Muhterem kardeşim Osman Bey
Evvelâ, sorunuzun cevâbı Risâle-i Nur’da mevcûttur. İlgili bahisler dikkatle mütâlaa edilirse, meselenin vuzuh derecesinde izah edildiği anlaşılacaktır. Evvelemirde bu bahislere mürâcaat edilmelidir.
Sâniyen, fevkalâde mühim ve müzâkeresi gereken muhtevası geniş bir suâlin, bir mektup çerçevesi içerisine sığmayacağı da bedîhîdir.[1]
Mâlûmunuzdur ki, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti noktasından mevcûdatın “İbdâ”[2] yahut “İnşâ” sûretinde yaratılmasının farkı yoktur. Kudret-i İlâhiye[3] karşısında zerreleri yoktan yaratmak ile, o zerrelerden herhangi bir mevcûdun îcâdı müsâvîdir.[4] “Birinin âsârı[5] muhâkeme olunurken, onun hâssacığını[6] nazara dikmek lâzımdır.”[7] düsturunca, bu meseleyi Allahu Azimüşşân’ın cânibinden[8] sıfât-ı muhîtası[9] ve kudret-i mutlakası[10] noktasından temâşa etmek gerekir. Her şânında, her hâlinde binler ihtiyaç ve meskenet[11] içerisinde yuvarlanan ve en basit ihtiyâcını dahi tedârik edemeyen âciz bir insan, ulûhiyetin hâssasından olan “Varı yok, yoku var etmek hakikatini, kendi acziyeti ve cüz’î ölçüleriyle tartarsa, elbette bu kıyâs câhilâne, zâlimâne bir kıyâs olur. Koca bir kâinatı, insana musahhar[12] eden, Allahu Azimüşşân’ın mecmu-u âsârında[13] mikyâs-ı azamet[14] ve mîzan-ı kemâlini[15] temâşâ edip, takdir, tebcil[16] ve tâzim[17] etmesi gerekirken; insanın kendi cüz’î aklıyla o hakikati tartması, ne kadar gâfilâne bir tarz-ı telakkîdir.[18] Üstümüze gökkubbeyi[19] çadır gibi kurarak, şu nihayetsiz fezâ-yı âlemde[20] had ve hesaba sığmayan cirimleri[21] yed-i kudretiyle[22] evirip çeviren, kayd ve intizâm altına alan, ulvî nizâmlar va’z eden, hem yeri ayaklarınızın altına bütün müştemilâtıyla[23] ve hârika eserleriyle döşeyen bir Hâlık-ı Külli Şey’in[24] kudretinden mevcûdatın, “İbdâ” yahut “İnşâ” ile yaratılması uzak görülemez. Zaten, bir kimse sıfât-ı kâmilenin[25] cümlesini câmi’ olan Zât-ı Vâcib-ül Vücûd’a îman ettikten sonra onun için ne sûretle olursa olsun Allah’a acz isnad etmek bedîhî bir tenâkuzdur.[26]
Meselenin açıklık kazanması ve düğümün çözülmesi açısından mihrak nokta şudur: Cenâb-ı Hakk’ın kudreti zâtiyedir. Nâmütenâhî[27] ve mutlaktır. Kudretinin zevâli muhaldir.[28] Acz, O’nun icadına müdâhale ve muhalefet edemez –her ne sûrette olursa olsun– kudretinde merâtip[29] yoktur ki, hâşâ ademden[30] zerreleri îcad O’na müşkil[31] olsun. O, her şeye nâzır ve her şeye müsâviyen müteveccih[32] olduğundan, teveccühünde tecezzî[33] ve inkısam[34] olamaz ki, acz, o kuvvete tedâhül[35] edebilsin. Öyleyse mümkinât dairesindeki mâniâlar, kayıtlar, O’nun îcâdının önüne geçemez. Kevn ve mekân,[36] araz ve cevher, mülk ve melekût O’nun kudretine karşı nihayet derecede itâattedir.
