Gönül Damlaları

Muhterem kardeşim İhsan Bey

Muhterem kardeşim İhsan Bey

Nûr’un dakik ve nükteli bir iki hakikatine dair sualiniz vesilesiyle gönderdiğiniz mektubu memnuniyetle aldım. Mesruriyetle mütâlaa ettim. Hüsn-ü zannınıza karşı sûret-i mahsusada[1] teşekkürler ederim. Bu gibi lemha-i hakikat[2] ve nükât-ı latifelere[3] karşı tenebbüh[4] ve teyakkuzunuzla[5] i’mâl-i fikir[6] etmeniz, sizleri ka’r-ı kemâlata[7] daldırır ve âli hakikatlere eriştirir.

Aziz kardeşim, mektubunuzda “Mânâ-yı harfî,[8] kasdî[9] hükümlere mahkûm-u aleyh[10] olamaz ve o mânâ-yı harfinin inceliklerine tedkîkat[11] yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismi,[12] sâdık, kâzip[13] her hükme mahal olur”[14] ile “İnsan nisyandan[15] alındığı için, nisyana müpteladır”[16] cümlelerinin izahını istiyorsunuz.

Birinci cümlenin izahı bazı malumat-ı nahviyenin[17] verilmesine vâbeste[18] olduğundan, şu tasnifi meselenin vuzuhu için gerekli buluyoruz.

Nahiv âlimleri kelimeyi üçe ayırırlar: Fiil, isim, harf.

Fiil: Zamana mukarin[19] olarak müstakil bir mânâya delâlet eden kelimedir.

İsim: Zaman kaydına girmeksizin bir mânâya müstakilen delalet eden kelimedir.

Harf: Müstakil bir mânâsı olmayan, ancak isim ve fiil gibi mânâlı kelimelerin yeni mânâlarını göstermeye vesile olan kelimelerdir. Yani harf, gayrin mânâsına hâdimdir,[20] bizzat müstakil bir mânâsı yoktur. Maksadımız, bu târifleri şu misale tatbik edince daha iyi anlaşılacaktır.

“Erzurum’dan İstanbul’a geldim” cümlesinin heyet-i umûmîyesinde[21] üç kelime nazarımıza çarpmaktadır. Bunlardan “Erzurum” ve “İstanbul” lafızları, bir zamana tâbi olmadan mânâ-yı müstakilleri[22] bulunan kelimelerdir ki bunlara “isim” diyoruz. “Geldim” tâbiri ise “fiil” olup, bir zaman kaydına girerek (geçmiş zaman) müstakil bir mânâyı müktesebinde[23] taşıyan bir kelimedir. Bu iki kelime sınıfının nokta-i müştereki,[24] bir mânâlarının oluşudur, “dan” ve “a” kelimeleri (ekleri) müstakil bir mânâya sâhip değillerdir. Ancak “dan” eki “Erzurum” ismine ilhak[25] edilince “gelme” fiilinin başlangıç noktasını taayyün[26] ettirir, “a” eki de “İstanbul” ismine eklenince aynı fiilin nihaî noktasını bildirir.

Yaptığımız bu izah neticesinde görülmektedir ki, “dan” ve “a” ekleri “Erzurum” ve “İstanbul” kelimelerine eklenince bunlara yeni mânâlar kazandırırlar. Ama bu eklerin, aynı kelimelere olan intisapları kesilince, herhangi bir mânâ ifade edemeyecekleri gayet açıktır. Demek “dan” ve “a” ekleri, diğer iki kelimenin yeni mânâlarının anlaşılmasına hizmet eden âlet ve vasıtalarıdır. İşte bu iki ek, kelimenin “harf” denen sınıfındandır. (“dan”: Mefulun minh-Ayrılma hâli; “a”: Mefulun ileyh-Yaklaşma hâli).

