Bediuzzaman ve Tasavvuf

S-2) Bediüzzaman Hazretleri, tarikatın fayda ve hikmetlerini çok hâkimane bir üslupla kaleme aldığı hâlde, niçin “Zaman tarikat zamanı değil, belki îmanı kurtarmak zamanıdır.”[1] diyerek mesleğini tarikat üzerine bina etmemiştir?

S-2) Bediüzzaman Hazretleri, tarikatın fayda ve hikmetlerini çok hâkimane bir üslupla kaleme aldığı hâlde, niçin “Zaman tarikat zamanı değil, belki îmanı kurtarmak zamanıdır.”[1] diyerek mesleğini tarikat üzerine bina etmemiştir?

İnsanın hikmetini kavrayamadığı bir sözü hemen inkâr ve reddetmektense; onu tahkik ve tetkik etmesi daha tutarlı ve ihtiyata daha uygun bir yoldur. Erbab-ı akıl ve irfanın şânı da budur; insaf ve adalet de bunu icab ettirir. Hem insan için en selâmetli yol hüsn-ü zan ve hüsn-ü nazardır.

Bütün hareketlerinde akıl ve hikmeti esas ittihaz eden, milletin uhuvvet ve muhabbetine fevkalâde hassasiyet gösteren, fitnenin kapısını kapamaya hayatı boyunca gayret eden, İslâmiyet’in rûhuna hakkıyla nüfuz eden, bu asrın efkâr ve irfanından hakkıyla haberdar olan ve “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.”[2] diyen bir zât, “Zaman tarikat zamanı değil.” demişse, elbette bu sözü bir hikmete binaen söylemiştir. O’nun mukaddes hizmeti bir küll hâlinde ele alınıp incelenmedikçe, bu ifade ile neyi kastetmek istediği hakkıyla takdir edilemez.

Bu kısa açıklamadan sonra mevzunun tahliline geçelim. Evvela, “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır.” ifadesindeki zaman mefhumu üzerinde durmak icab ediyor. Şöyle ki:

Tekye, zaviye ve medreselerin kapatılmış, her türlü dinî tedrisat yasak edilmiş, Kur’ân okuyup okutanlar takibat altına alınmışlardı. Batı kaynaklı menfî cereyanlar meydana çıkarak, bu necip milletin îmanına ve vicdanına hücum ediyor, inkıraz ve izmihlaline çalışıyordu. Okuyan gençlerin mukaddesatına set çekiliyor, vicdanlarına taarruz ve tahakküm ediliyordu. Bu hâl milletimizi mânen sarsmış ve rûhen çökertmişti. Mekteplerde sadece fen ve tekniğe ait dersler okutulmuş, din ilimleri ihmal edilmişti. Ulvî prensiplere âdeta cephe alınmıştı. Öyle ki, İslâmiyet hafife alınıyor, ulvî hakikatlerle istihza ediliyordu. Böylece, dinî ve millî şuurdan mahrum, kendi mukaddesatıyla alay eden bir nesil yetişmeye başladı. Artık dimağlar düşünmekten, zihinler tetebbudan menedilmiş, akıl ve muhakeme tahakküm altına alınmış, fikirlere kilit vurulmuştu. İslâmî ahlâkın kapıları sımsıkı kapatılmıştı. Avrupa’ya tahsil için gönderilen gençler materyalist felsefenin etkisinde kalarak oradan ilim, irfan ve teknoloji yerine; şüphe, tereddüt ve inkâr getirmişlerdi. Artık hariçten gelen menfî cereyanlar ve ideolojilere karşı kapılar ardına kadar açılmıştı. Yetişen nesil, mukaddesatına, tarihine, öz kültürüne karşı yabancılaşmış, dinî ve millî seciyelerini muhafaza ve müdafaa etmek istidadını bütün bütün kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmıştı. Az zaman içerisinde cehâlet bulutları âfakı kaplamıştı. Mânevîyat ve mukaddesat düşmanları yekvücut olmuşlar ve cemaat hâlinde bütün müesseseleriyle İslâm’a karşı hücuma geçmişlerdi.

