Gönül Damlaları

Aziz, müdekkik kardeşim Ahmet Bey

Aziz, Müdekkik[1] Kardeşim Ahmet Bey

İki mühim suali ihtiva eden mektubunuzu aldım. Hâl-u vaziyetim ve ziyâde meşguliyetimden dolayı mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Her şeyden evvel şunu söylemeliyim ki, bu nevi hakikatleri taharrînizden[2] dolayı şâyân-ı takdirsiniz.[3]

Kardeşim, bu suallere, akıl ve idrakimizin vüs’ati[4] nisbetinde cevap vermeye çalışacağım. Ve fakat şunu da hatırlatmak isterim ki, Risale-i Nur, bu gibi âli esrarla dolu bir hazinedir. Mütâlaa ve tetkikatımızı derinleştirdiğinizde, birçok müşkiliniz vuzuha kavuşacak, siz de mesut ve bahtiyar olacaksınız. Akıl ve idrakiniz bu gibi esrar-ı azime[5] ile feyizyâb[6] olmakla terakkî[7] edecek, vicdanınız rahata kavuşacaktır. Vicdanî huzur fevkalâde ehemmiyetlidir ve ancak îmanî mesâile[8] vukufiyetle temin edilebilir.

Aziz kardeşim, sualinizi cevaplandırmaya geçmeden önce, şu üç hususu ifade etmek isterim:

Birincisi: “Her mahlûkun kendisine ait gayesi bir ise, Hâlik’ına ait gayesi binlerdir” hakikati, hâdiseler için de geçerlidir.

İkincisi: Üstâd’ımızın buyurduğu gibi: “Kâinattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat[9] denilir veya neticeleri itibariyle güzeldir, ona hüsn-ü bilgayr[10] denilir.”[11]

Üçüncüsü: Yine Üstâd’ımızın ifadesiyle: “Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı[12] yoktur. Ve şekva ve şikâyete de hakkı yoktur. Çünkü şikâyet eden ferdin hilaf-ı hevesini[13] iktiza eden nizam-ı âlemde[14] binlerce hikmet vardır. O ferdi râzı etmekte o bin hikmetin iğdabı[15] vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.”[16]

Bir kısım hâdiseler var ki, zâhiri çirkin, müşevveştir.[17] Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.

İşte, Hz. Hızır (a.s) hâdisesini de bu üç hususu nazara alarak değerlendirmek icap eder.

Sualiniz, Hz. Mûsâ (a.s) ile Hızır’ın (a.s) meşhur seyahatleri esnasında vâki olan bir mesele hakkındadır.

Evvelâ şu noktayı belirtelim ki, Hz. Mûsâ’nın (a.s) Hz. Hızır (a.s) ile birlikte seyahat etmesinin pek çok hikmetleri vardır. Bizlerce en mâlum olanı şudur: Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ’yı (a.s) bazı esrara vâkıf ettirmek için, O’na, ilm-i ledün[18] ile muvazzaf[19] olan Hz. Hızır (a.s) ile arkadaş olmasını emir buyurdu. O seyahat esnasındaki hâdiseler mahdut[20] olmakla beraber, her biri birer kanun-u küllînin[21] anahtarı hükmündedir. Bu üç hâdise ile Cenâb-ı Hak, her hâdisenin arkasında beşer idrakinin kavrayamadığı derin esrarlar, ince hikmetler, mestur[22] inâyetler, dakik nizamlar, hâkimane lütuflar bulunduğunu Kur’ân-ı Kerîm’inde bizlere ders vermektedir. Taa ki beşer, basit fikrini İlâhi hâdisata mühendis yapmaya tevessül[23] etmesin; bulanık ve cüz’î fikri ile hâdiseleri isabetsiz değerlendirmesin. Cenâb-ı Hakk’a karşı –hâşâ– ittihamı[24] işmam[25] edecek cüretlerden kurtulup, kalb-i selime[26] vâsıl olsun.

Mâlumdur ki, eşyadaki hüsün[27] ve kubuh,[28] emir ve nehy-i İlâhi’ye[29] bakar. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın “Yapın” dediği şey güzeldir; ‘Yapmayın” dediği şey çirkindir. İnsan, cüz’î fikri ile Hakîm-i Ezelî’nin[30] ince hikmet ve derin esrarını bütün cepheleriyle anlayamadığından, haksız şekva ve itirazatta bulunmaktadır. Hz. Hızır’ın (a.s), mâlum çocuğu Allah’ın emriyle öldürmesi hâdisesine gelen itirazat da bu kabildendir.

Bu vaka, emr-i İlâhiye[31] baktığı için güzeldir, birçok hikmetleri hâvidir.[32] Hz. Hızır (a.s), kaderde olan İlâhi programlara, mukadderat-ı İlâhiye’yi[33] tatbik etmekle vazifelidir. O’nun malum çocuğu öldürmesi, vefat eden çocukların ruhlarını kabzeden Azrâil’in (a.s) vazifesi gibidir.

