Ruh Çağırma Nedir?
Batı’dan kaynaklanan “Ruh çağırma(!)” modası, memleketimizde, bilhassa yüksek sosyete arasında gelişme istidadı gösterdiğinden, bu konunun çeşitli cepheleriyle incelenmesinde fayda vardır.
Ruh çağırdıklarını iddia edenler, bazı gâfil ve safdil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını şudur: Medyum, yani, ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan ve birtakım harfler serer. Güya, çağıracağı rûhun ismini söyler. Biraz sonra fincanda kımıldanmalar başlar, masadan ‘Tak, tak!” sesleri yükselir.
Bu arada harfler sağa sola doğru hareket eder. Harflerin kımıldanmasından sözde rûhun suallere verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır.
Ruh çağırma hâdisesinin, gerçekten ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?
Bu suallere ancak, ilim ve mantığın, aklî ve naklî delillerin ışığında cevap aranabilir.
Önce şunu belirtelim ki, kâinatta hiçbir şey gayesiz, sâhipsiz ve başıboş değildir. Hiçbir şey kendi hâline bırakılmamış, tesadüfe havale edilmemiştir. Kâinatta canlı-cansız her mahlûk bir nizâmın esiridir, bir murakabe ve te’sir altındadır. Hiçbir şey, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ihatalı ve şümûllü kanunların tazyikinden hariç değildir.
Mütemadiyen nizâm ve intizâm altında cereyan eden bu kanunları tefekkür eden her insan anlar ki, hayatı bu kanunlarla idare eden Zât, ihatalı ilmi ve küllî iradesiyle o hayatı, ölümden sonra da bir nizâm altında devam ettirecektir.
Hem Allahu Azimüşşân’ın, insan rûhunu, mahlûkat içinde en müşerref ve en mükerrem bir mahiyette yaratıp, o rûhu yüksek meziyetlerle süslemesi, kâinatı ona teveccüh ettirmesi ve onu kendisine muhatap ve dost olarak seçmesi apaçık gösteriyor ki, o Zât-ı Zülcelâl, bu meziyetlere sâhip ve bu liyâkatlere mazhar kıldığı insan rûhunun tasarrufunu başka ellere teslim etmez. Birtakım sefih cambazlara bırakmaz.
İnsanın kendi cesedi üzerindeki tasarrufu dahi elinde değildir. Meselâ, yediği bir lokmanın, boğazından geçtikten sonra nasıl taksim edildiğini, her âzâya ne kadar dağıtıldığını dahi bilememektedir. Kendi iç âlemindeki bunca tasarruftan haberi olmayan insanın, ruhlar üzerinde tasarruf dâvâ etmesi ne kadar gülünç bir iddiadır, tarif edilemez.
Yerde ve gökte ne varsa, hepsi Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufu altındadır. Binâenaleyh, ruhlar da kendi irâdelerine terk edilmemişlerdir. Nitekim onlar kendi iradeleriyle diledikleri gibi hareket edebilselerdi, belki de bir kısmı dünyaya bile gelmek istemeyecek, gelse de gitmek istemeyecekti.
İsrâ sûresinin 85. âyetinde:
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖي
“Ruh Allah’ın emrindendir.” buyurulmaktadır. Âyet-i kerîmede apaçık olarak insan rûhunun, Allah’ın emrinden geldiği bildirilmektedir. Emr-i İlâhî’den gelen bir rûha, hangi kuvvet tesir edebilir ve onda tasarruf sâhibi olabilir?
Yine pek çok âyetlerde, insan rûhunun ölümden sonra da başıboş bırakılmadığı, ölümle birlikte muhasebesinin de başladığı beyan edilmektedir. Meselâ, kâfirler hakkında beyan olunan Enfâl sûresinin 50. âyetinde de:
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذٖينَ كَفَرُواۙ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْۚ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ
“Melekler kâfir olanların canlarını aldıkları zaman yüzlerine ve arkalarına vurup onlara, ‘cayır cayır yanmanın acısını tadın, çekin’ derlerdi.” buyurulmaktadır. Mü’min sûresi 46. âyetinde de:
اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُواًّ وَعَشِياًّۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ
“Onlar (kabir içinde kıyâmet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arz edileceklerdir.” buyurulmaktadır. Bu âyette de açık olarak, kâfirlerin kıyâmet gününe kadar ateş ile azab görecekleri bildirilmektedir. Nahl sûresi 32. âyetinde ise mü’minler hakkında şöyle buyurulmaktadır:
اَلَّذٖينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّبٖينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“Bunlar (o kimselerdir ki), melekler ruhlarını en iyi hâlde alır. Ve onlara: ‘Selâm sizin üzerinize olsun. Yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet’e giriniz’ derler.”