O dehşetli zamanın tesbit ve teşhisini, Üstad Bediüzzaman’ın ifadelerinden takip edelim: “Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-u inadiden gelen temerrüd bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkûkü çabuk izale ederlerdi. Allah’a îman umumi olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefâhatlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.[3]

“Onların zamanlarında îmanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı îman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir sûrette taarruz var.”[4]

Yine bir başka Risalesinde de hâl-i âlemi şöyle tasvir eder:

“Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidi olan itikadın istinat ka’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir îman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin.”[5]

Kastamonu Lahikasında da zamanın dehşet ve vahşetini şöyle ifade eder: “Sedd-i Zülkarneyn’in tahribiyle Ye’cüc ve Me’cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi; Şerîat-ı Muhammediye (s.a.v) olan Sedd-i Kur’anînin tezelzüliyle, Ye’cüc ve Me’cüc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor.”[6]

Aynı mânâyı Eşref Edip ile yaptığı bir mülakatta şu ateşli ifadelerle dile getirir: “Dünya büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter-ü taze îman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. Îman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için ben yalnız îman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.”[7]

Bu hikmete binaen asırlarını feyizleriyle nurlandıran büyük tarikat kahramanları bu zamanda olsalar bütün himmet ve gayretlerini îmanda temerküz ettireceklerini şu berrak ifadeleriyle ortaya koymuştur: “Ben tahmin ediyorum ki; eğer Şeyh Abdulkadir-i Geylânî (r.a) ve Şâh-ı Nakşibend (r.a) ve İmam Rabbanî (r.a) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı îmaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü: Saâdet-i Ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. Îmansız Cennete gidemez, fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmiye gıdadır.”[8]

Hakikaten, zamanın fetvaya tesirine binaen o vazifeli zâtlar asırlarının ilcaatlarına göre hizmet etmişlerdi. Eğer Bediüzzaman Hazretleri de onların asırlarında gelmiş olsaydı, onların yaptıklarından başka bir şey yapmayacaktı. Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden açıkça anlaşılacağı gibi, bu zamanda şüphe ve tereddütlerin izalesi akıllıların tatmini ve kalplerin tenvir edilmesiyle îman hakikatlerinin sarsılmaz delil ve burhanlarla insanın rûhuna, vicdanına, aklına ve bütün his dünyasına nakşedilmesi ile olabilir. Yoksa bu ifadeyi, bu zamanda tarikat verilmez, zikir yapılmaz şeklinde anlamak doğru değildir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin müdakkik ve muhakkik talebelerinden Mustafa Sungur, bu mevzuda Üstad Hazretlerinin şöyle buyurduklarını nakletmektedir: “Bu zamanda ehl-i îmanı hakikate ulaştıracak bir yol taharri ederdim, araştırırdım. Evvelâ Felsefe mesleğine müracaat ettim. Sırf akılla hakikate ulaşmak için baktım, beşerin dâhileri yarı yolda kalmışlar, hakikate ulaşamamışlar. Ben dedim. Beşerin en dâhilerinin gidemediği bir yol umuma cadde olamaz. Sonra tasavvuf mesleğine müracaat ettim, baktım çok nurlu, çok feyizli fakat a’zami i’tina istiyor. Bu yolda bu zamanda ehass-ı havas gidebilir. Bu da bu zamanda umuma cadde olamaz. Sonra Kur’ân’dan istimdad ettim, Rahmet-i İlâhîyye bana Risale-i Nur’u ihsan etti.”

Bediüzzaman Hazretleri, ihsan-ı İlâhi olarak kaleme aldığı bu Nur Külliyatının te’sir ve muvaffakiyeti hakkında şöyle buyuruyor: “İşte Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, bu zamanın tam yarasına bir tiryak olarak Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bir mu’cize-i mâneviyesi ve lemaatı bulunan Risale-i Nur, pek çok muvazenelerle en dehşetli muannid mütemerridleri, Kur’ân’ın elmas kılıncı ile kırıyor ve kâinat zerreleri adedince vahdaniyet-i İlâhîyeye ve îmanın hakikatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor ki, yirmi beş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.[9]

Bu kısa değerlendirmeden sonra, “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır.” ifadesinin bir başka ciheti üzerinde de kısaca durmak isterim. Bu cümle, “Şüphe ve tereddütlerle kalpleri yaralanan bu asrın gençliğine, hakikatleri, tasavvuf berzahına girmeden, sahabe döneminde olduğu gibi doğrudan doğruya takdim etmek gerekir.” şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de: “Risale-i Nur mesleği, tarikat değil, hakikattir; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarikat zamanı değil, îmanı kurtarmak zamanıdır. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in dairesidir… Zâten Üveysî bir sûrette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azam’dan (k.s) ve Zeynelâbidin (r.a) ve Hasan ve Hüseyin (r.a) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (r.a) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”[10] buyurmuşlardır. Bir başka eserinde, sahabe mesleğinin hakikatini şöyle ifade eder: “Sahâbîlerin velâyeti, velâyet-i kübra denilen verâset-i nübüvvetten gelen berzah tarikına uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip, akrebiyet-i İlâhîyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu gayet kısa olduğu hâlde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyyatı çoktur.”[11]