Kaldı ki, bu vakıanın pek çok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri tafsilatıyla beyan etmek mektubun çerçevesini aşar. Bunlardan birine kısaca işaret ettikten sonra, sualinize taalluk[34] eden şüpheleri izah etmeye çalışalım. O hikmet de şudur:

İtimat edilebilecek kaynaklara göre, Hz. Hızır (a.s) o çocuğu öldürdükten sonra, çocuğun babası, neslini devam ettirmek için yeniden evlendi. Bilahare neslinden birçok peygamber geldi. Böylece, peygamber babası veya dedesi olmak şerefine kavuştu.

Sualinizde diyorsunuz ki: “Âhirette, Cehenneme gidecek olanlar: “Yâ Rabbi, bizi de niçin o çocuk gibi öldürmedin. Şayet o yaşta ölmüş olsaydık, Cehenneme gitmezdik!” demezler mi?”

Her şeyden önce, bilinmesi vâcib olduğu hâlde, çoğu insanın gaflet ettiği şu noktaların belirtilmesinde zaruret vardır:

Evvelâ, mülk Allah’ındır. Üstâd’ımızın beyanıyla: “Ferşten[35] arşa, serâdan süreyyaya,[36] zerrattan[37] seyyârâta[38] kadar, ezelden ebede kadar her bir mevcut, semâvât[39] ve arz, dünya ve âhiret, her şey O’nun mülküdür. Mâlikiyet[40] mertebe-i uzmâsı,[41] tevhid-i âzam[42] sûretinde O’nundur.”[43]

Sâni-i Zülcelâl’e karşı itiraza ve hak dâvâ etmeye hiçbir mahlûkun, hiçbir cihetle hakkı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatına verdiği şeyler, mahlûkatın hakkı olduğu için verilmiş değildir; sırf O’nun lütuf ve ihsanıdır. Lütuf ve ihsan ise, verenin iradesine, arzusuna ve hikmetine taalluk eder. Sıhhat, rızk, makam; verenin iradesine, arzusuna ve hikmetine taalluk eder. Sıhhat, rızk, makam gibi, ömrü de dilerse az, dilerse çok verir. Lütufta hususiyet vardır. Dilediğini câmit bırakmayıp hususi lütfuyla nebat eder, dilediğine hayvanî hayat bahşeder, dilediğini de insanlık ile şereflendirir. İnsanlar arasındaki tabakalar da böyle değerlendirilmelidir.

Sâniyen, Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Çünkü zulüm, başkasının mülküne, hukukuna tecavüz etmektir. Hâlbuki bütün mülk ve melekût Onundur. O’nun mülkünde, kimin ne alacağı olabilir? Mahlûkatın bir hissesi veya bir ortaklığı yoktur ki, Cenâb-ı Hak gasp ile onların haklarına tecavüz ederek –hâşa– adaletsizlik etmiş olsun. Kaldı ki, kâinat ve içindekiler umumen onundur. Bunların yokluktan varlığa çıkmaları Allah’ın lütfuyla olmuştur. Binâenaleyh, mahlûkatın şikâyete de hakkı yoktur. Çünkü şikâyet, bir hak ve hukuktan dolayı vârit[44] olur.

Madem mülk Allah’ındır. Hikmet, akıl ve izan hükmeder ki, O, mülkünde istediği gibi tasarruf etsin. Yani, dilediğini yaşatsın, dilediğini öldürsün; dilediğini aziz, dilediğini zelil kılsın.

Bazı insanlar bu hakikati idrak edemediklerinden veyahut o hakikatin inceliklerine idrakleri yetişmediğinden kendilerini helak edebilecek bâtıl düşüncelere saplanabilmektedirler. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, Fâil-i Muhtar,[45] Hakîm-i Mutlak[46] olduğu gibi, Âdil-i Hakîm’dir[47] de. Kâinatın şehâdetiyle her şeye hakkını vermesi, her mahlûku yerli yerinde yaratması ve bütün mevcudatı nizam ve intizam tahtında lâyık oldukları kemâle îsal[48] etmesi gösteriyor ki, O, Âdil-i Hakîm’dir; abesiyetten, noksaniyetten, zulümden münezzehtir.

Mâlumdur ki, mükellef[49] kılmak, mecbur tutmak, emretmek ve hükmetmek Fâil-i Muhtar olan Hâlik’ın şânındandır. Mükellefiyet, mecburiyet, mahkûmiyet ise, mahlûk olmanın, kul olmanın lâzımındandır. Zira bizler o Mâlikü’l Mülk’ün[50] nimetlerine mazharız. O, bize in’am[51] ve ihsanda bulunmaktadır. Şu hâlde sual sormak, hesaba çekmek O’nun hakkı, mesuliyet ise bizim hakkımızdır.

Cenâb-ı Hak, inayet ve lütuf sâhibidir. Mahlûkatına bahşettiği nimetler, lütfundan, kereminden ve atâsındandır.[52] Lütuf ve ihsanları kendisine vâcip olduğundan, mecburiyetinden yahut mahlûkatın O’nda bir hakkı bulunduğundan değildir.