Ölümden sonraki hâller ve kabir azabı hakkında Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) pek çok hadîsleri mevcuttur. Misâl olarak, yalnız bir iki tanesini zikredelim: Bir hadîs-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
“Kabir (herkesin ameline göre) ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”[1]
Diğer bir hadis-i şeriflerinde ise,
“Ölü, kabre defnedildiği zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen kara yüzlü ve gök gözlü iki melek gelip: “Siz bu Zât (Hz. Peygamber) hakkında ne dersiniz?” diye sorar. Eğer o mü’min ise: “O, Allah’ın kulu ve Peygamberidir. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Şehâdet ederim ki, Muhammed muhakkak O’nun Peygamberidir!” der. Melekler de: “Biz de (dünyada) böyle ikrar ettiğini biliyorduk” derler. Sonra o ölünün kabri enine ve boyuna yetmiş arşın genişletilir, orası nûrlandırılır. Sonra ona, ‘uyu’ denilir. Bunun üzerine o der ki: “Aileme döneyim de (şu saadetimi) onlara haber vereyim.” Melekler de şöyle derler: “Sen uyu, ancak kendi ehlinden, kendisine en sevgili olan kimsenin uyandırabileceği bir güveyinin (yahut gelinin) uykusu gibi uyu.” O, ba’s vaktine (kıyâmet gününe) kadar bu hâlde kalır. Eğer, ölü bir münâfık ise, cevabında der ki: “İnsanlardan işitirdim. O’na Allah’ın Peygamberi derlerdi de, ben de öyle derdim. Hakikatte O bir Peygamber midir, değil midir, bilmiyorum.” Bunun üzerine melekler: “Biz de öyle söylediğini biliyorduk” derler. Artık toprağa: ‘Onu olanca şiddetinle sık’ denilir. Toprak da onu sıkar, kaburga kemikleri birbirine geçer ve artık o, kıyâmet gününe kadar bu hâlden kurtulamaz.”[2]
Yukarıda zikredilen âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerden açıkça anlaşılıyor ki, âlemde her mahlûk gibi, ruh da başıboş değildir. İnsanın ölümünden sonra rûhu, âlem-i berzah denilen kabir âleminde daimî bir murakabe ve muhasebeye tâbi tutulmakta, bir kahır veya taltife muhatap olmaktadır.
Ayrıca şunu da belirtelim ki; âlem maddeye münhasır olmadığı gibi, ruh da yalnız insana münhasır değildir. Rûhanî âlemler hadsizdir; o âlemlerde yaşayan mahlûklar da nihayetsizdir. Nitekim meleklerin, cinlerin, şeytanların, kısacası rûhanî varlıkların sayısını ancak Allahu Azimüşşân bilir.
Şimdi, bu rûhanî varlıkların, “ruh çağ?rma??ırma” iddiası ile irtibatlarının olup olmadığını etraflıca tahlil edelim:
Rûhanî varlıkların en büyük taifesi meleklerdir. Melekler “Nurdan” yaratılmıştır. Melekler, Allah’a mutlak itaat ederler, hiçbir sûrette âsî olmazlar. Bu ibâd-ı mükerremler; müzâheret,[3] zikir, teşbih, ibâdet, mârifet gibi vazifelerle meşgul olur, Cenâb-ı Hak hesabına, O’nun nâmıyla, kuvvet ve emriyle iş görürler. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı[4] ve vüs’at ve nûraniyeti gösterir ki: Sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahalisi mutîdirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame[5] ve münakaşayı îcab edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sâbittir.”[6]
Elbette, bütün fiilleri mutlak hayır üzerine olan bu mukaddes mahlûklar; günahkâr insanların ayaklarına inmez, medyumlara tâbi olmazlar.
