Ruh Nedir?

İslâm Âlimleri ile Garp Filozoflarının Ruh Hakkındaki Görüşleri

İslâm Âlimleri ile Garp Filozoflarının Ruh Hakkındaki Görüşleri

Gerek İslâm ulemâ ve hükemâsı[1] ve gerekse Garp filozofları, ruh mevzuu üzerinde önemle durmuş, bu hususta fikirler serdedip eserler te’lif etmişlerdir. Biz, önce İslâm ulemâ ve hükemâsının, sonra da Garp filozoflarının ruh hakkındaki görüşlerini hülâsa olarak takdim edeceğiz.

İslâm Âlimlerine Göre Ruh

Felsefe ve kelâm kitaplarını incelediğimizde, bütün İslâm hükemâsının (el-Kindî, Fârâbî, İbn-i Rüşd, İbn-i Miskeveyh… ilh.) rûhun varlığında müttefik olduklarını görürüz. Biz, bunlardan fikirlerinin daha sistemli oluşunu dikkate alarak, önce İbn-i Sinâ’nın görüşlerinin bir hülâsasını vermekle iktifa edeceğiz:

İbn-i Sinâ’ya[2] göre insan, cisimle ruhtan mürekkeptir. Cisim, nefsin çalışmasına müsait duruma gelince, ruh cisme gönderilir. Cisim, nefsin memleketi yahut tezgâhı hükmündedir.

Nefis, cismin hadis olmasıyla hadis olur. Nefs-i nâtıka[3] (ruh), cisme girmekle ebediyet kazanır, cisimden ayrıldıktan sonra da yok olmaz. Nefs-i nâtıkanın kurtuluşu ilim ve faziletledir. Bu fazileti, ruh cisimde iken kazanır. İbn-i Sinâ, bu hususta şu delilleri serdediyor:

1- İnsanda birtakım eserler vardır ki, rûhun varlığı kabul edilmedikçe bunları izah mümkün değildir. Bunların en önemlileri hareket ve idrâktir. Cismin tabiatında sükûn ve atalet vardır. Hareket, onun fıtratına zıttır. Öyle ise, bir cismin hareket etmesi için varlığının dışında bir başka mahiyete ihtiyaç vardır. Bu kaideye binâen, insan bedeninin de fıtratında atalet (tembellik) vardır. Hareketi için, onun dışında bir mahiyetin var olması zarurîdir. İşte o mahiyet ruhtur.

Maddenin tabiatında idrâk olmadığına göre, insanın maddesinde de idrâkin olmaması zarurîdir. Hâlbuki insan idrâk sâhibidir. Bu idrâk, cismin hassası olmadığına göre, bir başka mahiyetten kaynaklanmaktadır. İşte o mahiyet ruhtur.

Benlik Fikri: İnsan, “Şöyle yaptım”, “Böyle yaptım” der. Bu sözler, onun bedenine yahut organlarına veya bunların fiillerine verilemez. Şu hâlde, insan, “Ben” demekle nefs-i nâtıkasını, yani, rûhunu kastetmektedir.

Nefsin fiillerindeki birlik, doğuş yerinin bir olduğunu gösteriyor. İbn-i Sinâ şöyle demektedir. “Ey câhil insan, düşün ki, senin rûhun bütün ömrün boyunca değişmemektedir. Hâlbuki cismin daima değişmekte ve bozulmaktadır. Bu değişmelere rağmen, başından geçen birçok hâdiseleri hatırlaman gösteriyor ki, sende değişmeyen bir hakikat vardır. O hakikat ise ruhtur.”

İnsan bir boşlukta dünyaya gelse, göz, kulak gibi birçok âzâları da bulunmasa, fakat buna karşılık akıl ve şuuru yerinde olsa, böyle bir hâlde o, zaman, mekân, uzunluk, genişlik gibi mefhumları anlayamamakla birlikte, kendi varlığından da şüphe etmeyecektir. İnsanın âzâlara ihtiyacı, mevcudatla münasebeti içindir. Kendi varlığını ise, bu âzâlar olmadan da bilebilir. İşte o kendini bilen varlık ruhtur.

Bedenin ihtiyarlamasıyla organlar zayıflar. Bu hâl, kırkından sonra başlar. Hâlbuki makulleri kavrama prensibi asıl bu yaştan sonra kuvvet kazanır. Yani rûhun faaliyeti organik gelişmeyle zıddiyet gösterir. Demek ki, insanda, beden ve ruh olmak üzere iki ayrı mahiyet vardır.

İbn-i Sinâ’ya göre hayat, his ve hareket hassalarına aykırı ve onları gerektiren ayrı bir kuvvettir. Felç olan âzâlar his ve hareketten mahrum oldukları hâlde, hayattan mahrum değillerdir. O felç olan âzâları dağılmaktan koruyan birisi var ki, o da ruhtur.

Şimdi de aklî ve naklî ilimlerin merkezi Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin ruh mevzuundaki fikirlerini hülâsa olarak arz edelim.

Gazâli’ye[4] göre, insanda, bedenden başka asıl ve sâbit bir varlık vardır ki, o da ruhtur. Beden ruhta değil, ruh bedende tasarruf etmektedir. Ölmüş bir insanın ortada cesedi vardır, fakat rûhu yoktur. Meselâ, bir insan gözünü yumduğu zaman, varlıklar nazarından kaybolur. Hatta kendini bile göremez. Bununla birlikte, kendi varlığını yakînen bilir, hiçbir şüpheye kapılmaz. Demek ki esas insan, çevresine ve bedenine bağlı olmaksızın kendi varlığını müstakilen bilip düşünendir. O ise, ruhtan başkası değildir. Beden, o rûhun tezâhür ettiği bir kalıp, çalıştığı bir tezgâh, bir kışla, bir mekteptir.

Gazâlî, rûhu bir cevher-i mücerred olarak kabul etmiştir. Yani, ruh araz değil cevherdir. Beden ruh ile kāimdir. Ruh kendini, Hâlık’ını ve mahlûkat âlemini bilir. İşte bu, ilimdir. İlim ise arazdır. Rûhun araz olduğu kabul edilirse, o zaman arazın araz ile kāim olması gerekir ki, işte bu muhaldir.

Gazâlî, rûhun cisim olmadığını şöyle izah ediyor: Her cisim parçalara ayrılır, ruh da cisim olsa, onun da bölünmesi, parçalara ayrılması gerekir. O takdirde, herhangi bir şeyi, rûhun parçalarından bir kısmı bilir, bir kısmı bilmez. Böyle bir durumda, insanın bir şeyi hem bilmesi, hem de bilmemesi gerekir. Bu ise imkânsızdır. Demek ki, ruh cisim değildir.

