Ruh Nedir?

Şeytanlar, Cinler ve Mübâreze Kanunu

Şeytanlar, Cinler ve Mübâreze Kanunu

Mübâreze kanununun bir gereği olarak, şeytanlar ve cinler insanlara musallat olmaktadırlar. Kâinatta zıtların çatışması, yani mübâreze kanunu vardır. İnsan bu dünyaya teklif ve imtihan için gönderilmiştir. Bu teklif ve imtihan ile insan bu dünyada istidatlarını inkişaf ettirecektir. Elbette bu inkişaf, bir hareket ister. Bir muamelenin olmasını gerekli kılar. Taa ki, terakki zembereği çalışabilsin. Terakki ve mücâhede ise, şeytan ve şerir mahlûkların vücutlarını ve insanlara musallat olmalarını hikmeten iktiza etmektedir. Aksi hâlde, insanların makamları sâbit kalır, beşer terakki edemezdi. Zaten insanlar da, yaradılışları gereği, şerre meyyaldirler. Öyle ise, insanı hariç ve dâhilde terakki ve tedenniye sevk ve teşvik edecek bu iki hâricî âmilin olması aklen gereklidir. Bu sebeple, melekler beşeri alâ-yı illiyyîne yükseltmek; şeytanlar ise esfel-i safilîne indirmek isterler. Bu bir kanun-u İlâhî ve sırr-ı kaderidir. Beşer tabakalarındaki terakki ve tedenni de, bu hakikati tasdik etmektedir. Peygamberlerden, evliyalardan taa Nemrudlara ve Firavunlara kadar değişik terakki ve tedenniler bu hakikati ispat etmektedir. Madem kâinatta böyle bir mücadele kanunu var, elbette şeytanlar, kendilerini insan rûhu imiş gibi göstererek bazı insanları aldatacak, bir kısım safdil ve meczupları maskara edeceklerdir.

Malûmdur ki, kâinatta her nev’in, her taifenin güzeli yanında çirkini, âlisi yanında âdisi, iyisi yanında kötüsü vardır. Elbette ruhanîler taifesinin de, hayırlı ve nûranîleri yanında, mülevves[1] ve şerlileri de vardır. Bunların zararlı ve şerli taifesi elbette insanlara ve meleklere ilişmek isterler. Meleklere ilişemeyip, semâdan terk edildiklerini âyat-ı Kur’âniye sarahatle haber verdiğine göre, bu zararlı mahlûklar en çok insanlarla uğraşacaklardır. Nitekim uğraşıyorlar da…

Bu hususta, delil olarak, aşağıdaki iki âyet-i kerimeyi nazara verelim:

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُوماً لِلشَّيَاطٖينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعٖيرِ

“And olsun ki, biz yere en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara ateş taneleri yaptık. Ve onlara (çılgın ateş) azabı hazırladık.”[2]

وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَٓاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَساً شَدٖيداً وَشُهُباًۙ

“Şüphesiz biz semâyı, o yüksek âlemi yokladık da onu şiddetli ve kuvvetli muhafız melekler ve atılmaya hazır âteşin alevler, şihâblarla[3] doldurulmuş bulduk.”[4]

Yukarıdaki âyetler, açık bir şekilde şeytan ve cinnîlerin meleklere musallat olmak ve şerri semâvâta götürmek için yükselmek istediklerini beyan etmektedir. Meleklere musallat olan bu taifenin günahkâr, gabî[5] ve isyankâr insanlara musallat olması, hikmetin muktezâsı ve mübâreze kanununun icabıdır. Şeytan ve cinlerin şerlileri semâvâta yükselmek isteyip, kulak hırsızlığı yaparak bazı yanlış, yalan ve eksik haberleri kâhin, medyum ve ispritizmacılara[6] getirdikleri tarihî bazı hâdiselerden de anlaşılmaktadır. Elmalılı Hamdi Efendi, yukarıda zikredilen ikinci âyetin tefsiri üzerinde genişçe durmakta, yeryüzünde bir kısım kimseleri ilham vasıtası imiş gibi mıknatıslayan şeytanlar ve zararlı cinlerin, ispritizma, manyetizm,[7] somnambulizm,[8] psişizm,[9] metapsişizm[10] gibi biri doğru çıksa, çoğu yalan olan kehanet ve cincilik gibi işler vasıtasıyla insanları aldattıklarını bildirmektedir. Şeytanlar ve cinlerin şerli kısımlarının bu hareketler ile Peygamberlere ve meleklere rekabet etmek istediklerini, fakat semâvâta yükselmek isterken ateşli şihâblarla tardedildiklerini[11] belirtmektedir.

Ruhlarla Münâsebet Kurulabilir mi?