İnsan ruhlarının ve meleklerin İlâhî tasarruf altında olduklarını bildiren pek çok âyet-i kerime mevcuttur. Bunlardan bir kısmını zikredelim:
Tahrim sûresinin 6. âyetinde şöyle buyurulmaktadır:
عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“…O melekler Cenâb-ı Hakk’a, kendilerine emrettikleri şeylerde asla âsî olmazlar. Neye de me’mûr edildilerse yaparlar.”
Yine melekler hakkında Enbiyâ sûresi, 26 ve 27. âyetlerinde de şöyle buyurulmaktadır:
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ
“Doğrusu onlar ikram olunmuş kullardır. O’nun sözünün önüne geçmezler. Hep O’nun emriyle hareket ederler.”
Görülüyor ki, meleklerin, medyumlarca celbedilmesi mümkün değildir. Çünkü onlar, bu gibi süflî işlerden münezzeh ve müberrâdırlar.
Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmelerden kat’iyyetle anlaşılıyor ki, medyumlara haber getirenler melekler olamazlar.
İnsan ruhlarına gelince, bunlar derece ve mertebe itibariyle dörde ayrılırlar:
1- Peygamberlerin ve Velîlerin Ruhları:
Mahlûkat içinde en seçkin ve mümtaz olan bu nûranî zâtlar, beşeriyetin kumandanlarıdırlar. Cenâb-ı Hak indinde en makbul, en mümtaz ve meleklerden üstün olan bu âli ruhların, süflî ve günahkâr insanların çağırmalarıyla gelmeyeceklerini, her akıl, vicdan ve inanç sâhibi tasdik eder.
2- Şehitlerin Ruhları:
Bakara sûresinin 154. âyetinde şöyle buyurulur:
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
“Sakın Allah yolunda öldürülmüş olanlara ‘ölüdürler’ demeyiniz. Hayır, onlar ölü değil, diridirler. Fakat siz duyamazsınız, sezemezsiniz.”
Şehitler, umum müfessirlerin beyanlarıyla, veli hükmündedirler ve “Şühedâ hayatı” denilen ayrı bir hayat mertebesinde bulunurlar. Hayatlarını Allah için feda eden bu mücâhitler zümresinin ruhlarının da, bu düzenbazların âleti olamayacakları açıktır.
3- Günahkâr Mü’minlerin Ruhları:
Bu ruhlar, Allah’a ve âhirete inandıkları hâlde, sâlih amel işlemeyerek, sefâhate düşüp günahlara daldıklarından, kabirlerinde azaba mâruzdurlar. Bunların, medyumların ayağına gelmeleri hiç düşünülemez. Zira kendi hesaplarını vermekle baş başadırlar.
4- Kâfirlerin Ruhları:
Kitap ve sünnet ile sâbit olduğu üzere, Allahu Azimüşşân’a, Peygamber-i Zişân’a, Kur’ân-ı Kerîm’e ve âhiret gününe inanmayan bu ruhlar da, kabirde daimî elîm ve şiddetli bir azaba mâruzdurlar. Kahhâr-ı Zülcelâl’in kahrına muhatap olan bu ruhları, kim bırakır ki gelsinler, masaları tıkırdatsınlar!
Yukarıdaki izahlardan, meleklerin ve insan ruhlarının, medyumların ayaklarına gelmeyecekleri anlaşılmıştır. Öyleyse, medyumların irtibat kurmaları neticesinde, gelip masaya vuranlar kimlerdir?
Bu suale yeterli cevap verebilmek için insanların yaratılmaları ile ilgili hikmetler üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İnsan sûresinin 2. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍ نَبْتَلٖيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمٖيعاً بَصٖيراً
“Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici ve görücü yaptık…”
Âyetin mealinden açıkça anlaşıldığı üzere, insan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Dünya, onun önüne bir müsabaka yeri olarak açılmıştır. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan ayrılmaları bu müsabakayı gerektirmektedir. Bu müsabakada iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmaları, şeytanların yaratılmasını iktizâ eder. Taa ki, şeytanlar beşere musallat olsun, iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılsınlar.