Ruh, beden içerisinde herhangi bir yeri mekân tutmaz. O, mekân ve cihetle sıfatlanamaz. Binâenaleyh, rûhun bedene hulûl[5] ve ittisali[6] de olamaz. Gazâlî’nin en çok meşgul olduğu mesele, ruh ile bedenin alâka ve keyfiyetidir. Gazalî’ye göre ruh, bedene dâhil olmadığı gibi, hariç de değil; muttasıl (bitişik) olmadığı gibi, munfasıl (ayrı) da değildir. Muttasıl ve munfasıl olma, cismin özelliklerindendir. Hâlbuki ruh cisim değildir. Yani, ruh için, bedene muttasıldır denemeyeceği gibi, munfasıldır da denemez. Bu hakikati şöyle bir misalle akla yakınlaştırıyor: “Cansız bir cisme câhil denemediği gibi, âlim de denemez. Yani, o şey ne câhildir, ne de âlimdir. Aynı şekilde, ruh da, ne muttasıldır, ne munfasıldır.”

Gazâlî, bedeni bir şehre benzetir ve şöyle der:

“Beden bir şehre benzer. El, ayak ve âzâlar şehrin san’at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü; gazab, emniyet âmiri gibidir. Ruh, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın, bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür.

Fakat maliye müdürü olan şehvet yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan, aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazap ise şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Şehrin padişahı daima veziri ile meşveret ederse, yalancı ve tamahkâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu menederse, emniyet müdürünü de yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette âsâyiş ve nizâm olur. Bunun gibi ruh padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zapt-u rabt altına alıp akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allah’a kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvete ve gazaba esir ederse, memleket harap olur. Padişah bedbaht olup helak olur.”

Gazâlî, rûhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu söylemiş ve bunu şöyle bir temsil ile izah etmiştir: Ruh, bir hükümdar, beden ise onun tasarruf ettiği büyük bir ülke yahut ikamet ettiği bir hânedir.

Gazâli’ye göre ruh, kendi nefsiyle kāim bir cevherdir, ebedîdir, daimîdir. Kendi zâtını bildiği gibi, Hâlık’ının da mevcudiyetini ve sıfatlarını bilir. Bu bilmede, ruh duyulara muhtaç değildir. Bu itibarla, kâinattan gâfil bulunsa da, kendini ve Yaradan’ını bilmektedir.

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, “Ruh nedir? Hakikati neden ibarettir?” sorularına cevap verirken, bu suallerin, ehil olmayanlara açılması için Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) izin verilmediğini beyan ettikten sonra şöyle buyuruyor:

“Eğer sen bu suale verilecek cevabın ehli isen, işit ve bil ki, ruh, suyun kabına hulûlü gibi bedene hulûl etmiş bir cisim değildir. İlmin âlimde, karanlığın kara bir şeyde hulûlü gibi ruh dimağa hulûl etmiş araz dahi değildir. Belki, o, arazî değil, cevherdir. Çünkü kendini ve Yaratıcısını biliyor; akılla kavranabilen şeyleri idrâk ediyor. Araz ise bu sıfatlarla sıfatlanıcı olamaz.”

“Eğer ruh bir cihette midir? denilirse cevap veririz ki ruh, cihetlerle kayıtlanmaktan, hulûl ve ittihattan münezzehtir. Zira bunlar cisimlerin sıfat ve arazlarıdır. Ruh ise cisim ve araz[7] değildir.”

“Peygamber Efendimiz, rûhun hakikatini izahtan, bu sırrı ifşadan niçin menedildi diye sorulsa, şöyle cevap verilir. Zira insanlar havas ve avam olmak üzere iki sınıftırlar. Tabiatında avamlık gâlip olanlar, ruh hakkındaki hakikatleri Allah’ın sıfatı hakkında bile kabul ve tasdik etmiyorlar, ruh hakkında nasıl tasdik ederler?”

İmam-ı Gazâlî Hazretleri, Hz. Âdem’e (a.s), rûhun nefhedilmesini (üflenmesini) izah ederken şöyle buyuruyor:

“Maksat, insan rûhunun Cenâb-ı Hak’tan bir cüz olduğunu beyan değildir. (Bir insanın başka bir insana malından bir cüz’ü vermesi gibi) Buradaki nispet mânevîdir. Şu sûretle temsil olunabilir: Güneşin ışığı bir duvara aksetse, o duvar, hâliyle aydınlanır. Bu hâlde güneş nutka gelip: “Ben duvara ışığımdan verdim” dese, bundan, güneşin ışığından bir parçasının kendisinden kopup ayrıldığı, yani, güneşin bölünme kabul ettiği iddia olunamaz. İşte Cenâb-ı Hakk’ın: “Ve ona kendi rûhumdan üfledim” buyurmasıyla da güneşin ışığının duvardaki aydınlığa olan nispeti kabilinden bir münâsebet anlaşılmak lâzım gelir. Yoksa hulûl ve bölünme akla gelmez.”

İmam-ı Gazâlî bahsi geçen âyet-i kerimeyi tefsir ederken “Halk” ve “Emir” âlemlerine de temas ederek şöyle buyuruyor:

“Sayılması ve ölçülmesi kābil olan şeylere halk âleminden denilir. Burada “Halk”, yoktan icat ve ihdas[8] mânâsına olmayıp, takdir mânâsınadır.”

“Kemiyet ve takdire gelmeyen her şey Rabbânî emirdendir.

Emir âlemi, his ve hayâlin, cihet ve mekân tutmak hassasının dışında kalan hâricî varlıklardan ibarettir; ölçü ve tartı altına girmez, taa ki, kemiyeti nefyedilebilsin.”

İmam-ı Gazâlî, devamla şöyle buyuruyor:

“Rûhun kadim[9] olduğu tevehhüm[10] edilmemelidir. Şüphesiz, ruh mahlûktur. Aksini iddia etmek cehâlet eseridir. Ruh için, “mahlûk değildir” denildiğinde şu anlaşılmalıdır: Ruh boşlukta yer kaplamaz, bölünmesi, tartılması ve sayılması da kābil[11] değildir.”

Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî’nin, ruhla ilgili fikirlerini özet olarak arz ettikten sonra, biraz da “Tefsir-i Kebir” sâhibi Fahreddin-i Râzî Hazretleri’ni[12] dinleyelim:

O büyük müfessir, ruh hakkında özetle şöyle buyurmaktadır:

“İnsanın aslı ruhtan ibarettir. Beden, onun yükselip gelişmesi için bir kışladır. Zaruri olarak bilinmesi gerekir ki, beden değiştiği hâlde, insanın benliği hayatının sonuna kadar sâbit kalır. Değişen, o bünyenin taşları hükmünde olan hücreleridir. Değişenle sâbit kalanın birbirine aykırılığı açıktır. Bu, aklen bilinen bir gerçektir. Öyle ise, insanın beden dediğimiz bünyeden başka bir şey olması icab eder.”