Ruhlarla münâsebet mümkündür ve vâkidir. Bu hakikatin en açık delili de rü’yâ-yı sâdıkalardır. Ancak bu münasebet, şeytanlara ve cinlerin şerli kısımlarına oyuncak olan ispritizmacıların, düzenbazcıların işi değildir. Ruhlarla irtibat yolu onlara kapalıdır. Zira bu münâsebet, rûhen terakki ile fenâfillah, bekâbillâh gibi mertebeleri kat ederek ruhlar âlemine yakınlık kazanmak ve ahvâllerine muttali olmakla olur. Bunun da yolu, Allah’a ihlâs ile ibâdet ve emirlerine tam inkıyâd ederek, O’nun rızâsını tahsilden geçer. Bu cadde, ancak ve ancak “Havass-ı izam” denilen evliya ve asfiyâya mahsustur. Evet, O zâtlar mânâ âlemi ile ilgili feyiz ve bereketler, sır ve hakikatler, melekût âlemi ile ilgili ciddî maksatlar için, âlem-i ervah ile münâsebet tesis edebilmektedirler.

Nefsini, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı için yok etmiş ehl-i velayete, bir kısım mânevî ve nûranî âlemlere irtibat tesis ettirmesi, Rabbü’l Âlemîn’in lütuf, inâyet ve vedûdiyetinin muktezâsıdır.

Cenâb-ı Hakk’ın Lâtif ismine mazhar olan ehl-i velayetin, ruhların hâllerini müşahede, feyz ve bereketlerinden istifâde ve husûsan Fahr-i Kâinat Efendimiz’in rûhânîyeti ile görüşüp tefeyyüz etmeleri, melekût âlemi ile ilgili esrara müncelip[12] olup o âlemlerde gezmeleri, seyir ve temaşaları, lâtif, nurlu ve mânevî sofralardan istifade etmeleri, hikmet-i İlâhiyye’ye muhalif olmadığı gibi, kudret-i İlâhiyye açısından da ne müşküldür, ne de imkânsızdır.

Ruhlarla görüşme hususunda, Selef-i Sâlihîn’in muhtelif eserlerinde pek çok rivâyetler ve kayıtlar vardır. Bunları te’yid sadedinde, asrımızın büyük mütefekkiri Bediüzzaman Hazretleri de şunları ifâde etmektedir:

“…Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyûtî, Celâleddin-i Rûmî, İmam-ı Rabbânî gibi zâtların seyr ü sülûk-i rûhanîleri gibi seyr ü sülûk ile yükselerek, o kudsî zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.”[13]

“Celb-i ervâh-ı tayyibe[14] ise medenîlerin yaptığı gibi; hezeliyat[15] sûretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddî ve ciddî bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir maksat için Muhyiddîn-i Arabî gibi zâtlar ki istediği vakit ervah[16] ile görüşen bir kısım ehl-i velayet[17] misillü onlara müncelip[18] olup münâsebet peydâ etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrup[19] etmekle rûhaniyetlerinden mânevî istifade etmektir…”[20]

Evet, bu nûranî zatları bu mertebelere yükselten, terakki ettiren, feyizyâb kılan Kur’ân-ı Kerîm’dir. O zâtlar, Rabbânî sırları, İlâhî hakikatleri hep Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarmışlardır. Bütün müçtehidler, yüksek içtihatlarının delil ve burhanlarını, bu sofradan istihraç etmişlerdir. Bütün sıddîklar, sadakatin zirvesine bu sofradan alınan mârifetlerle yükselmişlerdir. Bütün İslâm hükemâsını,[21] muhakkikin[22] seviyesine çıkaran o sofranın hikmetleridir. Bütün âbidleri, Ma’bûd-u Bilhakk’a secde ettiren o sofranın letafet ve feyizleridir. Bütün evliyâ ve ârifleri keşf, müşâhade ve irfan ile doyurup cezbeden o sofranın zevk ve feyizleridir. Bütün kutubları irşâd makamına çıkaran o sofranın ta’lim ve terbiyesidir. Bütün fukahâ-i izamı adaletli hâkim seviyesine yücelten o sofranın düstûr ve prensipleridir. Bütün mütekellimleri mantık ve fikrin şahikasına ulaştıran o sofranın hüccet ve delilleridir.

Öyle ise, en büyük mürebbi, en büyük halaskar, en büyük mürşid ve en doğru rehber O’dur. Bu bakımdan ruhlarla irtibat, ancak O’nun terbiyesi altında yetişen nûranî zâtlara mahsustur.

Cinler ve Şeytanlar Müsbet Mecrâda Çalıştırılır mı?