İmam Rabbanî Hazretleri de bu mevzuyu: “Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran yollar ikidir. Birinci yol, Nübüvvet yolu ile tarikat berzahına girmeden kurb-u İlâhîyeye vâsıl olunur. Haddizâtında aslına ulaştıran bu yolda tavassut ve hail yanı, sülûk, cezbe, çile gibi tarikat âdablarına tevessül yoktur. Bu yolda gidenler, başta Enbiyalar, sonra Sahabe-i kiram, bir de her ne kadar az da olsalar kendilerine ikram edilen ve ümmetin büyük mürşidlerinden başkalarıdır. İkinci yol ise velâyet yoludur. Aktab, evtad, büdela, nüceba ve Evliyaullah’ın da bütünü bu yoldan vâsıl olurlar. Tavassut yani, sülûk ve diğer âdab-ı tarikat bu yolda gidenlere mahsustur. Bu yolun başında Hazreti Ali Efendimiz ve O’nun mübârek nesli, daha sonra da Şeyh Abdulkadir Geylânî ve İmam Rabbanî Hazretleri bulunmaktadır.” diye beyan ettikten sonra yine aynı mektubunda şu mühim noktaya da dikkat çekmişlerdir: “Îsâ Aleyhiselâm, Mehdi Aleyhirrıdvan ise birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar. Nitekim Şeyheyn (Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer) dahi, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin zımnında birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar.”[12]

Peygamber Efendimizin (s.a.v) döneminde başlayan risalet cenahıyla İslâm’a hizmet, Kur’ân hakikatlerini hayata tatbik, gönüllere sevdirip fikirlere kabul ettirme mesleği, tebe-i tabiin döneminden sonra yerini tarikatlara bırakmıştır. Âhir zamanda yine, sahabe döneminde olduğu gibi, verâset-i nübüvvet cenahının vazifeyi deruhde edeceğini İmam Rabbanî Hazretleri şöyle anlatır: “Malûmdur ki Hatem-ül Enbiya ile Peygamberlik kapandı. O’ndan sonra O’nun Risalet vazifesini sahabe-i kiram kâmil mânâda deruhde etti. Tabiin ve tebe-i tabiin zamanında ise filcümle bu vazife devam etti. O’ndan sonra hikmetin icabı Risalet ciheti perdelenerek tarikatlar velâyet cihetini esas tutarak İslâm’a hizmet etmeye başladılar. Ümit edilir ki bin sene geçtikten sonra (yani 1300’den sonra) risalet cenahı Mehdiyetle yeni baştan tezahür edip kemâliyle hizmeti deruhte edecek ve bundan sonra tarikatlar perdelenecektir.”[13] İşte, Müceddid-i Elfi Sanî İmam Rabbanî Hazretlerinin bu ifadesi, Bediüzzaman Hazretlerinin içtihadıyla tam bir uygunluk göstermektedir. İmam Rabbanî Hazretlerinin sarahaten ifade ettiği tarih, tam olarak bu asra tevafuk etmektedir.

Evet, İmam Rabbanî Hazretlerinin de buyurduğu gibi, tarikatlar, Tebe-i Tabîin’den sonra bin yıla yakın İslâm’a kemâliyle hizmet ettiler. Onların kurdukları tekke ve hangâhlar birer daru’l irfandı ve İslâm dininin en metin, en sağlam istinadgâhlarıydı. Ubudiyet, incelikleriyle buralarda yaşanırdı. İhlâs, sadakat, takvâ gibi necib hisler buralarda inkişaf ederdi. Bu zaviyeler cidden birer merkez-i feyz ve mârifetti. Dinin hikmet ve faziletleri buralarda talim edilerek, cehâletle ölmüş olan kalp ve gönüller hayatlandırılırdı. İnsanî seciyelerin temelleri buralarda ta’lim edilirdi. Şerîatın rûhuna uymayan, İslâmî inanca ters düşen bidatlardan şiddetle kaçınılır, İslâm’ın getirdiği İlâhi hükümlere zarar verecek, insanları dalâlete sürükleyecek hurafe ve safsatalardan içtinap edilirdi. Bu feyz membalarında gayret ve azamet rûhu o derece ihya olundu ki; ilim ve kemâlattan mahrum tembel insanlara bedel milletin maddî mânevî tekâmülüne ve saadetine hizmet eden mürşidler yetiştirildi. Bu sayede akıl almaz hizmetler icra edildi, ilim ve fazilet ile temeyyüz etmiş zâtlar İslâm âleminin her tarafını sardı. Meselâ; Mezopotamya’da Abdulkadir Geylanî, Ahmed-i Rifâî, Afrika’da Ahmed-i Bedevî, Şazelî, Anadolu’da Mevlâna, Maveraünnehir’de Şâh-ı Nakşibendi ve Yesevî gibi birçok kudretli ve necib sîmâlar yetişip bu ümmet-i Muhammed’in imdadına koştular.