Fahreddin-i Râzî Hazretleri Tefsir-i Kebir’inde:

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ

Sana ruh hakkında soru sorarlar.[13] âyetini tefsir ederken, rûhun ispatı için on yedi delil serdetmektedir. Biz bunlardan bazılarını hulâsa olarak nazara vermek istiyoruz.

Birinci Delil

İnsan, fikrini tek bir şeye çevirdiği zaman, vücudunu teşkil eden cüzleri unutsa bile benliğini unutmaz. Böyle bir anda gördüğünü, işittiğini nefsine dayandırır. Fikirleri, düşünceleri, emelleri, arzuları onun benliğini terk etmez. Demek ki, nefsini unutmuyor. Öyle ise, nefsinden gâfil değildir. Şu hâlde ruh bedenin gayrisidir.

İkinci Delil

Bir insanın kullandığı eşyalar ile kendisi arasında mahiyet bakımından farklılıklar vardır. Meselâ, “Benim kalemim” dendiğinde, elbette “Ben” başka, “Kalem” başkadır. Aynen bu misâl gibi, her insan “Başım”, “Ayağım”, “Gözüm” diyerek bu âzâları nefsine nispet etmektedir. İşte, beden âzâlarının nispet edildiği bu hakikat ruhtur. Malûmdur ki, nispet olunan başka, nispet edilen başkadır.

Üçüncü Delil

İnsan hakikati, şu görünen bedenden ibaret değildir. Zira insanda ilim ve mârifetin varlığı açıktır. Hâlbuki ilim ve mârifet ceset ile kāim değildir. Demek oluyor ki, insanda şu cesetten başka bir şahsiyet mevcuttur. Bu da ruhtan başkası olamaz.

Dördüncü Delil

Hiçbir cismin tabiatında irâde yoktur. Hâlbuki insanda nihayetsiz iradî hareketler vardır. Bu iradî hareketler, onun cismine isnat edilemeyeceğine göre, demek ki onda bir mebde-i irâde[14] vardır. Bu ise ruhtur.

Beşinci Delil

Fahreddin-i Râzî Hazretleri, insanda bedenin dışında bir hakikatin bulunduğuna şu âyeti delil gösteriyor: 

يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

اِرْجِعٖٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ

“Ey o Rabbine mutî olan nefs-i mutmainne! Sen dön O Rabbine, hem râdiyye olarak, hem mardiyye…”[15]

Âyetteki “Sen dön” hitabı, elbette ölmüş cesede değildir. Bu hitabın yapıldığı bir başka mahiyet vardır ki, o da ruhtur.

Ruh mevzuunda İslâm âlimlerinin görüşlerini beyan ederken, tasavvuf semâlarının bir güneşi olan Hz. Mevlânâ’nın[16] inci gibi kıymetli ve derya gibi derin mânâlar taşıyan mısralarından da bazılarını takdim etmeden geçemeyeceğiz.

Bütün mutasavvıflar gibi, Hz. Mevlânâ da insanı ten ve can, yani, beden ve ruh olmak üzere başlıca iki kısımda inceler. Can esas, ten yardımcıdır; can aziz, ten hakirdir; can efendi, ten hânedir; can bâki, ten fânidir.

Hz. Mevlânâ Mesnevi-i Şerif’inde şöyle buyuruyor:

Sûret toprak olur ama mânâ olmaz. Kim, olur derse, de ki: Hayır, buna imkân yok.

Ruhlar âleminde gâh sûretten kaçarak, gâh sûrete bürünerek beklerler. 

“Sûretlere gidin” diye emir gelir, giderler. Yine onun emriyle sûretlerden ayrılırlar.

Hâsılı “Halk da O’nundur, emir de” sırrını bil. Halk sûrettir, emir de o sûrete binen can.

Binek de padişahın buyruğundadır, binen de. Cisim kapıdadır, can huzurda.

Su, testiye dolmak istedi mi padişah, can askerine “Binin” diye emreder.

Sonra yine canları yücelere çekmek diledi mi Padişah, nakiplerinden ses gelir: “İnin!”

Bundan öte söz inceldi: “Ateşi azalt, odunu çok atma!”

Can, karıncaya benzer, beden de bir buğday tanesine. Karınca, o buğday tanesini her an çeker durur. İnatçı, Kur’ân’dan buna delil istiyorsan oku: “Onların hepsi huzurumuzdadır.”

Haklarında, “Huzurumuzdadır” denenler yok olmazlar, iyi dikkat et de ruhların bekasını iyice anlayasın. Bekadan mahcup olan ruh azâptadır, Allah’a vâsıl olan ruh ise beka âleminde hicaptan kurtulmuş bir hâldedir.

Gayb havasında bir kuş uçar, ama gölgesi yere vurur. Beden gönlün gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Nereden beden, gönül mertebesine erişecek?

Adam uyur, rûhu, güneş gibi gökyüzünde parlar. Bedense yorgan altındadır.

Beden (de) canın ayağında bir ipe benzer, onu gökyüzünden yere çeker durur.

Arşta oturup duruyordum. Anamın iştihası, “İnin” emriyle beni buraya attı.

O tam yücelikten bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm.

Rûhu, taa arştan bu yurda getirdi. Hâsılı, kadınların hilesi pek büyük!

İnişim, önce de kadın yüzünden, sonradan da kadın yüzünden.

Ruhtum, nasıl oldu da bedene büründüm?

Bir güneş, bir zerre içinde gizlidir. Derken ansızın o zerre ağzını açar.

O güneşin huzurunda gizlendiği yerden sıçradı mı, gökler de zerre zerre olur, yeryüzü de.

Artık böyle bir can; nasıl olur da bedene lâyık olur? Kendine gel de ey beden, bu candan iki elini de yuğ!

Ey cana bucak olan beden, yeter artık! Deniz, bir mataraya ne kadar sığabilir ki?

Şimdi, Mevlânâ’dan asırlar sonra yaşamış olan büyük müfessir ve mutasavvıf İsmail Hakkı Bursevî[17] Hazretleri’ne kulak verelim. Bakalım, ruh mevzuunda ne demiş, dinleyelim:

Evet, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, bu mevzûdaki görüşlerini “Rûhu’l-Beyân”isimli eserinde:

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖي

De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir.[18] âyetini tefsir ederken dile getirmiştir. Biz, aşağıda bu görüşlerin bir hülâsasını takdim ediyoruz.