Her şeyi rahat, külfetsiz, sühûletle[37] îcad edip sahra-i ceberûtunda[38] küreleri gülleler, güneşleri zerreler misillü celâldârâne[39] evirip çeviren ve bütün mükevvenat[40] O’nun taht-ı hüküm[41] ve idaresinde olan her şeyi andan ana, hâlden hâle, sûretten sûrete, devirden devire, tavırdan tavıra değiştiren; hulûldan,[42] ittisal[43] ve ittihâttan,[44] zevalden[45] tagayyür[46] ve tebeddülden[47] münezzeh ve müberrâ[48] olan, O Zât-ı Kibriyâ hikmeti iktizâ ettiği takdirde, nihâyetsiz kudretiyle istediği şeyi, ademden vücûda, vücûddan ademe rahatlıkla getirip götürebilir.
Evet, bir âna, bir lahzaya nihâyetsiz îcadları sığıştıran bir Kâdir-i Külli Şey’in zerrâtı yoktan, sair mahlûkatı da o zerrâttan yaratması elbette en bedîhî hakikatlerden biridir. Ancak bu noktada şu hakikati belirtelim ki, ulûhiyetin[49] nihâyetsiz esrârından, hilkatin hadsiz sırlarından ve Rubûbiyetin[50] nihâyetsiz muammâlarından biri olan bu “İcad” ve “İdam” hakikatini değil ukûl-ü beşer,[51] hattâ fezâ-yı melekûtta[52] cevelân[53] eden ervâh-ı âliyeler[54] dahi idrâkten âcizdirler. O’nun dâire-i ibdâ ve ihtirâ’ına[55] bir kadem dahi basamazlar. O’nun semâ-yı Rubûbiyetinde[56] bir nefes dâhi kanat açıp uçamazlar.
Sâlisen, mademki Kudret-i İlâhiye[57] noktasında “İbdâ” ve “İnşâ”nın farkı yoktur. Öyle ise akl-ı beşer, belki bu hakikatin hikmetini taharrî[58] edip sorsa, “bir derece sezâdır” denilebilir. Biz dahi, o meselenin hakikatini İlm-i Muhit-i İlâhiye’ye[59] havale edip, haddimizin fevkinde bahse girişmeden bazı müfessirîn-i izâm[60] ve hassaten aziz Üstâd’ımızın izahları çerçevesinde, gayet muhtasar ve icmâli bir sûrette konuyu vuzuha kavuşturmaya çalışacağız. Evvelâ, bu mevzuyu izaha yardım edecek temel bilgileri verdikten sonra, bir iki temsilin dürbünüyle hakikati rasad[61] edip fehme[62] takribe gayret edeceğiz.
İbdâ ve İnşâ Ne Demektir?
İbdâ, hiçten îcattır. Eşyâya hiçten ve yoktan vücût verip, o mevcûdun ve o mevcûda lazım olan her şeyin yoktan yaratılmasıdır.
İnşâ ise, eşyanın mevcut anâsırdan[63] toplanmak sûretiyle îcad edilmesidir.
İki türlü ibdâ vardır: Birincisi, ibdâ-yı mutlak yahut ibdâ-yı mahz ve küllîdir. Diğeri, ibdâ-yı cüz’î veya ibdâ-yı nisbîdir.
Kâinatın ve müştemilâtının[64] ilk yaratılışı ibdâ-yı mutlak ve ibdâ-yı mahzdır. Yani, kâinatın ilk yaratılışında her şey, sırf hiçten ve yoktan îcad edilmiştir. Daha açık bir ifâdeyle, misâl ve nümûne ittihaz[65] edilecek kanun, madde, müddet, asıl sûret, misâl ve nümûne denecek hiçbir şey yokken mükevvenâtın[66] örneksiz, mukayesesiz, taklitsiz, nazirsiz,[67] emsalsiz ve denksiz olarak yoktan ve hiçten îcadıdır.
Kanun ve mukayesesiz, madde ve misalsiz ilk model “ibdâ-yı mahzdır.” Bu sebeple her nev’in, ilk ferdinin yaratılması ‘İbdâ’dır. Binâenaleyh nev’ilerin tahavvülü[68] ve eşyânın tekemmülü[69] ibdâdan sonradır. Hatta misliyet,[70] kanunlar ve kuvvalar ibdâ’dan sonra ortaya çıkar.