Her ehl-i insafın kabul etmesi gerekir ki, İslâm medeniyetlerinin en muhteşem zamanları tekke, zaviye ve dergâhların en feyizli anlarıdır. Yapılan bu tarihî hizmetler ile’l-ebed rahmet ile anılıp, takdir ile yâd edilecektir.

Bediüzzaman Hazretleri tarikatların bu değerli hizmetlerini çok iyi bilmek ve takdir etmekle beraber, zamanın şartlarını nazara alarak tasavvuf ve tarikat mesleğine girmeden bir ilim ve irfan hareketi başlatmıştır. Bu hareketi kendisi şöyle ifade etmiştir: “Esrâr-ı Kur’âniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına mâruz hey’et-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım. Bilirsiniz ki; eğer dalâlet cehâletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalâlet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü: Öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem biliyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’ân’ın mânevî lemaatından olan malum Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.”[14]

Bu hakikati te’yiden bir başka eserinde de şöyle buyurur: “Risale-i Nur; ibâdet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelam içinde ve İlm-i Akide ve Usul-id-Din içinde bir velâyet-i kübra yolunu açmış.”[15]

Malûmdur ki, rûhu ve fikri şüphe ve tereddütlerle yaralanan, kalp ve vicdanında derin cerihalar alan, itikadî meselelerde tereddütlere düşen bir insana, “Gel tarikata gir, zikir yaparak akıl ve kalbini tatmin et, îman hakikatlerini yakînen anla ve böylece şüphe ve tereddütlerden kurtul!” diyerek onu irşad etmek mümkün değildir. Dinsiz felsefeden gelen şüphe ve tereddütlere tarikatın âdabıyla karşı çıkmanın fevkalâde zor olduğu ehl-i dikkatin malûmudur. İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır.” demesinden maksat bu olsa gerektir. Yoksa bu sözden tarikatları ve yaptıkları ulvi hizmetleri inkâr mânâsını çıkarmak mümkün değildir.

Bir kısmını zikredebildiğimiz yukarıdaki hakikatlere binaen Bediüzzaman Hazretleri asrın müceddidi olarak Risale-i Nur’u kaleme alma lüzumunu hissetmiştir. Bu eserler hakikatleri, zıddına imkân vermeyecek bir katiyyette izah ve isbat etmiştir. Hakikaten, Bediüzzaman inayet-i İlâhîyeye mazhar, şahsiyeti müstesna, fikirleri hakîm, sözleri tesirli, vefakâr ve fedakâr bir mürşid ve bir müceddid-i âzamdır. Kur’ân ve sünnetten aldığı irfan ile beşerin kararan ufuklarını aydınlattı. Getirdiği nûrun hakikati karşısında dinsizliği teşvik eden bütün fikir ve hayaller, dalâlet ve zulümatlar perişan ve zail oldu. Yeni ve istikbâli görebilen nesiller O’nun telif ettiği Nur külliyatı ve te’sis ettiği îman ve Kur’ân hizmeti etrafında toplandı.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hizmetiyle, yani delil ve bürhan, fesahat ve belagat kılıçları ile muarızlara karşı durup, İslâm’a cephe alan mütecavizleri def etti. Yıllardan beri birikmiş esrarengiz sualleri vuzuha kavuşturdu. Meselâ, hükemanın bile hakkıyla içinden çıkamadıkları, haşr-i cismaninin isbatı, küllî ve cüz’î iradenin tevfiki, insanın kâinatla olan münasebeti gibi mevzuları akıllara güneş gibi gösterdi. Böylece, dalâlete düşen ve azim bir felâket ile karşı karşıya kalan gençlerin îmanlarını, iffetlerini ve haysiyetlerini kurtarmaya muvaffak oldu.