İsmail Hakkı Bursevî, beşer aklının rûhu ihata etmekten âciz bulunduğunu, rûhun Cenâb-ı Hakk’ın ilmiyle esrar-ı hafiyyeden[19] ihtiyar ve irâde ettiği hakikatlerden olduğunu beyan etmektedir.

Bursevî, âlem hakkında açıklamalarda bulunurken, Sadreddin Konevî ve Necmeddin-i Kübrâ’nın tasnifine yer vermekte, onların görüşlerini izah etmektedir. Bu görüşlere göre, âlem ikiye ayrılmaktadır: Biri âlem-i halk, yani, âlem-i kevn, âlem-i hudûstur. Diğeri ise, âlem-i emr, âlem-i ilimdir…

Bunlardan birincisine âlem-i halk denilmesinin sebebi, o âleme âit varlıkların sebepler tahtında yaratılmış olmasıdır. Ağacın meyveye, annenin çocuğa sebep olması gibi.

Diğerine, yani, âlem-i emre, “Emr” denilmesinin sebebi ise, Cenâb-ı Hakk’ın âlem-i emre âit mevcudatı vasıtasız, yani, maddesiz, müddetsiz ve hiç yoktan “Kün” emriyle yaratmış olmasıdır. Âlem-i halk, âlem-i emre tâbidir. Çünkü âlem-i emr, âlem-i halkın aslı ve mebdeidir. Ruh, akıl, levh, arş, Kürsî, Cennet ve Cehennem emir ve beka âlemindendir; halk ve fena âleminden değildir.

Bursevî, Hak Teâlâ’nın rûhu müphem bıraktığını iddia eden, hatta daha da ileri giderek “Nebî (a.s) rûhu bilmiyordu” diyenlere karşı da şöyle bir izah getirmektedir. Hz. Rasûlullah, Âlim-i Billâh idi. En ince sırlara vâkıf olan Habibullah’ın yüce makamı, elbette dâire-i vücubdan[20] haberdardır ve rûhun mahiyetini bilir. Çünkü:

وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ 

“Sana bilmediğin şeyleri Cenâb-ı Hak öğretti”[21] ve:

وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظٖيماً

“Allah’ın sana fazl-u ihsanı çok büyüktür”[22] âyetleri, O’nun, rûhun mahiyetini bildiğine işaret etmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.v), Yahudilerin ruh hakkındaki suallerine karşı sükût etmesi ve vahye muntazır olmasının hakikatine gelince, suali soran Yahudiler, fikren gabî,[23] kalben katı olduklarından ve bozuk bir itikat taşıdıklarından, Hz. Rasûlullah onların bu derece derin bir hakikati anlayabilecek bir kabiliyet ve ferâsette olmadıklarını bilmiş ve o samimiyetsiz kimselere karşı sükûtu tercih etmiştir. Yoksa rûhun hakikatini bilmediği ve konuşmaktan âciz olduğu için değildir.

Bu büyük mutasavvıf, Cenâb-ı Hakk’ın, ruh ilmini kendi ilmine münhasır kılmadığını da belirtmekte, asfiyâ[24] makamındaki büyük zâtların (İmam-ı Gazâlî gibi) rûhu bileceklerini ifâde etmektedir.

Son devrin büyük müfessirlerinden ve müstesna müderrislerinden Elmalılı Hamdi Yazır[25] da ruhla ilgili olarak şunları demektedir:

“Ben, ruhlarda cisimleri görüyorum. Şu anda, zihnimde, memleketimin cisme dair bütün hâtıraları yaşıyor. Sonra, cisimlerde de ruhları görüyorum. Mesela, zihin çalışmalarımın şu sınırlı beden içinde kaynaştığını duyuyorum. Bu sûretle, ruh ile bedenin, birleşme derecesinde bir bağlantı ile (Ben) dediğim nefsimde karar kıldıklarını anlıyorum. Cisim ile rûhun buluşması olmasa idi, ben şu kalemi ve hatta o kalemi tutan bu elimi nasıl bulur, nasıl tanırdım? Günahlarımın karaları gibi şu kara satırları nasıl dökerdim? Demek ki, âlem pergelinin kutupları yerindeki o iki kavuşma başlangıcı arasında, daha mühim ve daha büyük bir kavuşma başlangıcı var. Var ki, ruh ile beden birleşebiliyorlar. Ruh ile bedenin bu kavuşma başlangıcından ben kendimi buluyorum. (Ben) Diyebiliyorum. Rûhâniliği ve cismâniliği toplayabiliyorum. Bu iki sûretin aksettiği bu aynaya (nefsim) diyorum. (Kendim) Dediğim bu birlik başlangıcında ikileme, üçleme yıkılıyor. Ortak koşma, tek varlığın kabulüne dönüşüyor. Artık (Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu, “Nefsini bilen Rabbini bilir”)’in ne demek olduğunu bu görme ile anlıyorum. Bundan sonra, bütün ruh sûretlerini bir tarafa, cisim sûretlerini de bir tarafa diziyorum. Ezellere (başı olmayanlara), lâezellere (sonu olmayanlara) koşuyorum. Nefsim gibi ince nice nefisler bulunduğunu görüyorum. Aralarındaki münâsebetleri ve kavuşmayı duyuyorum. Görüşüp konuşuyorum. Kendimdekini onlarda, onlardakini kendimde tekrar buluyorum. Kendi birliğini, şâhid olduğum vicdan ile onlardaki birliği de kıyas vicdanı ile anlıyorum. Aramızdaki birliği yine vicdanımda idrâk ediyorum. Kıyas eden ile edilenin, gören ile görülenin, vicdan ile vücudun birleştiği bu üç nokta, artık olayların Sidre-i Müntehâ’sı, vücudun (istiva) noktasıdır. (er-Rahmanü ale’l arşi’stevâ) bunun belirdiği tahta asılmış bir ledün kitâbesi. Bu nişaneyi görüyorum. Tekniğin arşına geldiğimi anlıyorum. “Eşhedü en lâ ilahe illâllahu vahdehû lâ şerike lehu” deyip bu teklik dershânesine giriyorum.”

Elmalılı Hamdi (Yazır) Efendi, Hak Dini Kur’ân Dili tefsirinde de ruh hakkındaki görüşlerini üç noktada toplamıştır: Hareket mebdei, hayat mebdei, idrâk mebdei diye.