Şerleri defedilmek sûretiyle, cin ve şeytanlar insanların emrinde çalıştırılabilir. Evet, nefsini yok etmiş, enâniyetini tamamen kırmış, rızâ ve sıddîkiyet makamına yükselmiş olan nûranî zâtlar, lisan-ı ismet ile cin ve şeytanların teshirini[23] Cenâb-ı Hak’dan isterlerse, Hak Teâlâ, bu mutî[24] kullarına cin, şeytan ve şerirleri itaat ettirir. O nûranî zâtlar velayet iksiriyle, cin ve şeytanlarla temas kurabilir ve onları müspet işlerde çalıştırabilirler.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu konu ile ilgili âyetler mevcuttur. Meselâ, risâlet ile birlikte saltanat nimetine de mazhar olan Hz. Süleyman (a.s), cin ve şeytanları emr-i İlâhî ile çalıştırmış, Mescid-i Aksâ’nın inşâsında istihdam ettirmiştir. Hz. Süleyman (a.s), geniş olan memleketinde, saltanatını adalet üzere bihakkın devam ettirmek, râiyetinin hallerini görmek ve dertlerini işitmekle, icrâatını hak ve hakikat üzere yapmak için lisan-ı ismetle cin ve şeytanların kendisine musahhar[25] kılınmalarını Cenâb-ı Hak’tan istemiş, Hak Teâlâ da bir mû’cize ve bir ihsan olarak O’na cinleri teshir etmiştir.

Bu husus, bir âyette meâlen şöyle ifade buyurulur:

وَمِنَ الشَّيَاطٖينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظٖينَۙ 

“Şeytanlardan da Süleyman için dalgıçlık edenleri ve daha başka iş için çalışanları teshir etmiştik ve hep onları zapt eden biz idik.”[26]

Bu âyetin tefsirinde, Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:

“Yerin insanlardan sonra, zîşuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup ister istemez hizmet edebilir ki, Cenâb-ı Hakk’ın evâmirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir.

Cenâb-ı Hak mânen şu âyetin remziyle der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan, çok mevcudat, hatta cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.” İşte beşerin, san’at ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve mânevî fevkalâde hassasiyetinden tezâhür eden ispritizma gibi, Celb-i ervah[27] ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faydalı sûretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi bazen kendine emvât[28] nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı Kur’âniye[29] ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.”[30]


[1]      Mülevves: Pis, kirli, iğrenç.

[2]      Mülk, 67/5.

[3]      Şihâb: Işıklı nokta, kıvılcım, ateş parçası.

[4]      Cin, 72/8.

[5]      Gabî: Anlayışı kıt olan, kalın kafalı, bön, ahmak kimse.

[6]      İspritizma: Ölmüş insanların ruhlarıyla medyum denilen kimseler aracılığıyla iletişim kurulabileceğini ve bu yolla bilinmeyen bazı gerçeklerin öğrenilebileceğini benimseyen görüş, ruhçuluk.

[7]      Manyetizm: Beyinde var olduğu düşünülen bir çeşit elektrik gücünü kullanarak karşısındakini etki altına alma, uyutma.

[8]      Somnambulizm: Uyurgezerlik.

[9]      Psişizm: Ruhsal.

[10]     Metapsişizm: Klasik ilmî metotlarla açıklanması mümkün olmayan, insan rûhunun alışılmış ve normal kabul edilen görünümlerini aşıp geçen (olaylar), ruh ötesi.

[11]      Tardedilmek: Uzaklaştırılmak.

[12]      Müncelip: Celbedilmek, çekilmek.

[13]     Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/161.

[14]     Celb-i ervâh-ı tayyibe: İyi ruhları çağırma.

[15]     Hezeliyat: Ciddi olmayan sözler, saçmalamalar.

[16]     Ervah: Ruhlar.

[17]     Ehl-i velayet: Veliler, Allah dostları.

[18]     Müncelip olmak: Celbedilmek, çekilmek.

[19]     Takarrup: Yaklaşmak.

[20]     Nursî, Sözler, s. 276-277.

[21]     Hükemâ: Hakîmler, filozoflar, ilim adamları.

[22]     Muhakkikin: Gerçekleri araştıran ve onları delilleriyle bilen âlimler.

[23]     Teshir: Ele geçirme, emri altına alma, kendine tâbi kılma, zaptetme.

[24]     Mutî: Uyan, itâat eden.

[25]     Musahhar: Boyun eğdirilmiş, emir ve itaat altına alınmış.

[26]     Enbiyâ, 21/82.

[27]     Celb-i ervah: Ruhları çağırma.

[28]     Emvat: Ölüler.

[29]     Tılsımât-ı Kur’âniye: Kur’ân’da bulunan sırlar, gizli gerçekler.

[30]     Nursî, Sözler, s. 276.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X