ve evlâd ile meşgul ettirmez.” Bu, bilhassa hicretin 200 senesinden sonrası içindir. Çünkü bir de “200 senesinden sonra en hayırlınız zevcesi ve çocuğu olmamakla yükü hafif olanınızdır.” hadis-i şerifi vardır. Bu hadis-i şerif ile ‘izdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette sizin kesretinizle iftihar edeceğim.” hadis-i şerifi arasında tenakuz yoktur. Şöyle ki, nikâhlanmayı emreden hadis-i şerif, şartları haiz olanlara, nikâhtan dolayı mücâhedeyi terk etmeyenleredir. Yukarıdaki hadis-i şerifler ise şartları haiz olmayan ve dini uğrunda mücahedeyi evlenmekten dolayı terk edenleredir.”[20]

Bütün İslâm âleminde, hususan memleketimizde, tesanüd, muhabbet ve uhuvet gibi ulvî bağları geliştirmenin zarurî olduğu bu dehşetli zamanda, bu gibi meseleleri medarı münakaşa yaparak mü’minler arasında kin ve nefreti uyandırmak fevkalâde meşguliyetli bir hâdisedir. Müslümanlar bu gibi mesuliyeti icab ettiren durumlardan sakınmalı ve başkalarını tenkid etmek yerine kendileri sünnet-i seniyeye ittiba hususunda azamî gayret ve itina göstermelidirler. Böyle bir davranış mü’minler için daha hayırlıdır. Bahsimizi Bediüzzaman Hazretlerinin şu ibretli ifadeleriyle bitirelim:

“Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i Seniyyeye ittibaından hissesi ziyâde ola.

Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip, bid’alara giriyor.”[21]


[1]      Nursî, Mektubat, s. 501.

[2]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/255.

[3]      Nursî, Lem’alar, s. 66.

[4]      Nursî, Sözler, s. 388.

[5]      Nursî, Lem’alar, s. 67.

[6]      Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 75.

[7]      Nursî, Lem’alar, s. 66.

[8]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/50.

[9]      Cezîrî, Abdurrahman b. Muhammed, el-Fıkhu âle’l-Mezâhibi’l-Erbaa, Çağrı Yayınları, İstanbul 1987, c. II, s. 44.

[10]     İânetü’t-Talibin, c. II, s. 340.

[11]     Gönenç, Halil, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İlim Yayınları, İstanbul 1983, c. II, s. 176.

[12]     “Size helâl olan kadınlardan halinize göre … nikâh edebilirsiniz.” Nisâ Sûresi, 4:3.

[13]     “İzdivaç ediniz, çoğalınız.” el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:269, hadis no: 3366; el-Aclânî, Keşfü’l-Hafâ, 1021.

[14]     “İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:481, hadis no: 4044; Suyûtî, el-Fethû’l-Kebir, Kahire, tarihsiz, 2/98, 3/252.

[15]     Nursî, Hanımlar Rehberi, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 24-27.

[16]     Nursî, Lem’alar, s. 60.

[17]     Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 616.

[18]     Nursî, Hanımlar Rehberi, s. 27.

[19]     Nursî, Lem’alar, s. 200.

[20]     Gümüşhânevî, Ahmed Ziyâüddin, Levâmi-ül Ukul Şerhi, c. I, s. 173.

[21]     Nursî, Lem’alar, s. 60.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X