Hareket mebdei hususunda şöyle der: “Hareketin başlangıcı düşüncesiyle ruh, maddenin tam karşılığı olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildiği zaman bu düşünce kastedilir.” Hamdi Efendi, “Bu mânâ rûhun en umumî mânâsıdır. Meselâ, elektrik bu mânâca bir ruh ve hareket ettiren her kuvvet bir ruh demektir” şeklinde ifade etmektedir.

Hayat başlangıcı düşüncesiyle rûhun bir öncekinden daha hususî olduğunu belirten Hamdi Efendi, “Zira hayat kuvveti, mutlak kuvvetten ehastır.[26] Fakat bunda da iki mülâhaza vardır. Birisi en umumî mânâsıyla hayattır ki; nebatî hayata şâmil[27] olur. Onun için umumiyetle nebatata dahi ruh denildiği vâkidir. Birisi de meşhur mânâsıyla hayat, hayvanî hayattır ki, insanî hayatta son bulur. Bu mânâca ruh, nebatî ruhtan daha hususî, binâenaleyh onu da içine alır” demektedir.

Daha sonra, “İdrâk mebdeini” ele alan Hamdi Efendi, bunun tanımak, bilmek, irâde etmek ve konuşmak gibi en yüksek derecelere kadar varan insan hayatı olduğunu ifâde etmektedir.

Hamdi Efendi, “İnsan nefsini, hayvanî ruhtan ayıran ve hakkı bilmeye kavuşturarak kendisini ve başkasını bildiren bu ruh hakkında “Ona kendi rûhumdan üfürdüm” buyurulduğunu ifade etmektedir. “Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irâde, taakkul[28] ve bâtınî kelâm gibi eserleriyle tanırız” dedikten sonra, her insanda bu rûhun bulunduğunu, insan nefsinin bunun aynı olup olmadığında ihtilâf edildiğini belirtmektedir. Daha sonra, “Fakat rûhun hakikati, hakikat-ı insaniyenin mâverasında (ötesinde) olmasa idi insan, eşyanın zâtından hiçbir hakikati idrâk edemez veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lâzım gelirdi” diyen Hamdi Efendi, şu hususu da belirtmeden geçememiştir: “Hâlbuki insanın bilmedikleri pek çoktur. Ne kadar az olursa olsun bildiği de yok değildir. Binâenaleyh, idrâk olan ruh, insanın cismânî hayatında bedenine nefholunan bir başlangıçdır (mebde) ki, insan nefsinin şakilesi,[29] hidâyet ve dalâletteki hissesi, derece-i nefhi ile mütenasiptir.”[30]

Fatih Dersiâmlarından Ömer Nasuhî Efendi[31] de rûhun mevcudiyeti hakkında İslâm’ın akîdesini nazara verdikten sonra, materyalistlerin ruh hakkındaki mütâlaalarını ele almış ve bunların tenkidini yapmıştır. Bu konuda:

“Bereket versin ki, son zamanlarda maddiyyûnun (maddecilerin) felsefe binası pek büyük bir tezelzüle (sarsıntı) uğramış, rûhiyyûn (ruhçular) galibiyet kazanmıştır” diyen Nasuhî Efendi şu hususa dikkati çekmiştir: “Vaktiyle rûhun mevcudiyetine inananları, cehl ile akılsızlıkla itham eden birçok filozoflar, mütefenninler (müsbet ilim adamları) bilâhare yaptıkları tecrübe ve tetkikler neticesinde tebdil-i fikir[32] etmiş, bu hususta birçok kitaplar neşrederek rûhun müstakil varlığını itirafa mecbur kalmışlardır. Hatta birtakım kimseler daha ileri giderek ruhlar ile konuştuklarını, hatta ruhların fotoğraflarını bile alabildiklerini iddiaya cür’et göstermişlerdir.”

Nasuhî Efendi, “Muvazzah İlm-i Kelâm Dersleri” isimli kitabında rûhun mevcudiyetini isbat eden delilleri sıralamakta ve rûhun mahiyetinin anlaşılıp anlaşılmayacağı hakkında değerli fikirler vermektedir. Eserinde rûhun kâbil-i idrâk olabileceğini söyleyenleri üç grupta incelemektedir. Ayrıca, rûhun bekaya müteveccih[33] olduğuna ve ehâdiyetine[34] dair gayet makûl ve önemli deliller serdetmiştir.

Şimdi de çağımızın büyük mürşid ve mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî’nin[35] ruhla ilgili görüşlerini takdim edelim:

Bediüzzaman, hakâik-i îmaniye ve Kur’âniye’yi izah ve ispat sadedinde yüz otuz parça eser telif eylemiş ve bu arada insanlığı pek yakından alâkadar eden ruh mevzuu üzerinde de hakkıyla durmuş ve birçok zihni meşgul eden hakikat-ı insaniye sahasında fikirlerini beliğ ve veciz ifadeleriyle ortaya koymuştur.

Ruh mevzuunda, şimdiye kadar ileri sürülen nazariyelerin en ileri seviyesinde serd-i kelâm etmiş, bu mevzuu layıkıyla işlemiş, denilmesi gerekeni en güzel şekilde dile getirmiştir. Tafsilâtını, müellifin Risâle-i Nûr Külliyatına havale ederek, ruh mevzuundaki fikir ve mülâhazalarının bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz.

Bediüzzaman Said Nursî, “Sözler” isimli eserinde, rûhu şöyle tarif etmektedir.

“Ruh, zîhayat,[36] zîşuur,[37] nûranî, vücûd-u hâricî[38] giydirilmiş, câmi’, hakikatdâr, külliyet[39] kesb etmeye[40] müstaid[41] bir kanun-u emridir.[42][43]

“Mektûbat’ında ise şöyle der:

“Ruh, bir kanun-u zîvücûd-u hâricidir,[44] bir nâmus-u zîşuurdur.[45] Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden,[46] sıfat-ı irâdeden[47] gelmiş; kudret ona vücûd-u hissî[48] giydirmiştir; bir seyyâle-i latifeyi[49] o cevhere sadef[50] etmiştir. Mevcut ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi; hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet, nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye[51] bir vücûd-u hâricî[52] giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse; yine lâyemut[53] bir kanun olurdu.”[54]

Bediüzzaman, insanın madde ve mânâdan, ruh ve bedenden mürekkeb olduğunu kabul ederek; rûhun esas, maddenin ise ona tâbi ve musahhar[55] olduğunu şöyle dile getirmektedir:

“Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona musahhar kalsın ve tâbi olsun. Belki madde, bir mânâ ile kāimdir. İşte o mânâ, hayattır, ruhtur.

Hem bilmüşâhade madde, mahdum değil ki, her şey ona ircâ[56] edilsin. Belki hadimdir; bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.