Evet, Cenâb-ı Hak, lütuf ve kerem sâhibi olduğu gibi, Hakîm-i Mutlak’tır da. Her şeyi hikmetinin muktezasına göre yaratır; icad, tanzim, taltif, tâzib,[53] tezlil[54] ve tâziz[55] eder. Bunlar, hep O’nun dilemesiyledir. Yoksa kendisine lazım ve vâcip değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ

“Allah yaptığından sorumlu olmaz.”[56]

Bu âyet kat’iyyen gösteriyor ve akıl da tasdik ediyor ki, mahlûkun Cenâb-ı Hakk’a karşı hiçbir cihetle sual sormaya hakkı yoktur. Faraza, Allahu Teâla’ya karşı sual sormak hak olsaydı, itirazlar teselsül[57] eder, arzuların ardı arkası gelmezdi. O zaman, mesela kâfirler küçük yaşta ölseler ve Cennete girselerdi, şöyle bir soru sorabilirler ve hak dâvâsında bulunabilirlerdi: “Yâ Rabbi! Bizi küçükken öldürmeseydin, muammer olur ve Cennet hayatını kâmil insanların mertebesinde yaşardık.”

Evet, kulları hakkında menfaatli şeyleri yaratmak, Allah üzerine vâcip değildir. Bunun aksine itikad, bütün esmâ-i hüsnâca, hususan Kadir ve Cebbar isimlerince fâsittir.[58] Şöyle ki:

Kul hakkında en güzel fiili yaratmanın Allah’a vâcip olduğunu kabul etmek, zımnen[59] Allah’a acz isnat etmek demektir. Allah ise, aczden ve kendisine icbar[60] edilmekten münezzehtir. O, mutlak Hakîm’dir, Azîm’dir, Cebbar’dır. Hiçbir irade ve kaide altına girmeyen, her şeyi taht-ı riyâsetinde[61] tutan bir Sübhan’dır. Şu hakikati de ifade edelim ki: Eğer mahlûkat için menfaatli şeyleri vermek Cenâb-ı Hakk’a vâcip olsaydı, şükür ve hamdi ihtiva eden ibâdete ihtiyaç kalmazdı. Çünkü ihsan buyurduğu lütuflar, inâyetler, ikram kabilinden olmayıp, mecburi olurdu. Hem, zarar ve belaların defi veya gelmemesi için Allah’a niyaz etmek de mânâsız olurdu. Çünkü herkes hakkında en menfaatli şeyleri yaratması lazım olduğu gibi, zararları da defetmesi vâcip olurdu. Bu hâl ise, sırr-ı teklif’e[62] muhaliftir.

Cenâb-ı Hak, mevcudattaki istidatların inkişafı için, âlemin menşeine bir kanun-u tezat[63] dercetmiştir. Bu kanun, tenâsübün en önemli bir rüknü ve esasıdır. Kâinatta bir hüsn-ü küllî[64] vardır. Bu ise tenâsübü meydana getiren kanun-u tezada istinad eder.

Üstâd’ımızın da buyurduğu gibi: “Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef[65]-zarar, kemâl-noksan, hidâyet-dalalet, nur-nâr, îman-küfür, taat-isyan, muhabbet-havf gibi âsârlarıyla,[66] meyveleriyle şu kâinatta ezdad,[67] birbirleriyle çarpışıyorlar.”[68]

İşte, kâinatın cüz ve küllünde görülen bütün mehâsin[69] ve kemâlat ile beraber, insanın ahsen-i takvimde[70] olması da bu mezkûr kanuna bakar. Meselâ insandaki güzellik, âzâlarının ihtilafından kaynaklanmaktadır. Hususan insan yüzündeki hikmet ve güzelliği, âzâlarının farklılığına borçludur.

İnsanın fizikî bünyesinin tenâsübü kanun-u tezattan kaynaklandığı gibi, içtimâî bünyesinin ahengi de, hikmeten farklılaşmayı iktiza eder. İçtimâî hayatta mesleklerden medeniyetlere kadar olan bütün farklılaşmalar bu hikmetin gereğidir. Muhtelif ilimler, farklı kültürler, değişik meşrep ve meslekler hep bu kanunun şümûlündedir.[71]

Nasıl bu tezatlar dünyanın tenâsüp ve güzelliğini netice veriyorsa, aynen bunun gibi, beşerin cüz-i iradesine bina edilen tezatlar da âhiretin tenâsübünü ortaya çıkarıyor. Beşerin cüz-i iradesinden sudûr eden îman-küfür, taat-isyan, hidâyet-dalalet, sıdk-kizb gibi muhtelif mefhumlar âhiretin tenâsübünü meydana getiren temel esaslardır. Nihayet, Üstâd’ımızın buyurduğu gibi: “O iki unsurun birbirine zıt olan dalları ve neticeleri ebede gidecek, temerküz[72] edip birbirinden ayrılacak, o vakit, Cennet, Cehennem sûretinde tezâhür edecektir. Madem âlem-i bekā,[73] şu âlem-i fenâdan[74] yapılacaktır. Şu hâlde, dünyanın anâsır-ı esasiyesi[75] bekāya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet-Cehennem, şecere-i hilkatin[76] ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve silsile-i kâinatın[77] iki neticesidir ve şu seyl-i şuûnâtın[78] iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden, dalgalanan mevcudatın iki havzıdır. Ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret,[79] bir hareket-i şedîde[80] ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münâsip maddelerle dolacaktır.”[81]

Kâfirler çocuk yaşta öldürülseler ne olurdu?