Tekrar aynı cümlemize nahvi bu tahlille, başka bir cihetten bakalım: Misâlimizdeki “geldim” kelimesini “Ben geldim” şeklinde mütâlaa edecek olursak, “ben” müptedâ[27] ve “geldim” ise mahkûmun bihtir.[28] Bu “Ben geldim” kaziyesinin sıdkı ve kizbi münakaşa götürür. “Gelme” fiili vakıa, yani gerçeğe mutâbık olsa veya olmasa hüküm özelliğini yitirmez; bu kaziye sıdka ve kizbe mahal olur. Gelmişse sıdktır, gelmemişse kizbdir. Fakat “dan” ve “a” harflerinde sıdka ve kizbe mahal olacak hüküm mevcut değildir. Zira kendilerinde müstakil bir mânâ yok ki, bu mânâ üzerine lehte ve aleyhte bir hüküm tahakkuk[29] etsin. Bu sebeple bu ekler, ne müptedâ, ne haber, ne mahkûmun bih ve ne de mahkûmun aleyh[30] olurlar. Demek ki, mânâ-yı harfî kasdî hükümlere mahkûmun aleyh olamaz. Ancak mahkûmun bih ve mahkûmun aleyh’in maksatlarına vâsıta olurlar. Meselâ “geldim” denildiğinde akla gelen “nereye” sualine, “İstanbul’a şeklinde cevap verilir. Buradaki “a” eki gelme fiilinin nihaî noktasının İstanbul olduğunu gösterir. Bunun dışında başka bir mânâsı yoktur. Ama mahkûmun aleyh ve mahkûmun bih olan “Ben geldim” cümlesinin hususiyetleri çoktur. “Nereye geldim? Geldiğim yerin özellikleri nedir?” gibi hususiyetler ile bu hükmün sıdkı ve kizbi üzerinde inceleme ve tahkikat yapılabilir.

Üstâd’ımızın bu kaide-yi mukarrereyi[31] zikrinden maksad-ı esasisi,[32] bir teşbihden hareket ederek Tevhid’e müteallik şu hakikati izah etmektedir:

Yukarıda mezkûr “dan” ve “a” harfleri, mânâları müstakil kelimelere ilhak edilince onlardan kastedilen mânâların anlaşılmasına âlet ve vâsıta oldukları gibi, bu istiarî[33] hakikat mucibince bir harf olan kâinat da Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiye’ye ait kudsî mânâ ve maksatların anlaşılmasına bir âlet ve vâsıta, yani bir aynadır. Demek aklı ve fikri bîhuş[34] ve bîkarar[35] eyleyen bu âlemin güzelliklerini intaç eden fiillerin faili, mahkûmun aleyhi, istinadgâhları ve onların sebeb-i vücudu Sıfat ve Esmâ-yı İlâhiye’dir.

Evet, “Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen[36] eser; bilbedâhe,[37] gayet kemâldeki ef’ale[38] delâlet eder. Çünkü eserdeki kemâlât o ef’alin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef’al[39] ise, bizzarure bir Fâil-i Mükemmel’e[40] ve O fâilin kemâl-i esmâsına,[41] yani âsâra[42] nisbeten; musavvir,[43] müdebbir,[44] hakîm, rahîm, müzeyyin[45] gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve unvanların kemâli ise, şeksiz ve şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsafına[46] delâlet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa; sıfattan neşet eden isimler, unvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsafın kemâli, bilbedâhe Şuunat-ı Zâtiyye’nin[47] kemâli ise, biilmelyakîn,[48] Zât-ı Zî-şuûn’un[49] kemâline ve öyle layık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuûn ve sıfat ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçtiği hâlde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.”[50]

Üstâd’ımızın bu izahından da anlaşılacağı gibi kâinatta sergilenen tedbir, tanzim, tedvir,[51] tertip, tavzif,[52] tanzim ve tevzin[53] gibi, kasdî ve şuurî faaliyetlere kâinat mahkûmun aleyh olamaz. Yani bu işleri ve fevkalâde hâkimane icraatı kâinat yapıyor denilemez. Bu muazzam fiiller câmid,[54] şuursuz ve zelil mahlûkata istinad edilemez. Meselâ; “esbab yarattı, tabiat icad etti, şefkat etti, mevcudat acıdı, güneş merhamet etti” denilemez.

Öyle ise Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarının mânâlarını mütâlaa etmeye âlet ve vâsıta olan bu kâinata –her ne kadar tantanalı ve şa’şaalı görünse bile– felsefeciler gibi mânâ-yı ismi ile bakmak ve bu mânâ ile tedkikat ve tahkikata girişmek büyük bir hatadır.

“İnsan” kelimesinin menşei hakkındaki ikinci sualinize gelince: İnsan kelimesi lafzen “Fi’lân” vezninde olup “Beşer” mânâsına gelmektedir. Bu kelimenin nereden alındığında –yani aralarında mânâca münâsebet bulunan hangi kelimeden müştak olduğunda– ihtilaf vardır.