Bilbedâhe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin; kemâlât ondan istenilsin; belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya[57] bir kışırdır,[58] bir kabuktur ve köpüktür ve bir sûrettir.

Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen hurdebînî[59] bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezâyüd[60] ediyor, nûr-u ruh teşeddüd[61] ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hakikat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nûr-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.

İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve rûhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehâdetteki mânânın ve rûhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menâbii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine icra edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’a ve asla! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehâdet ise, âlem-i melekût ve ervah[62] üstünde serpilmiş tenteneli[63] bir perdedir.”[64]

Bediüzzaman Hazretleri rûhun varlığı ve bekasını ispatta, dikkate şâyân bir tarz ve metod ortaya koymuştur. Önce, enfüsî delillerle insanın akıl ve vicdanını tatmin etmiş, bu mevzuda insana kazandırdığı ilim ve irfanı âfâkî delillerle takviye ve tahkim etmiştir. Enfüsî deliller hususundaki telâkkilerini şöyle dile getirir:

“Herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir ruh-u bakîyi anlar. Evet, her bir ruh kaç sene yaşamış ise, o kadar beden değiştirdiği hâlde, bilbedâhe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise: Madem ceset, gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi rûhun bekasına te’sir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet-i hayatta, tedricî cesed libâsını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gayet kat’î bir hads ile belki müşâhade ile sâbittir ki, ceset ruh ile kāimdir. Öyle ise; ruh, onun ile kāim değildir. Belki ruh, binefsihî kāim ve hâkim olduğundan; ceset istediği gibi dağılıp toplansın; rûhun istiklâliyetine[65] halel[66] vermez. Belki, ceset, rûhun hânesi ve yuvasıdır, libâsı değil. Belki rûhun libâsı, bir derece sâbit ve letafetçe rûha münâsip bir gılâf-ı lâtifi ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer.”[67]

Âfâki deliller konusunda dahi derin düşüncelerini şöyle ifâde eder:

“Mükerrer müşâhedat[68] ve müteaddid vâkıat ve kerrat[69] ile münâsebattan neş’et eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir. Evet, tek bir rûhun bâdelmemat[70] bekası anlaşılsa, şu ruh nev’inin külliyetle bekasını istilzam eder. Zira fenn-i mantıkça[71] kat’îdir ki: Zâtî bir hassa, bir tek fertte görünse; bütün efratta dahi o hassanın vücuduna hükmedilir. Çünkü Zâtîdir. Zâtî olsa, her fertte bulunur. Hâlbuki değil bir fert, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba, hasra gelmez müşâhedata istinad eden âsâr ve beka-i ervaha delalet eden emârât o derece kat’îdir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yani, Amerika var ve orada insanlar bulunur; o insanların vücutlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de şüphe kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahta; ölmüş, vefat etmiş insanların ervahı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebettardırlar. Mânevî hedâyâmız onlara gidiyor, onların nûranî feyizleri de bizlere geliyor.”[72]

Rûhun ispatı yanında, bekası üzerinde de önemle duran Bediüzzaman Hazretleri bunu hassasiyetle nazara vererek şöyle demiştir:

“Hem hads-i kat’î ve vicdanen hissedilebilir ki; insan öldükten sonra esaslı bir ciheti bakidir. O esas ise ruhtur. Ruh ise, tahrib ve inhilâle mâruz değil. Çünkü; basittir; vahdeti var. Tahrib ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkib edilmiş şeylerin şe’nidir. Sabıkan beyan ettiğimiz gibi; hayat, kesrette bir tarz-ı vahdeti te’min eder, bir nevi bekaya sebebiyet verir. Demek vahdet ve beka, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirayet eder. Rûhun fenası, ya tahrib ve inhilâl iledir. O tahrib ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin; besatet bırakmaz ki bozsun. Veyahut idam iledir. İdam ise, Cevâd-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsaade etmez ve nihayetsiz cûdu[73] bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücûdu, o nimet-i vücûda pek müştak[74] ve lâyık olan rûh-u insanîden[75] geri alsın.”[76]

Bediüzzaman Hazretleri, Sözler adlı eserinde rûhun varlığı ve bekasını çeşitli yönleriyle ve muhtelif tarzlarda izah ve isbat etmiştir. Bu mevzuda tafsilât için adı geçen esere müracaat edilebilir. Bunun yanında, diğer eserlerinde de çeşitli vesilelerle yer yer ruh mevzuuna temas etmiş, hârika beyanlarda bulunmuştur. Bunlardan bir kısmını takdim ediyoruz.

“…Ve keza, o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve vâhid-i Ehad’den başka merkezinde bir şeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedi bir bekadan mâada bir şeye de razı olmuyor.

İnsanın çekirdeği olan kalp, ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskâ[77] edilmekle îmanla intibaha gelirse, nûranî, misâli âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nûranî[78] olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine ruh olur. Eğer o kalp çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nûra inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.”[79]

“Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrübâ,[80] âlem-i elektrik, âlem-i cezb,[81] âlem-i esîr,[82] âlem-i misâl, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzâheme[83] ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz,[84] küçük bir yerde içtimâ ederler.

Kezâlik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne; cam ziyanın geçmesine; şuâ’ın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nûruna, melek rûhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.

Kezâlik,[85] bu kesif âlemde rûhanîleri deverandan, cinnîleri cevelândan,[86] şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan menedecek bir mâni yoktur.”[87]

“Lâfızların tebeddülüyle mânâ tebeddül[88] etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb[89] bâki ve sağlam kalır. Libâsı yırtılır, cesedi sağlam, bâki kalır. Cesed ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma, vâhid-i ferd[90] bâki kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nûr bâkidir.

Binâenaleyh, ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesetleri tebeddül[91] ve tavırdan tavra intikal ve devirden devre yuvarlandığı hâlde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.”[92]

“Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat insanın taşıdığı rûha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidatlara nazaran bu âlem-i şehâdet dardır, istiab[93] edemez. Ancak o rûhun arzularını ve o aklın fikirlerini tatmin ve te’min edecek âlem-i âhirettir. Ve keza, istifade hususunda müzahame,[94] mümanaa[95] ve tecezzî[96] yoktur; bir küll ile cüz’iyatı gibidir. Nasıl ki, bir külli, bütün cüz’iyatında mevcut olduğu hâlde, ne o küllide tecezzî ve inkısam olur ve ne de cüz’iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arz’dan[97] da binlerce müstefid[98] olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arz’da bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehâdetin[99] yaratılışında insan, ille-i gaiye[100] menzilesinde[101] gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâa bir umumî ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir fâidesi yoktur, demek değildir.”[102]

“Melâike ve rûhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’idir denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyan edildiği gibi; hakikat kat’iyyen iktiza[103] eder ve hikmet yakînen ister ki; zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatın lisanında, pek çok muhtelif-ül-cins olan o sekenelere melâike ve ruhâniyet tesmiye edilir. Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz, semâya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîşuur mahlûklarla doldurulması; ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih[104] eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen[105] kasırlar misâli olan semâvat dahi, nûr-u vücudun nûru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevi’l-idrâk[106] mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray-ı âlemin seyircileri ve Saltanat-ı Rubûbiyet’in[107] dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubûdiyetleri ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbîhatlarını temsil ediyorlar.”[108]


[1]      Hükemâ: Hakîmler, filozoflar, ilim adamları.