Böyle bir kaziyenin[82] kabulü ve müdafaası, hem akla, hem de nakile muhaliftir. İmtihan ve teklif sırrına da aykırıdır.

Eğer bu kaziye gereğince, kâfir küçük yaşta öldürülürse, dünyaya gelecek olan Müslüman evlatlara imkân tanımamış olacaktır. Mü’min babaların da ataları içerisinde kâfirlerin bulunduğu unutulmamalıdır.

Keza, Câhiliye Devri Arapları kâfir oldukları için küçük yaşta öldürülselerdi, Asr-ı Saadet ortaya çıkamayacak, İslâm nûru etrafa yayılamayacaktı. Bugün Avrupa devletlerinden, Çin’den, Hint’ten; tarihî seyir içerisinde bir Roma İmparatorluğundan Bizans’tan bahsedilemeyecekti. Aynen bunun gibi, medâr-ı iftiharımız Selçuklular ile Osmanlılar saha-i vücuda[83] çıkamayacaklar, Din-i Mübin’e[84] bayraktar olamayacaklardı. Zira onların da babaları Müslüman değildiler.

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ

“O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor…”[85] âyet-i celîlesinin bir mâsadak[86] mânâsı da bu hakikate bakar. Bu hakikat küllîdir. Fertlere, milletlere, devletlere, beşer tabakalarına şümûlü vardır.

Nitekim kâfir bir babadan mü’min evlatlar yahut Müslüman bir babadan kâfir çocuklar dünyaya gelmektedir. Keza Müslüman milletlerin –kısmen de olsa– küfre girdikleri ve nesillerinin kâfir olduğu görüldüğü gibi, kâfir milletlerden sudur[87] eden yeni nesiller Müslüman olabilmektedirler.

Biz nümûne olarak, bunlardan sadece ikisini nazara vermekle yetineceğiz. Mâlumunuz olduğu üzere, ulü’l-azm peygamberlerden[88] olan Hz. İbrahim’in babası putperestti ve bu sapık itikadın mensuplarına put yapmakla meşguldü. Yine ikinci Âdem nâmıyla şöhretşiar[89] olan Hz. Nûh’un oğlu, babasının bütün nasihatlerine rağmen küfürde ısrar etmiş ve kâfir olarak ölmüştür. Ayrıca, şu hikmeti de dikkate almak icab eder:

Üstâd’ımızın da işaret buyurduğu gibi, Müslüman olmayan miletlerin, teknik ve medeniyet sahasındaki terakkîde[90] büyük payları vardır. Bir bakıma bunlar dünyanın imarı için yaratılmışlardır. Dünyevî hayatın müreffeh bir seviyeye gelebilmesi için büyük bir azm ve şevk ile çalışmışlar, nice keşifler yaparak büyük işler başarmışlardır. Onlar da kâfir oldukları için küçük yaşta öldürülselerdi, böyle bir terakkîden söz edilmeyecekti.

Meseleye bir de şu açıdan bakabiliriz:

Kâfirlerin küçük yaşta öldürülmeleri, yani bir başka ifadeyle kâfir insanların ve milletlerin olmaması imtihan sırrına da muhaliftir. Dünyada zıtlar birbirine karışmıştır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, âlemin nizamı bununla temin edilmektedir.

Dünyevî güzellikler ve kemâller nisbîdir,[91] izâfîdir.[92] Güzeli güzel yapan çirkinin çirkinliği olduğu gibi, nûru kıymetlendiren de zulmettir. Şeytanın yaratılması da bu sırra mebnîdir.[93] Bu menfî mahlûkun tahrikleri neticesinde nice kemâller, güzellikler zuhur etmektedir. Kâfirler de bir nevi şeytanlardır. Bunlara insî şeytan denmesinin sebebi de bu olsa gerektir. Müslüman milletlerin teâlîsi[94] için, kâfir milletlerin tahriki lâzımdır. Müspet neticelerin husulü için mücâhedeye, mücâhede için de a’dâya[95] ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki, hemen her zaman, dünya yüzünde mü’minlerin yanı sıra kâfirler de bulunmakta, iki zıt kutbun mücadelesi hengâmında imtihan tahakkuk[96] etmektedir.

Ehl-i hidâyet canibindeki tekâmül seyrine, ehl-i küfrün büyük çapta katkısı olmuştur. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s), Hz. Mûsâ’nın (a.s), Hz. Ebû Bekir’in (r.a) kadr-ü kıymetini yücelten Nemrut, Firavun ve Ebû Cehil gibi tağut[97] misâl kâfirler olmuştur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Buraya kadarki açıklamalarımız ve misallerimiz, kâfirlerin niçin küçük yaşta öldürülmedikleri meselesini vuzuha kavuşturmuştur sanırım. Binâenaleyh, daha fazla izahata lüzum görmüyorum. Açmaya çalıştığımız bu küçük pencereden bakarak, bu meselede Cenâb-ı Hakk’ın ne gibi hikmetleri bulunduğunu, zâhiren nâr[98] görünen nice meselenin, nûra inkılâb ettiğini görüp anlayacağınızdan eminim.