“Elbette nev-i beşer âhir zamanda ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir… Ulûm ve fünunun en parlağı olan belağat ve cezalet bütün envaıyla âhir zamanda en merğub bir sûret alacaktır.”[16] hakikatince bu asrın, akıllara tereddüt veren, kalplere şüphe saçan ve zihinleri bulandıran bâtıl fikirlerine ilim ve hüccet ile karşı durdu. Evet, müsellem bir hakikattir ki, beşerin fikrine istikamet vermek ilim ve irfan iledir. Fikirler üzerinde tesir icra etmek ancak delil ve hüccet ile olabilir. İlim ise öyle bir nur, öyle bir ziyâdır ki, insanın hem aklını, hem kalbini, hem de vicdanını aydınlatır.

Risale-i Nur, çaresizlik içinde kıvranan, mânen dehşetli yaralar alan ve kalplerinin en derin köşelerine kadar dalâlet darbelerini yiyen bu asır gençliğinin ruh ve vicdanlarını tedavi etti. Mânevî yaralarını sardı, nesim-i sabâ gibi müşfik ve merhametli nefesiyle idraklere çöken buzları eritip kalpleri hayatlandırdı. Ve bu asrın bütün dalâlet ve sefahat cereyanlarına rağmen îmanını, irfanını, ihlâsını, haysiyetini muhafaza edebilen tahkiki îman sahibi bir nesil yetiştirmeye, –biiznillah– muvaffak oldu.

Evet, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur ile umum insanlık âlemine müteveccih bir îman ve irfan hareketi gerçekleştirdi. Bu ulvî hizmetinin vüsat ve ihatasını şöyle ifade buyurmaktadır:

“Risale-i Nur yalnız bir cüz-i tahribatı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumiyi ve efkâr-ı ammeyi ve umumun bahusus avam-ı mü’mininin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumiyi, Kur’ân’ın i’cazıyla îmanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.”[17]

Risale-i Nur bu mukaddes gayesine hem aklı hem de kalbi nazara alarak, her ikisini de tatmin eden ulvî ve nûranî dersleriyle muvaffak olmuştur. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan etmektedir: “Risalet-in-Nur, sair ulemânın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarı ile ders vermez ve evliya misüllü yalnız kalbin keşif ve ruh ve sair letaifin te’avünü ayağıyla hareket ederek evc-i a’laya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar, hakaik-i îmaniyeyi kör gözüne de gösterir.”[18]

İnsaf ile Risale-i Nurlara nazar eden ve sahifelerini dikkatle mütalaa eden her akl-ı selim, onlardaki her bir hüccet ve bürhanın şüphe ve tereddütleri yakıp mahveden birer yıldız mesabesinde olduğunu idrak eder.

Elhâsıl, Bediüzzaman Hazretleri bu asrın mânevî bir hekimidir. Vazifeli bulunduğu îman hizmeti noktasında îman hakikatlerine müteveccih şüphe ve tereddütleri izale ederek îmanları taklidden tahkike çıkarmaya gayret etmiş, bu hizmetini, tasavvuf mesleğini tasvib etmediğinden değil; zamanın icabını dikkate alarak tarikata bina etmemiştir. Elbette ki, bütün ömrü boyunca mü’minlerin birlik ve beraberliği için azamî gayret gösteren ve bu hususta Risaleler telif eden bir zâtı, mezkûr ifadelerini yanlış değerlendirerek tarikata karşı göstermek insaf ve vicdan ehline yakışmaz. Kaldı ki, O’nun bu ifadesinden, bütün İslâmî hizmetlerin Risale-i Nur’a hasredildiği mânâsını çıkarmak da mümkün değildir. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri, ihlâs ve hakperestliği, ‘Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmak’ta[19] görerek, Hakk’a ve hakikate hizmet eden bütün meslek ve meşrepleri takdir etmiş ve onları kucaklamıştır.


[1]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/29.

[2]      Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 91.

[3]      Nursî, Şuâlar, s. 570.

[4]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 17.

[5]      Nursî, Mektubat, s. 520.

[6]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 136.

[7]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 615.

[8]      Nursî, Mektubat, s. 24.

[9]      Nursî, Âyet-ül Kübra, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 162.

[10]     Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/69.

[11]         Nursî, Hakikat Nurları, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 88.

[12]     İmam Rabbanî, Mektûbât, c. II, 534. Mektûb.

[13]     İmam Rabbanî, Mektubat, c. I, s. 548, 260. Mektup; Osmanlıca Baskı, c. I, s. 183, 260. Mektup; Arapça baskı, Fazilet Neşriyat ve Matbaacılık, trs, İstanbul, c. 1, s. 251. 260. Mektup.

[14]     Nursî, Mektubat, s. 24.

[15]     Nursî, Emirdağ Lâhikası, I/95.

[16]     Nursî, Sözler, s. 283.

[17]     Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 36.

[18]     Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 186.

[19]     Nursî, Lem’alar, s. 177.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X