[2]      İbn-i Sinâ: 980 tarihinde Harmisen’de doğdu. 1037’de Hemedan’da öldü. Genç yaşında yazmaya başladı. Aristo’nun metafiziğini çok karışık buldu. Fârâbî’nin “el-İbâne”si O’na Aristo’yu tanıttı. Hayat-ı içtimâîyyenin çeşitli kademelerinde vazife yaptı. Eserlerini yollarda, hapishanelerde ve son derece güç şartlar altında yazdı. İbn-i Sinâ’nın sistemi Orta Çağ felsefesinin karakterini tâyin eder. Batı âleminde Avicenne ismiyle tanınır. O İslâm hükemâsının önderi ve zamanının Aristo’su olmuştur. Tıpta da mâhirdi. Onun rûha ait bilgileri geniş bir inceleme mahsulüdür. Mantıkta olduğu kadar ruh nazariyesinde de menşe itibariyle Aristo’ya dayanır. Ancak, rûhun ezeliyetini kabul etmez.

[3]      Nefs-i nâtıka: Konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan rûhu, insan.

[4]      İmam-ı Gazâlî: 1058 yılında Horasan’ın Tûs şehri civarında, Gazale Köyü’nde doğdu. 1111 yılında Tûs’da öldü. Gazâlî, aklî ve naklî ilimlerin merkezi olmuştur. O’nun çeşitli ilim ve fenlerdeki hârika kudretini ilim dünyası takdirle tanımıştır. Kendisi İslâm Mücedditleri arasında ayrı bir hususiyete haizdir. Yüksek dehâsı, keskin hüccetleri ve hâkimane metodu ile ehl-i sünnet itikadına saldırmak isteyen felsefî ve fikrî cereyanların çemberini kırmıştır. İslâm dünyasına sayısız eserler kazandıran Gazâlî, asrının her cihette ferd-i fendi olmuş, Hüccetü’l-İslâm unvanını bihakkın kazanmıştır.

[5]      Hulûl: Bir şeyin içine işleme, girme, nüfuz etme.

[6]      İttisal: Bitişme, ulaşma.

[7]      Araz: Alâmet, belirti, işâret.

[8]      İhdas: Yeni bir şey ortaya koyma, ortaya çıkarma.

[9]      Kadim: Geçmişi uzun zamana dayanan, eski.

[10]     Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma, delile dayanmayan ihtimal üzerinde durma.

[11]     Kābil: Olabilir, mümkün.

[12]     Fahreddin-i Râzî: Rey şehrinde 1148’de doğmuş, 1209’da Herat şehrinde vefat etmiştir. Râzî, ahlâk, ilâhiyat, felsefe ve astronomiye ait mevzuları derin bir vukûfiyetle muhakeme etmiş, ruh hakkında incelemelerde bulunmuştur. Aklî ve naklî ilimlerin bayrağını elinde tutarak ilmin tam hâkimiyetini korumuştur. 300 küsur eseri vardır.

[13]     İsrâ, 17/85.

[14]     Mebde-i irâde: İrâdenin başlangıç noktası.

[15]     Fecr, 89/27-28.

[16]     Mevlânâ (1207-1273): İslâm tasavvufunun büyük mümessillerinden, mütefekkir ve şair. Mevlevî Tarikatı’nın pîridir. Belh şehrinde doğmuş, Konya’da vefat etmiştir. Hz. Ebû Bekir (r.a) sülâlesindendir. Altı ciltlik Mesnevi, Dîvân-ı Kebir, Traşnâme, Esrârnâme, Lübb’l-Lübab, el-Mânevî gibi tasavvufî ve ahlâkî eserleri telif etmiştir.

[17]     İsmail Hakkı Bursevî: Celvetî Tarikatı’nın şeyhlerindendir. Aydos’ta doğmuş, Bursa’da vefat etmiştir (1725). Pek çok eserleri vardır. Rûhu’l-Beyân, Rûhu’l Mesnevî, Muhammediyye Şerhi en meşhurlarındandır.

[18]     İsrâ, 17/85.

[19]     Esrar-ı hafiyye: Gizli ve saklı sırlar.

[20]     Dâire-i vücub: Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi.

[21]     Nisâ, 4/113.

[22]     Nisâ, 4/113.

[23]     Gabî: Anlayışı kıt olan, kalın kafalı, bön, ahmak kimse.

[24]     Asfiyâ: Saf ve temiz, hâlis, her türlü kötülükten arınmış kimseler, ermişler.

[25]     Elmalılı Hamdi Yazır: 1878’de Antalya’nın Elmalı kazasında doğmuş, 1942’de İstanbul’da vefat etmiştir. Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den ders almıştır. Bâyezid Dersiamı olarak vazife yapmış, Dârû’l-Hikmeti’l-İslâmiyye âzâlığına seçilmiştir. Hak Dini Kur’ân Dili ismini taşıyan Türkçe tefsiri meşhurdur. Fransızcadan tercümeye başladığı felsefe tarihi kitabını, önsöz ve dipnotlarıyla birlikte “Metalib ve Mezahib” adıyla bastırmıştır.

[26]     Ehas: Çok (daha, en, pek) hususi, çok özel, çok yakın.

[27]     Şâmil: İçine alan, kaplayan, kapsayan.

[28]     Taakkul: Akıl erdirme, zihin yorarak anlama.

[29]     Şakile: Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizaç. Bir kimsenin yaratılışının temel hususiyeti.

[30]     Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul, 1935, C. 5, s. 3198-3199.

[31]     Ömer Nasuhî Bilmen: (Erzurum 1884 – İstanbul 1971): Din âlimi. Tahsilini Fatih Medresesi’nde tamamladı ve oraya hoca oldu. İstanbul Müftülüğü yapmış olan Ömer Nasuhî, bir ara Diyanet Reisliği’nde bulunmuştur. Kur’ân’dan Dersler ve Öğütler, İlm-i Kelâm, İslâm Ahlâkı, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, Büyük Tefsir Tarihi… O’nun başlıca eserleridir.