Atâ, kazâ ve kader ile ilgili sualinize gelince, Hz. Hızır’ın (a.s) mâlum çocuğu öldürmesi hâdisesi bu meseleye bir hüsn-ü misâldir.[99] Bilindiği gibi, öldürülen çocuğun ebeveyni Hz. Mûsâ ve Hz. Hızır’a (a.s) ihsanda bulundu. Bu hâl bir dua hükmüne geçmekle, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanına sebep oldu. Çocuğun öldürülmesiyle atâ-yı rahmânî[100] tahakkuk etti. Bu atâ, istikbalde çocuğun kâfir, ebeveyninin âsi olması kazâsını kaldırdı. Kazânın kalkmasıyla, kaderin de o hükmü neshedildi. Böylece, atâ kazâyı, kazâ da kaderi bozdu.

Atâya mazhar olan herkes gibi, o çocuğun babası da: “Yâ İlâhi! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazândandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum” diyebilir, demelidir de… Bu meseleyle ilgili geniş bilgi için “Kader Nedir?” isimli esere bakabilirsiniz.

Aziz ve sıddık kardeşim;

Hâdisatı ders-i ibret[101] ile mütâlaa eden, erbab-ı dikkate[102] malumdur ki, bazen Kadir-i Külli Şey bir ordunun göremediği bir vazifeyi bir neferine gördürmesi misillü, ecdâdımızın i’lâ-yı kelimetullahı[103] tamim[104] ve tebliğ için müessir[105] olmak niyetiyle gidip de, sa’y ve gayretlerine rağmen müteessir olarak dönmelerine mukâbil, sizlerin bu kudsî vazifeyi “Yeni Medreseniz” ile yerine getirme teşebbüsünüz ve teşebbüslerinizde sizlerin muin[106] ve müzâhir[107] olan ve Avrupa’ya açılan bu küllî hizmette hazz-ı azîmi[108] bulunan Fırıncı ve Ali Uçar gibi kardeşlerin gayret ve şevkleriyle bu hizmeti muvaffakiyetle yürüteceğinize ve mâzideki ecdâdımızın yüzlerini güldürüp, onları mesrur kılacağınız kanaatiyle rûhum tâbir-i nâkabil[109] bir telezzüz[110] ile sanki evc-i âlâya[111] uçtu… Kemâl-i mesudiyetle[112] siz ve arkadaşlarınızı tebrik ettim. Gönlüm muhabbet ve sürurdan ihrak[113] oldu… Zira bu medresenizi asırlardan beri sabahı gelmeyen, gecesi bitmeyen bir ülkeye tulû[114] eden bir güneş telakkî ettim. Evet… Ülke idi, fakat güneşsiz idi… Bulutlu idi… Bürûdetli[115] idi… Dest-i rüzgâr âlem-i hidâyetten o malum ülkeye bir feyz saçarak bu bürûdetleri eritmekle bi-lütfihi teâlâ[116] bütün cihânı müjde-i ikbâl[117] ile ferahlandıracak, nurlandıracaktır, inşaallah…

Bahtiyar kardeşim, eğer tevfik[118] refik[119] olursa “Âlemde her şey için münâsip bir vakit mukadderdir”[120] kaidesince, bu medrese-i nûr’un vücudu, teselli arayan Avrupa’nın, inşirâhına[121] artık bir beraat-i istihlâldir.[122]

Avrupa’nın Endülüs devlet-i âliyesinden aldıkları intibah ile kilise taassubunu kırarak Rönesans ile ilim ve teknikte terakkî[123] ve teâlî ile en mühim keşfiyatlara uruc[124] edip akılları hayrette bırakacak dereceye çıkmasına rağmen, artık kazandıkları bu fünun[125] ve mârifetlerinin kemâl-i saadeti[126] temin edemeyeceği onlarca dâhi tebeyyün[127] etmiştir. Nitekim taharrî-i hakikatte[128] bulunan Batı’nın insaniyetperver[129] mülhem[130] keşşafları da insan varlığının refah ve saadetinin sadece maddî keşfiyatlara münhasır olmadığını yakînen kabul etmişlerdir. Binâenaleyh, tek gözlü dehânın beşeri hangi girdaplara sürüklediği umumun malumu olduktan sonra, beşerin saadeti için çift gözlü dehâ ile taharrî[131] edecekleri zaman gelmiştir artık… Demek ki, hayâlimizin bile tasvir edemeyeceği bir sefâlet ve cehâlet çukurundan Avrupa’nın Endülüs’ün hizmeti ile kilise taassubunu kırarak çıkması gösteriyor ki, Avrupa gittikçe gelişen bir intibah içindedir. Evet kardeşim, kim ne derse desin, Avrupa’nın istikbali mâzisine rağmen parlak olacaktır. Biiznillah, yeni bir inkişaf ile fünun ve maarifin rûhu hükmünde olan Kur’ân’ın izhar ettiği mârifete mâsadak[132] olacaklardır.