Nitekim şeytanların hayırdan mahrum ve şer üzere yaratılmış mahlûklar oldukları ve insanlara musallat olup, onları iğfal edecekleri A’râf sûresinin, 11-18. âyetlerinde şöyle beyan buyurulmaktadır:
وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدٖينَ
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَنٖي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طٖينٍ
قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ فٖيهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرٖينَ
قَالَ اَنْظِرْنٖٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرٖينَ
قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَنٖي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقٖيمَۙ
ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْدٖيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ اَ كْثَرَهُمْ شَاكِرٖينَ
قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراً لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَعٖينَ
“And olsun sizi yarattık, sonra size sûret verdik, sonra da meleklere, secde ediniz dedik. Hepsi secde ettiler. Yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allahu Teâlâ) Dedi: ‘Ben sana secde emretmiş iken, seni alıkoyan nedir?’ O da: ‘Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın’ dedi. (Allahu Teâlâ): ‘Öyleyse, oradan hemen in. Sana orada kibirlenmek gerekmez. Hemen çık, çünkü sen alçaklardansın’ dedi. (O da): ‘Bana dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver’ dedi. (Hak Teâlâ da): ‘Sen mühlet verilmişlerdensin’ dedi. (İblis): ‘Öyle ise, dedi. Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, and olsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın.’ Allah (c.c) dedi ki: ‘Zem[7] ve tahkire[8] uğramış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa, Cehennemi bütün sizlerden dolduracağım.’”
Âyet-i kerîmede, iki nokta mes’elemizle yakından ilgilidir. Birincisi; şeytanların beşere musallat olmasına, taa kıyâmete kadar müsaade edilip mühlet verilmesi; ikincisi ise, şeytanların insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulabilmeleridir. Bunun için şeytanlar, daima insanların süflî ve hayvanî arzularını işletmekte, onları aldatmakta, doğru yoldan saptırmaktadırlar. İğfal yollarından biri de, medyumları maskara olarak kullanmaları ve onlara yanlış haberler vererek beşeri ifsad etmeleridir.
Şu hakikati de belirtelim ki, bu imtihan meydanında, Rabbini bilen, Kur’ân’a ve Rasûlullah’a uyan, sâlih amel işleyen müttakî mü’minler üzerine şeytanların hiçbir hâkimiyeti olamaz. Yani, onlara musallat olamazlar. Şeytanlar ancak, itikadı zayıf, ameli noksan, sefâhete düşkün, emr-i haktan uzak, hâsılı Kur’ân’ın nûrundan tam istifade edememiş insanları kötülüğe sürükler ve oyuncak hâline getirebilirler. Bu tip insanları baştan çıkarmak için fırsat kollarlar.
Bu sebeple Müslüman bir insan, Kur’ân’a uymayan herhangi bir hareket ve amelin şeytanların eseri olduğunu anlamakla, onların elinde oyuncak olmaktan kurtulabilir. Bir kısım kimseler de, hem şeytanların çeşitli iğfallerine kapılmakta, hem de işe ilim süsü vererek bu bâtıl mesleği câzip göstermeye çalışmaktadırlar.
Ancak, Hz. Allah (c.c) mû’cize ve ibret dolu şu âyetleri, bu kimselerin başlarına birer necm-i sâkıp[9] gibi vurarak onları âleme rezil ve rüsvay etmektedir:
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطٖينُ
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثٖيمٍۙ
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ
“Haber vereyim mi size, şeytanlar kimin üzerine inerler? Vebal yüklenici her bir sahtekâr üzerine inerler. Onlar, (Şeytanlara) kulak verirler ve ekseri yalan söylerler.”[10]
Evet, çağırıldığı zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar, şeytanlar ile cinnîlerin fâsık olan kısımlarıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylemektedir:
“Bu mesele, felsefeden ve ecnebîden geldiği için ehl-i îmana çok zararları olabilir. Ve çok sû’i istimalâta menşe’ olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı tefrik[11] edecek bir mihenk,[12] bir mikyas olmadığından ervâh-ı habîse[13] ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanların kalbine ve hem de İslâmiyet’e zarar vermek ihtimali var. Çünkü mâneviyat nâmına Hakâik-ı İslâmiye’ye ve akide-i umumiyeye[14] muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habîse iken kendilerini, ervâh-ı tayyibe[15] zannettirip belki, kendilerine bazı büyük velîler nâmını verip İslâmiyet’in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir[16] edip, safdilleri[17] tam aldatabilirler.”[18]
Mevzu ile ilgili olarak, Mevlânâ’nın şu mısralarını nakletmeyi yerinde bulduk:
“Cin insana gâlip gelir ve ona musallat olursa, insandaki insanlık sıfatı kaybolur.”