Hemen şunu ilâve edelim ki, her lafzın mutlaka başka bir kelimeden müştak olması gerekmez. Zira bu hâlde teselsül[55] lazım gelir, bu da bâtıldır. Buna göre “insan” kelimesi için bir iştikak[56] aramaya hâcet yoktur. Ama lisan âlimleri, yine de bazı letâfetlere binaen bu kelimeye bir iştikak aramışlardır. Şöyle ki:

1- Mezkûr âlimlerden bazıları, “insan” kelimesinin “ins”den alınmış olduğunu ve sonundaki “an” ekinin de zâit[57] bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunlardan ehl-i tahkik[58] olanlar ise, “an” ekinin zâit olmadığını ve “insan” kelimesinin “ins” lafzının tesniyesi[59] olduğunu söylemişlerdir. Zira insanların, biri “Hak’la, diğeri “Halk’la olmak üzere iki ünsiyet[60] cihetleri vardır. Çünkü insan ruh cihetinden “Hak” ile, cisim cihetinden de “Halk’la ünsiyet hâlindedir.

Basra ulemâsı da, filan vezninde olan insan kelimesinin ‘ins’den müştak olduğunu beyan etmişlerdir.

2- Bazıları da “insan” kelimesinin “ibsâr” ve “ihsas” mânâlarına gelen “înâs”dan müştak olduğunu ifade etmişlerdir. Zira insanlar eşyaya ilim yoluyla vâkıf, görme vasıtasıyla vâsıl[61] ve hisleri vesilesiyle de müdrik[62] olurlar.

3- Kufe ulemâsına göre ise, “insan” kelimesi “nisyan”dan müştaktır. Başındaki bu tarz bir cemisi kullanılmamış ve “nas”, “ünas” ve “ünüs” şeklindeki cemileri istimal[63] edilmiştir. Aynı zamanda “insan” kelimesinin cemi olarak zikredilen “nas”ın aslında “ünas” lafzının muhaffefi[64] olduğu ve lisana hafiflik olsun diye başındaki “hemae”nin hazfedildiği[65] de ileri sürülmüştür.

Öte taraftan bu “Nas” kelimesi hakkında da muhtelif görüşler serdedilmiştir. Şöyle ki:

1. Kendi lafzından müfredi[66] olmayan “nas” kelimesi, “insan” lafzının cemidir ve “ünas” kelimesinin de mürâdifidir.[67]

2. “Nas” kelimesi, “taharrük”[68] mânâsına gelen “neves” lafzından alınmıştır. Bu kelimedeki “vav” harekeli ve makabli[69] de meftuh[70] olduğundan “elif”e kalbedilmiş ve “nas” şeklini almıştır.

3. Bazıları da “nas” kelimesinin “unutmak” mânâsına gelen “nesy” kelimesinden alındığını ifade etmişlerdir. Bu kelimenin “nas” şekline gelmesi de şöyle olmuştur:

“Nesy” kelimesinin “Aynü’l-Fiil” ile “Lâmü’l-Fiil”, yani “sin” ile “ya” harfleri yer değiştirmiş, “Kalb-i mekân bi’l-mekân” yapılmış ve “neys” şeklini almıştır. Daha sonra da “ya” harfi “elif”e kalbedilmiş ve “nas” hâline gelmiştir.

Zaten “nesy” veya “nisyan” masdarlarından gelen ism-i fâil sigası[71] da “nas” şeklindedir. Bu da lafzen “nas” kelimesinin mutâbıkıdır.

İnsanlar verdikleri ahidleri unuttukları için “insan” veya “nas” kelimeleri ile isimlendirilmişlerdir. Nitekim İbni Abbas’tan (r.a) gelen bir rivâyet şöyledir:

“İnsan verdiği ahdi unuttuğu için “insan” ismini almıştır.”[72]

Yine İbni Abbas’tan (r.a) gelen diğer bir rivâyet de şöyledir:

“Âdem (a.s) Allah’a (c.c) olan ahdini unuttuğu için “insan” ismini almıştır.”

Peygamber Efendimiz’den (s.a.v): “Âdem (a.s) unuttu, evlâdı da unuttu”[73] buyurduğu rivâyet edilmektedir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ

“And olsun ki daha önce Âdem’e ahid vermiştik, fakat unuttu!”[74]

O hâlde “insan” ile “nas” kelimelerinin “nesy” veya “nisyan” lafızlarından alınmış olmaları daha kuvvetlidir denilebilir.

Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı ile bu iki sualinize bu kadar cevap herhâlde kâfi gelir mülahazasıyla iktifa ediyorum.