Onları meş’um[133] ve mağrur[134] bir medeniyete götüren şanssızlıkları nihayete ermek üzeredir. Nitekim hadisin ihbarı ile rûhanî ve hakşinas[135] reislerin gayret ve taharrîleri[136] de kanaatimize kuvvet vermektedir ki, artık Avrupa’da bâb-ı saadet[137] açılmıştır. Kehkeşan[138] misal bütün hakaik-i necmiyeyi[139] ihtiva eden Kur’ân-ı Kerim’in câzibe-i nûruna takılmakla dünyevî ve uhrevî saadetlerle ferahyâb[140] olacaklardır. İnşaallah…

Bahtiyar kardeşim, cidden Avrupa şimdiye kadar hidâyet-âver[141] ve serâpâ[142] burhan ve hüccetlerle memlû[143] bir manzume-i hakaik[144] olan Risale-i Nur gibi müncezib[145] bir kuvve-i muharrikeye[146] rastgelmemiştir. Bu kuvve-i muharrikeye nokta-i mihrak[147] olan medreseniz bir meşale-i irfan[148] olarak o meş’um karanlık geceleri aydınlatacaktır. Sönmez bir meşale gibi her zaman şûle-i hakikati[149] yandırarak Avrupa’nın hırs ve kinini yakacaktır. Nihayetinde pırlanta misal hakikatleri tebellür[150] eden bahtiyar bir Avrupa doğacaktır. İşte, o zaman siz bahtiyar, biz bahtiyar, cihan bahtiyar olacaktır. İnşaallah…

Şimdi Avrupa intibaha müstaid[151] bir bahçe gibidir. O bahçeye uhdenizde bulunan Nur’un hakikatlerini mâhirâne, hâlisane serpiniz… Serpiniz… Taa ki, o bahçe andeliblerin[152] meraklarını tahrik eden bir edâ içinde güllere, gülistanlara dönsün; bir bahçe-i irfan[153] bir sohbet-i ihvan[154] olsun… Gönülleri ihrak etsin, kalbleri mest etsin… Sizler, böyle bir hizmet-i azîmeye[155] min tarafillâh[156] mazhar olduğunuzdan dolayı Rabb-i Azîm’in (c.c) nâm-ı celîlini tâzim[157] ve tebcil[158] ediniz, ettiriniz… Rasûl-i Kibriyâ’sının (s.a.v) âli şânını ve nâm-ı şeriflerini teşmil[159] ve tamim[160] ediniz… Ve ettiriniz… Ve muazzez Üstâd’ımızın da rûh-i pürnûrunu şâd ediniz ve ettiriniz…

Başta size, Âdem Tatlı ve gıyaben müştak ve muhibbi bulunduğumuz ve Erzurum’a misâfiretine hâhişkâr[161] olduğumuz Melih Hasırcı kardeşimize ben ve bura Nur talebeleri; hususan Alaaddin, Vahdet ve Şener Beyler selam eder, hizmet-i Kur’âniye’nizde başarılar dileriz.


10 Eylül 1978
Mehmed Kırkıncı


[1]       Müdekkik: Dikkatli, inceden inceye araştıran.

[2]       Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.

[3]       Şâyân-ı takdir: Takdire değer.

[4]       Vüs’at: Genişlik, bolluk.

[5]       Esrar-ı azim: Büyük sırlar.

[6]       Feyizyâb: Feyiz bulucu, feyiz bulan.

[7]       Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.

[8]       Mesâil: Meseleler.

[9]       Hüsn-ü bizzat: Bizzat güzel.

[10]      Hüsn-ü bilgayr: Dolayısıyla güzel.

[11]      Nursî, Sözler, s. 246.

[12]      Hakk-ı itiraz: İtiraz hakkı.

[13]      Hilaf-ı heves: Nefsin arzu ve isteklerinin aksine.

[14]      Nizam-ı âlem: Âlemin düzeni.

[15]      İğdab: Öfke, öfkelendirmek.

[16]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 193.

[17]      Müşevveş: Düzensiz, karışık, karmakarışık.

[18]      İlm-i ledün: Gizli hakikatleri konu alan ve bu yolla insanı mânevî kurtuluşa ulaştıran ilim.

[19]      Muvazzaf: Kendisine bir görev verilmiş, bir hizmetle görevlendirilmiş.

[20]      Mahdut: Sınırları belirlenmiş, sınırı tâyin edilmiş, sınırlı, hudutlu.

[21]      Kanun-u küllî: Her şeyde geçerli kanun.

[22]      Mestur: Örtülü, kapalı, gizli, saklı.

[23]      Tevessül: Bir şeyi vesîle kılma, aracı kabul etme.

[24]      İttiham: Suçlu kabul edilme, bir suç isnâdı altında bulunma, itham edilme.

[25]      İşmam: Duyurma, hissettirme.

[26]      Kalb-i selim: Sağlam bir kalp.

[27]      Hüsün: Güzellik.

[28]      Kubuh: Çirkinlik.