“Her ne söylese, onu cin söylemiş olur. İster bu baştan, ister öbür baştan, hakikatte söz cinindir.”
“Böyle bir zamanda insanın kendi benliği gitmiş, tamamıyla cin hâkim olmuştur. Bu anda bir Türk, ilhamsız olarak Arapça söyler.”
Cinlerin insanlara musallat olmaları hususunda Ebû Hüreyre (r.a) demiştir ki: Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) bir gün buyurdular ki:
“Cin (taifesinden) bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti. (Lâkin) Allahu Teâlâ (beni gâlip getirip) ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu görüp seyredesiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat Süleyman Bin Dâvud’un (a.s): ‘Yâ Rab, bana mağfiret et ve benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülkü bana bağışla’ demiş olduğu hatırıma geldi ve ifriti köpek gibi kovdum.”[19]
Dârülfünun[20] eski müderrislerinden meşhur Babanzâde Ahmed Naim Bey’in, bu hadîs-i şerifin ışığı altında cinler hakkında yaptığı fikr-i tetebbuat cidden takdire şâyândır. Babanzâde, bu husustaki açıklamalarının ilk kısmında, mahlûkat nev’ilerinin sayılarını bilmenin ancak Allah’a mahsus olduğunu ifâde eder ve hayat sâhibi mahlûkların yalnız insan ve hayvanlar olmadığını belirtir. Bu iki taife dışında, melek ve cin gibi lâtif mahlûkların da bulunduğunu, Peygamberimizin ihbarı yanında, asfiyânın da şehâdetlerini delil göstererek beyan eder. Meleklerin tamamının rûhanî olup, Allah’ın emrine itaatten zerrece ayrılmadıklarını, karargâhlarının semâvat olduğunu belirttikten sonra, cinler taifesi hakkında şu bilgilere yer verir: “Cinler, insanlar gibi yeryüzünde yaşarlar. Kâfir ve mü’minleri vardır. Değişik şekil ve kılıklara girebilirler. Melek ve cinlerin varlıkları Kur’ân’ın beyanı ve Peygamberimizin ihbarıyla sâbittir. Bunları inkâr etmek, Kur’ân ve Peygamberimizin sözlerini tekzip olacağından küfürdür.”
İlmin her hakikati idrâk edemeyeceğini ifâde eden Ahmed Naim Bey:
“İlim, her şeyi bilirim dediği gün, teveccüh ettiği gayelerden sapmış, ilmîlikten çıkıp cehle düşmüş olur. Hâlbuki ilmin gayesi hakikatleri inkâr değil, araştırmaktır. Henüz yetişemediği saha ve hakikatleri inkâr etmenin hiçbir faydası olmamakla birlikte, zararları çoktur” der.
Ahmed Naim Bey, bir kısım fikir sâhiplerinin: “İlmin tasdik ettiğini kabul ederiz, etmediği hakkında da hüküm veremeyiz” şeklindeki fikirlerini de tenkit etmekte, bu hususta şöyle demektedir:
“Eğer bu felsefe, hakikati arama aşkından kaynaklanıyorsa, akıl ve naklin kāhir[21] te’yidiyle müberhen[22] olan, Nübüvvet-i Muhammediyye’ye istinad eden bu haber-i sahih neden araştırılmıyor? Herhâlde hakikati araştırmaya âşık olan bir kimse, bu sahaya biraz yüzünü çevirip aramaya çalışsa doğru yolu bulabilir.”
Ahmed Naim Bey: “Bugün, bazı kitaplarda, güya ruhların çekilen fotoğraflarına rastlanmaktadır. Bu fotoğrafların ruhlarla hiçbir ilgisi yoktur” demekte, bunların cinlerin fotoğrafları olabileceğini kaydederek, alafranga cinciliğin, telekinezi[23] ve ektoplazmın[24] cin ve şeytan tâifeleriyle ilgili olduğunu söylemektedir. Babanzâde, medyumların elleri değmeden sandalyelerin havada dolaşmalarının ve fincanların masa üzerinde kıpırdanmalarının cin ve şeytanlar tarafından yapıldığını belirtmektedir…
Ahmed Naim Bey, bu konuda İngiltere’nin en büyük fizik ve astronomi âlimlerinden Kroks’u (Krookes) delil göstererek şöyle der: ‘Tecrübelerini, fizik âleti üzerinde icra eden Kroks, tetkiklerini İngiliz Yüksek Kraliyet Cemiyeti’ne haber verdiğinde kendisi için ‘Aldanmıştır, gözü bağlanmıştır’ diyen münkirlere hitaben: ‘Haydi benim aldanmış olduğumu kabul edeyim. Ya şu fizik âlâtının da aldanmış, gözünün bağlanmış olduğunu nasıl teslim edeyim’ demiştir.”