[32]     Tebdil-i fikir: Fikir değişikliği.

[33]     Müteveccih: Yönelmiş, yönelen. Birine yakınlık ve sevgi duyan, teveccüh gösteren.

[34]     Ehâdiyet: Birlik, teklik, Allah’ın birliği

[35]     Bediüzzaman Said Nursî: 1876 tarihinde, Bitlis’in Nurs köyünde doğan Bediüzzaman Said Nursî, çağımızın en büyük mürşidlerinden, âlim ve mütefekkirlerindendir. Birinci Dünya Savaşı’nda, Doğuda, Rus ve Ermeni birliklerine karşı milis albayı olarak kahramanca çarpışıp esir düşmüş, iki yıllık Sibirya esaretinden sonra İstanbul’a dönmüştür. “Dini Siyasete Âlet” ittihamıyla çıkarıldığı bütün mahkemelerden beraat kararı alan Bediüzzaman Said Nursî, eserlerinin hemen hemen tamamını hapishanelerde, sürgün yerlerinde, oldukça güç şartlar içinde te’lif etmiştir. Dinî, felsefî, içtimâî mes’eleleri anlamak ve anlatmakta müstesna bir kabiliyet sâhibi olan Bediüzzaman, 130 parçadan meydana gelen eserlerinin tamamına birden “Risâle-i Nür Külliyatı” ismini vermiştir. Bu eserler, Kur’ân tefsirleri olup, okuyucularına tahkiki îman dersi vermiş, asrın, karşılığını beklediği her tür suali büyük bir vukûfiyetle, muknî ve müdellel cevaplandırmıştır. Günümüzde eserleri, bilhassa tahsil çağındaki gençler tarafından hararetle okunmaktadır. Eserlerinin çoğu Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir. Hakkında, yurt içinde ve yurt dışında birçok yazılar yazılmıştır. 1960’ta Urfa’da vefat etmiştir.

[36]     Zîhayat: Canlı.

[37]     Zîşuur: Şuur sahibi, bilinçli.

[38]     Vücud-u hâricî: Yokluktan veya ilim dairesinden varlık âlemine çıkmış olan.

[39]     Külliyet: Fertlerin geneli, genellik.

[40]     Kesb etmek: Kazanmak.

[41]     Müstaid: İstidatlı, kabiliyetli.

[42]     Kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakk’ın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu.

[43]     Nursî, Sözler, s. 569.

[44]     Kanun-u zîvücud-u hâricî: Haricî (maddî) vücud sâhibi bir kanun.

[45]     Nâmus-u zîşuur: Şuur sahibi yasa, kanun.

[46]     Âlem-i emir: Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen sâbit hakikatler şeklinde devam eden kanunlar âlemi.

[47]     Sıfat-ı irade: Cenâb-ı Hakk’ın irade sıfatı.

[48]     Vücud-u hissî: Duyu organları ile kavranabilen varlık.

[49]     Seyyâle-i lâtife: Akıcı özelliğe sâhip mânevî varlık.

[50]     Sadef: İnci kabuğu.

[51]     Kudret-i ezeliye: Varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti.

[52]     Vücud-u haricî: Maddî vücut, beden.

[53]     Lâyemut: Ölümsüz.

[54]     Nursî, Mektubat, s. 524.

[55]     Musahhar: Boyun eğdirilmiş, emre verilmiş.

[56]     İrcâ: Döndürme, yönlendirme.

[57]     Müheyyâ: Hazır.

[58]     Kışır: Kabuk.

[59]     Hurdebinî: Gözle görülmeyecek kadar küçük, mikroskobik.

[60]     Tezayüd etme: Ziyâdeleşme, artma.

[61]     Teşeddüt etme: Şiddetlenme, kuvvetlenme.

[62]     Âlem-i melekût ve ervah: Görünmeyen mânâ ve ruhlar âlemi.

[63]     Tentene: Tül gibi, ince ve şeffaf.

[64]     Nursî, Sözler, s. 558-559.

[65]     İstiklâliyet: Bağımsızlık, bir şeye bağlı olmayış.

[66]     Halel: Zarar, eksiklik.

[67]      Nursî, Sözler, s. 568.

[68]     Müşahedât: Gözlemler.

[69]     Kerrat: Defalarca.

[70]     Bâdelmemat: Öldükten sonra.

[71]     Fenn-i mantık: Mantık ilmi.

[72]      Nursî, a.g.e., s. 568-569.

[73]      Cûd: Cömertlik.

[74]      Müştak: Çok istekli, arzulu.

[75]      Rûh-u insanî: İnsan rûhu.

[76]      Nursî, a.g.e., s. 569.

[77]     İskâ: Su verme, sulama.

[78]     Şecere-i nûranî: Nurlu, parlak ağaç.

[79]     Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 117.

[80]     Âlem-i kehrüba/Âlem-i elektrik: Elektrik âlemi.

[81]     Âlem-i cezb: Çekim âlemi, dünyası.

[82]     Âlem-i esir: Bütün kâinatı kapladığı farz edilen ince ve lâtif maddenin bulunduğu âlem.

[83]     Müzâheme: Bir yere yığılıp sıkışma.

[84]     Müsademe: Çarpışma.

[85]     Kezâlik: Bunun gibi.

[86]     Cevelân: Dolaşma.

[87]      Nursî, a.g.e, s. 138-139.

[88]     Tebeddül: Değişim.

[89]      Lüb: Öz, iç. Kabuklu meyvelerin içi, özü.

[90]     Vahid-i fert: Bir, tek kişi.

[91]     Tebeddül: Değişim.

[92]     Nursî, a.g.e, s. 194.

[93]     İstiab etmek: İçine almak, kapsamak.

[94]     Müzahame: Birbirine zahmet verme, sıkışma, sürtüşme.

[95]     Mümanaa: Birbirine engel olma.

[96]     Tecezzî: Bölünme.

[97]     Küre-i arz: Yer küre, dünya.

[98]     Müstefid olma: İstifade etme, faydalanma.

[99]     Âlem-i şehadet: Görünen âlem.

[100]    İlle-i gaiye: Asıl gaye, temel maksat.

[101]    Menzile: Makam, derece.

[102]    Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 180.

[103]    İktiza etmek: Gerektirmek.

[104]    Tasrih etme: Açıkça ifade etme.

[105]    Müzeyyen: Süslü.

[106]    Zevi’l-idrâk: İdrak sâhipleri.

[107]    Saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın her şeyi kuşatan egemenliği.

[108]    Nursî, Sözler, s. 553-554.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X