[29]      Emir ve nehy-i İlâhi: Allah’ın emri ile Allah’ın yasaklaması.

[30]      Hakîm-i Ezelî: Her işini hikmetle yapan ve varlığının başlangıcı olmayıp sonsuz olan Allah.

[31]      Emr-i İlâhi: Allah’ın emri.

[32]      Hâvi: İçine alan.

[33]      Mukadderat-ı İlâhi: Allah tarafından takdir olunmuş, belirlenmiş.

[34]      Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.

[35]      Ferş: Yer.

[36]      Serâdan Süreyyaya: Yerden göğe kadar.

[37]      Zerrat: Atomlar.

[38]      Seyyârât: Gezegenler.

[39]      Semâvât: Gökler.

[40]      Mâlikiyet: Sâhiplik.

[41]      Mertebe-i uzmâ: En büyük seviye.

[42]      Tevhid-i âzam: Allah’ın birliğinin en büyük şekilde tecelli etmesi.

[43]      Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 253.

[44]      Vârit olmak: Gelmek, erişmek, ulaşmak.

[45]      Fâil-i Muhtar: Kendi istek ve iradesi ile iş gören Fâil, Allah.

[46]      Hakîm-i Mutlak: Sınırsız hikmet sâhibi olan Allah.

[47]      Âdil-i Hakîm: Her şeyi hikmetle yapan, sonsuz adalet sâhibi Allah.

[48]      Îsal: Ulaştırma, ulaştırılma, eriştirme, eriştirilme.

[49]      Mükellef: Bir işi yapmak zorunda olan.

[50]      Mâlikü’l Mülk: Bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah.

[51]      İn’am: Lütuf ve ihsanda bulunma, iyilik etme.

[52]      Atâ etmek: Bağışlamak, vermek, ihsan etmek, lütfetmek.

[53]      Tâzib etme: Azaplandırma, eziyet verme.

[54]      Tezlil: Hor ve hakir görme, horlama, aşağılama, tahkir etme.

[55]      Tâziz: Yüceltme, ululama, saygı ile anma.

[56]      Enbiyâ, 21/23.

[57]      Teselsül: Kesintisiz olarak birbirini tâkip etme, zincirleme devam etme.

[58]      Fâsit: Fesâda uğramış, bozulmuş, bozuk, kötü.

[59]      Zımnen: Açık açık değil üstü kapalı şekilde, dolayısıyla.

[60]      İcbar: Zorlama, cebretme.

[61]      Taht-ı riyâsetinde: Başkanlığında.

[62]      Sırr-ı teklif: Kulluk ve imtihan sırrı.

[63]      Kanun-u tezat: Zıtlıklar kanunu.

[64]      Hüsn-ü küllî: Bütün fertleri içine alan kapsamlı, şümullü güzellik.

[65]      Nef: Fayda.

[66]      Âsâr: Eserler.

[67]      Ezdad: Zıtlar.

[68]      Nursî, Sözler, s. 585.

[69]      Mehâsin: Güzellikler, iyilikler.

[70]      Ahsen-i takvim: İnsanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması.

[71]      Şümul: İçine alma, kaplama, kapsama, şâmil olma.

[72]      Temerküz: Birikme, toplanma.

[73]      Âlem-i bekā: Devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi.

[74]      Âlem-i fenâ: Gelip geçici olan dünya âlemi.

[75]      Anâsır-ı esasiye: Esas unsurlar.

[76]      Şecere-i hilkat: Yaratılış ağacı.

[77]      Silsile-i kâinat: Kâinattaki varlıklar zinciri.

[78]      Seyl-i şuûnât: Olayların, oluşumların akışı, seli.

[79]      Dest-i kudret: Allah’ın kudret eli.

[80]      Hareket-i şedîde: Şiddetli hareket.

[81]      Nursî, Sözler, s. 585-586.

[82]      Kaziye: Hüküm, önerme.

[83]      Saha-i vücud: Vücut sahası, varlık alanı.

[84]      Din-i Mübin: Hak ve hakikati açıklayan din, İslâm.

[85]      Rûm, 30/19.

[86]      Mâsadak: Uygun, muvâfık, mutâbık.

[87]      Sudur etmek: Meydana gelmek, hâsıl olmak, ortaya çıkmak, sâdır olmak.

[88]      Ulü’l-azm peygamberler: Azim ve sebat sâhibi peygamberler; Allah’ın emirlerini gerçekleştirme hususunda en çok dikkat ve titizlik gösteren peygamberler anlamında bir terim. İslâm bilginleri, Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’i (s.a.s) ulü’l-azm peygamberlerden saymışlardır.

[89]      Şöhretşiar: Şöhret sâhibi, şöhreti herkesçe bilinen.

[90]      Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.

[91]      Nisbî: Karşılaştırmaya, kıyaslamaya dayanan, mutlak olmayan, bağıntılı, göreli, izâfî, rölatif.

[92]      İzâfî: Geçerliliği şartlara tâbi olan, göreceli.

[93]      Mebnî: Bir şeye dayanan, istinat eden, müstenit.

[94]      Teâlî: Yükselme, yücelme, âlî olma.