Muhterem kardeşim, fenn-i harp[75] bugün, artık mûtad[76] eslihasını[77] kalemlere; savaş meydanlarını üniversite koridor ve ilim mahfellerine, matbuat muhitlerine terk etti. Milletler, bu silahların gücü nisbetinde ya devam ediyor yahut yıkılıyor. Bu hengâmda, bütün şer kuvvetlerin “pilot bölge” olarak seçtiği bu mübârek vatanımızda intişar[78] etmekte olan neşriyatımız bir memba-ı hakayıktan[79] ve irfan-ı kudsîden[80] aldığı şerarât-ı kudsiye[81] ile nesillerin kalp ve dimağlarını imar ediyor, tenvir[82] ediyor, hâdiselere karşı –Elhamdülillah– mukāvim[83] kılıyor.

Nâşirler ve onların muin[84] ve müzâhirlerinin[85] bu asırda kemâl-i idrak[86] ile en muteber ve şümullü bir hizmeti, hâkimane bir vadide deruhte[87] etmesi, mensuplarını “Hayru’n-Nas men yenfeu’n-Nas”[88] sırrına mazhar ediyor. Evet, âb-ı hayat[89] akıtan kalemlerinizle milletin mukaddesat-ı diniye[90] ve vicdan-ı umûmîye[91] ve hissiyat-ı milliyesini[92] tahrip eden ehl-i dalalete karşı, millete ölçü kazandırıp muhakeme-i akliye[93] kapılarını açmak hususundaki mütemâdî[94] cehd[95] ve gayretlerinizi tebrik ediyoruz.

Cümlenizi Allah’a (c.c) emanet eder, dâvânızda ihlâs ve istikâmetle muzafferiyetinizi dilerim.


18 Şubat 1980
Mehmed Kırkıncı


[1]       Sûret-i mahsusa: Hususi, özel şekilde.

[2]       Lemha-i hakikat: Hakiki göz atma.

[3]       Nükât-ı latife: İnce mânâlı zarif sözler.

[4]       Tenebbüh: Gafletten kurtulup kendine gelme, aklını başına toplama.

[5]       Teyakkuz: Gözünü açma, gafletten kurtulma, uyanıklık.

[6]       İ’mâl-i fikir: Fikir ortaya koyma.

[7]       Ka’r-ı kemâlat: Derin bir olgunluk.

[8]       Mânâ-yı harfî: Harf gibi; bir şeyin kendisine değil de başkasına delâlet eden mânâ; bir şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sâhibini bildirip tanıtan mânâsı.

[9]       Kasdî: Bilerek, isteyerek yapılan.

[10]      Mahkûm-u aleyh: Bizzat kendisi üzerine hüküm binâ edilen.

[11]      Tedkîkat: Tetkikler, incelemeler.

[12]      Mânâ-yı ismi: İsim gibi, bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı.

[13]      Kâzip: Yalan söyleyen.

[14]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 238.

[15]      Nisyan: Unutkanlık.

[16]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 238.

[17]      Malumat-ı nahviye: Nahv ilmine ait malumatlar, bilgiler.

[18]      Vâbeste: Bağlı.

[19]      Mukarin: Bir yerde, bir arada bulunan, birlikte olan, bitişik, yakın.

[20]      Hâdim: Yardımcı.

[21]      Heyet-i umûmîye: Genel yapı, bütün.

[22]      Mânâ-yı müstakil: Bağımsız, kendine has anlam.

[23]      Mükteseb: Kazanılmış, elde edilmiş, edinilmiş.

[24]      Nokta-i müşterek: Ortak nokta.

[25]      İlhak: Bir yere katma, ekleme, ilâve etme.

[26]      Taayyün: Meydana çıkma, âşikâr olma, belirme.

[27]      Müptedâ: Başlangıç, baş taraf. İsim cümlelerinde fâil durumunda bulunan kelime veya kelime öbeği, müsnedün-ileyh.

[28]      Mahkûmun bih: Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.

[29]      Tahakkuk: Gerçekleşme.

[30]      Mahkûmun aleyh: Kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olan.

[31]      Kaide-yi mukarrere: Kesinleşmiş kural.

[32]      Maksad-ı esasi: Esas maksat, asıl gaye.

[33]      İstiarî: Hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma sanatı; arslan kelimesini cesur adam için kullanmak gibi.

[34]      Bîhuş: Aklını kaybetmek.

[35]      Bîkarar: Kararsız.

[36]      Müzeyyen: Süslü.

[37]      Bilbedâhe: Apaçık bir şekilde.

[38]      Ef’âl: Fiiller, işler.