Babanzâde, Batı’da cinlerin esrar ve hakikatlerini araştırmak ve bu taifeyle irtibat kurmak isteyen pek çok cemiyetin bulunduğunu ve bu konuda yüzlerce mecmuanın çıkarıldığını kaydeder. Hatta artık bu konuyla ilgilenmeyi ar saymayan yüzlerce profesörün bulunduğunu belirtir. Bunlardan Birmingham Üniversitesi Rektörü Sir Olivier Lodge ile Charles Richet ve Lazarref gibi zâtların da bulunduğuna kail olduklarını söyler. Ahmed Naim Bey, bu konuda şu hakikati de vurgular: “Bu bâbta, bu zâtların cinlerle ilgili olarak vermiş oldukları malûmatlar, eksik ve yetersiz, muvâzenesiz ve yarım yamalıktır. Bu sebeple, bunlardan alınan malûmat pek iptidaîdir. Ancak bu bâbta, itikat ve inancımız, vahy-i semâvî ile malûmat sahası fevkalâde genişlemiş olan Muhbir-i Sâdık’ın (s.a.v) beyanatıdır. Hükümlerimiz, o sâdık beyanın hududu ile hudutludur. O’ndan nasıl telakki etmiş isek, öylece kabul eder, O’na kendiliğimizden bir şey katmayız. Avrupalı ve Amerikalı ilim erbabından bahsedişimiz –onların bu bâbdaki fikir ve nazarları bize uysun uymasın– yalnız vahyi inkâr edenlere, malûmat sahalarının henüz pek dar olduğunu, hakikatleri kendilerince meçhul olan her şeyi ulu orta, düşünmeden inkâra kalkışmanın, hakikat nâmına tehlikeli ve ilim nâmına küfür ve ilhad olduğunu anlatmak içindir.”
[1] Tirmizî, Kıyamet, 26; et-Tahâvî, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme, el-Akīdetü’t-Tahâviyye, I/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akîde, s. 64-76.
[2] Tirmizî, Cenâiz: 70; Ahmed bin Hanbel III/126; IV/140.
[3] Müzâheret: Arka çıkma, destek olma, yardım etme.
[4] Ittırad: Düzgünlük, aynı şekilde devamlılık.
[5] Müzahame: Zahmet verme, itişip kakışma.
[6] Nursî, Sözler, s. 188.
[7] Zem: Kötülüğünü söyleme, yerme, çekiştirme.
[8] Tahkir: Hakaret.
[9] Necm-i sâkıp: Karanlığı delip geçen parlak yıldız.
[10] Şu’arâ, 26/221-223.
[11] Tefrik etmek: Ayırmak.
[12] Mihenk: Ölçü, ayar.
[13] Ervâh-ı habîse: Kötü ruhlar.
[14] Akide-i umumiye: Genele ait iman, inanç esasları.
[15] Ervah-ı tayyibe: İyi ve temiz ruhlar.
[16] Tağyir: Değiştirme.
[17] Safdil: Saf kalpli, kolay aldanan.
[18] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/160.
[19] Buhârî, Salât, 75, Enbiyâ, 40; Müslim, Mesâcid, 39.
[20] Dârülfünun: Üniversite.
[21] Kāhir: Üstün gelen.
[22] Müberhen: Delille ispatlanmış olan.
[23] Telekinezi: Cisimlerin dokunulmadan sadece zihin gücüyle hareket ettirilmesi.
[24] Ektoplazma: Trans hâline girmiş medyumların vücutlarından, özellikle ağız, burun, kulak gibi organlarından çıktığı, havada yayıldığı, bazen gözle görülebildiği ve elle dokunulabildiği ileri sürülen şekilsiz süptil maddelere verilen ad.

Bu konuda geri bildirim bırakın