[95]      A’dâ: Düşmanlar.

[96]      Tahakkuk: Gerçekleşme.

[97]      Tağut: Şeytan, put vb. Allah’tan başka tapınılan her şey.

[98]      Nâr: Ateş, od, cehennem.

[99]      Hüsn-ü misâl: Güzel örnek.

[100]     Atâ-yı rahmânî: Rahmet ve şefkati bütün varlıkları kapsayan Allah’ın ikramı, ihsanı.

[101]     Ders-i ibret: İbret dersi.

[102]     Erbab-ı dikkat: Dikkat sâhipleri.

[103]     İ’lâ-yı kelimetullah: İslâm dîninin esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret, bu yolda yapılan cihat.

[104]     Tamim etmek: Umûma yaymak, genel duruma getirmek.

[105]     Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.

[106]     Muin: Yardım eden, yardımda bulunan, destek olan kimse.

[107]     Müzâhir: Arka çıkan, destek olan, yardım eden.

[108]     Hazz-ı azîm: Zevkli gayret.

[109]     Tâbir-i nâkabil: Tarifi imkânsız.

[110]     Telezzüz: Zevk alma, hoşlanma, hazzetme.

[111]     Evc-i âlâ: En üst derece, zirve.

[112]     Kemâl-i mesudiyet: Tam bir mutluluk, bahtiyarlık.

[113]     İhrak: Yakmak.

[114]     Tulû: Doğma, doğuş.

[115]     Bürûdet: Bir şeyin insanın üzerinde bıraktığı soğuk etki, mânevî soğukluk.

[116]     Bi-lütfihi teâlâ: Allah’ın inâyetiyle.

[117]     Müjde-i ikbâl: Mutluluğun, saadetin habercisi.

[118]     Tevfik: Allah’ın yardımı, Allah’ın, kulunun fiilini rızâsına ve muhabbetine uygun kılması, kulunu irâde ve rızâsına uygun işler yapmaya muvaffak kılması.

[119]     Refik: Arkadaş, yol arkadaşı, yoldaş.

[120]     Nursî, Kastamonu Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 99.

[121]     İnşirah: İç açılması, gönülde duyulan ferahlık.

[122]     Beraat-i istihlâl: Güzel başlangıç.

[123]     Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.

[124]     Uruc etmek: Yükselmek.

[125]     Fünun: Fenler, ilim kolları, bilim dalları.

[126]     Kemal-i saadet: Tam bir mutluluk.

[127]     Tebeyyün: Belli olma, meydana çıkma, görülüp anlaşılma, ayan olma.

[128]     Taharrî-i hakikat: Hakikati araştırma, doğruyu arama.

[129]     İnsaniyetperver: İnsanları ve insanlara hizmet etmeyi seven.

[130]     Mülhem: İlhâma mazhar olmuş, ilham almış.

[131]     Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.

[132]     Mâsadak: Uygun, muvâfık, mutâbık.

[133]     Meş’um: Uğursuz, şom, meymenetsiz, şeâmetli, menhus.

[134]     Mağrur: Kendini beğenen, böbürlenen, kibirli, gururlu, mutaazzım.

[135]     Hakşinas: Menfaatlerinin ve şahsî duygularının etkisi altında kalmadan karşısındakinin hakkını kabul eden, hakka saygı gösteren, herkesin hakkını gözeten.

[136]     Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.

[137]     Bâb-ı saadet: Saadet kapısı.

[138]     Kehkeşan: Samanyolu.

[139]     Hakaik-i necmiye: Yıldız hakikatler.

[140]     Ferahyâb: Ferah bulan, ferahlayan.

[141]     Hidâyet-âver: Doğru yolu getiren.

[142]     Serâpâ: Baştan ayağa kadar, baştan başa, bütün, tamamen.

[143]     Memlû: Dolmuş, dolu.

[144]     Manzume-i hakaik: Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

[145]     Müncezib: Tutulmuş.

[146]     Kuvve-i muharrike: Sürücü kuvvet.

[147]     Nokta-i mihrak: Odak noktası.

[148]     Meşale-i irfan: İlim meşalesi.

[149]     Şûle-i hakikat: Hakikatin, gerçeğin ışıltısı, parıltısı.

[150]     Tebellür: Açık şekilde ortaya çıkma, belirme.

[151]     Müstaid: Bir işi veya şeyi yapabilme yeteneğine sâhip olan, yetenekli, kabiliyetli.

[152]     Andelib: Bülbül.

[153]     Bahçe-i irfan: İlim bahçesi.

[154]     Sohbet-i ihvan: Kardeşlerin muhabbeti.

[155]     Hizmet-i azîme: Büyük hizmet.

[156]     Min tarafillâh: Allah tarafından.

[157]     Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme, büyük sayıldığını belli edecek şekilde güzel muâmelede bulunma.

[158]     Tebcil: Ululama, ağırlama, saygı gösterip ikram etme.

[159]     Teşmil: Bir şeyi kapsamı içine alma, yayma.

[160]     Tamim etmek: Umûma yaymak, genel duruma getirmek.

[161]     Hâhişkâr: İsteyen, istekli.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X