[39]      Kemâl-i ef’al: Fiillerdeki mükemmellik.

[40]      Fâil-i Mükemmel: Her fiili ve işi mükemmel olan Allah.

[41]      Kemâl-i esmâ: İsimlerin mükemmelliği.

[42]      Âsâr: Eserler.

[43]      Musavvir: Her şeyi istediği sûrette ve mükemmel bir şekilde yapan Allah.

[44]      Müdebbir: İdare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah.

[45]      Müzeyyin: Her şeyi eşsiz sanatıyla süsleyen, güzelleştiren Allah.

[46]      Kemâl-i evsaf: Vasıf ve özelliklerin mükemmelliği.

[47]      Şuunat-ı Zâtiyye: Cenâb-ı Hakk’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden kutsal Zâtına ait özellikler.

[48]      Biilmelyakîn: Şüphesiz bir ilimle bilme.

[49]      Zât-ı Zî-şuûn: Şuûn sâhibi Zât, Allah.

[50]      Nursî, Sözler, s. 684.

[51]      Tedvir: Çekip çevirme, idare etme.

[52]      Tavzif: Vazifelendirme, görevlendirme.

[53]      Tevzin: Ölçülü yapma, dengeleme.

[54]      Câmid: Cansız.

[55]      Teselsül: Kesintisiz olarak birbirini tâkip etme, zincirleme devam etme.

[56]      İştikak: (Kelimeler için) Bir kökten gelme, aynı kökten türeme.

[57]      Zâit: Sonradan eklenen, ilâve edilen.

[58]      Ehl-i tahkik: Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

[59]      Tesniye: Bazı dillerde tekil ve çoğul dışında yer alan bir kategori olup isimlerde iki varlığı, çekimli fiillerde iki kişiyi gösteren şekil, ikil.

[60]      Ünsiyet: Yakınlık, ahbaplık, ülfet, üns.

[61]      Vâsıl: Ulaşma, birleşme.

[62]      Müdrik: Anlayan, kavrayan, aklı eren, idrâk eden.

[63]      İstimal: Kullanma.

[64]      Muhaffef: Hafif duruma getirilmiş, hafifletilmiş. Kolayca söylenecek veya yazılacak şekilde kısaltılmış.

[65]      Hazfedilmek: Ortadan kaldırılmak, çıkarılmak, silinmek.

[66]      Müfred: Bir tane, eşsiz, benzersiz.

[67]      Mürâdif: Aynı anlama gelen, aynı mânâyı ifâde eden şey, eş anlamlı, müterâdif.

[68]      Taharrük: Canlanmak.

[69]      Makabl: Bir şeyin kendinden evvel olanı, öncesi, geçmişi.

[70]      Meftuh: Açılmış, açık.

[71]      İsm-i fâil sigası: Özne kalıbı, kipi.

[72]      Cevherî, III, 904-906; İbn Manzûr, Lisânü’l-’Arab, “ins” md.

[73]      Tirmizî, Tefsir, A’raf: (3078).

[74]      Tâhâ, 20/115.

[75]      Fenn-i harp: Harp ilmi, harp sanatı, savaş tekniği.

[76]      Mûtad: Alışılmış, âdet edinilmiş şey, alışkanlık, âdet.

[77]         Esliha: Silahlar.

[78]      İntişar: Yayılma.

[79]      Memba-ı hakayık: Hakikatlerin kaynağı.

[80]      İrfan-ı kudsî: Kutsal ilim.

[81]      Şerarât-ı kudsiye: Kutsal kıvılcımlar.

[82]      Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

[83]      Mukāvim: Dayanıklı, dirençli, güçlü, sağlam.

[84]      Muin: Yardım eden, yardımda bulunan, destek olan kimse.

[85]      Müzâhir: Arka çıkan, destek olan, yardım eden.

[86]      Kemâl-i idrak: Mükemmel anlayış.

[87]      Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.

[88]      İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.

[89]      Âb-ı hayat: Hayat suyu.

[90]      Mukaddesat-ı diniye: Dine ait kutsal değerler.

[91]      Vicdan-ı umûmî: Bütün toplumun vicdanı, kamu vicdanı.

[92]      Hissiyat-ı milliye: Millî hisler.

[93]      Muhakeme-i akliye: Akıl yürütüp düşünme, değerlendirme.

[94]      Mütemâdî: Sürüp giden, sürekli, aralıksız, devamlı.

[95]      Cehd: Çalışıp çabalama, büyük gayret sarf etme, uğraşma.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X