İşte, kâinatın ilk yaratılışı, ibdâ-yı mahz ile olmuştur. İlk yaratılışta kâinat ve kâinatı ortaya getiren zerreler, ibdâ-yı mahz ile yaratıldı. Tâbir-i câiz ise, bu ilk yaratılıştan sonra –lihikmetin–[71] ibdâ-yı mutlak yahut ibdâ-yı mahz kapısı kapatıldı. Artık şu anda zerrâtın yaratılması bahis konusu değildir. Çünkü her şeye şâmil ve her şeye hükmeden bir muvâzene[72] mevcuttur. Cenâb-ı Hak, muvâzene-i umûmîye kanunu ile her mevcudu, o kadar dakik bir mîzân ve o derece hassas bir ölçü ile tanzim etmiştir ki, hilkatte abes ve israf olmadığı gibi, adaletsizlik ve dengesizlik de yoktur. Kandaki alyuvar ve akyuvarlardan tut, taa denizlerin ve içlerindeki mahlûkatın doğum ve ölümlerine kadar, atom sistemindeki muvâzeneden tut taa semâ burçlarına, fezâ sistemlerine kadar her şeyi ihata eden bir muvâzene mevcuttur. Mademki kâinatta, her şeyde muvâzene vardır ve hükmediyor, elbette zerreler de bu muvâzene kanunundan hariç olamaz.
Mâlumdur ki, kâinat çarkı içerisinde yaratılan her varlığın, ona göre bir yeri, bir nisbeti, bir vazifesi vardır. Her şeye bu çark içerisindeki yerine göre mîzan ve ölçü içerisinde hakkını veren Hâlık-ı Külli Şey, ibdâ-yı mahz ile yarattığı kâinatta elbette zerrâtının da miktar ve ölçüsünü dengeleyecek ve takdir edecektir. İşte, Cenâb-ı Hak kâinatın kuruluşundan, taa yıkılış ânına kadar her türlü inşâda kullanılacak her maddeyi yani zerrâtı ihtiyaç miktarınca tâyin ve takdir edip; her asra ve içerisinde yaratılacak her mahlûka yetecek nisbette istif ederek dengelemiş ve hazırlamıştır. Evet, bu hazırlayış Zât-ı Akdes’in adâletinin lâzımındandır.
Yarattığı her şeye bir had koyan ve her mevcudu bir had ile mukayyed kılan Cenâb-ı Hak, elbette zerreleri de bu kanunun şümûlünden[73] hâriç bırakmamıştır. Zerrelerin bir had ile tâyîn edilmesi bu kanunun îcabındandır.
Yaratılan her şeyin model ve sûretlerinin ilm-i İlâhide hazır olması, O zâtın ilminin derinlik ve ihatasını gösterdiği gibi, her şeyin önceden tartılıp dengelenmesi ve istif edilmesi de, O’nun nihayetsiz temkin ve tedbirini göstermektedir. Evet, bu ahvâl O’nun kemâl-i mizan[74] ile her şeyi planladığının ve her şeyin tedârikini gördüğünün ve her şeyi şaşırmadan, unutmadan ve ihmâl etmeden, güzelce idare ve tertip ettiğinin ve hiçbir şeyi abese[75] atmadığının ve israf etmediğinin delilleridir.
“Cüzlerde olan tanzim, takdir ve muvâzene, küllerde de mevcuttur” kaidesince, cüzlerde müşâhede ettiğimiz muvâzene ve dengenin küllerde de o nisbette olması hikmetin gereğidir. Evet, insanın her bir uzvu, vücûduna göre nasıl muvâzene ile ayarlanmış ise, kâinatı ortaya getiren uzuvlar da aynı muvâzene ile dengededir.
Buraya kadar anlattıklarımızı hülâsa edersek, Hakîm-i Ezel ve Ebed, ibdâ-yı mahz ile yarattığı ve hazırladığı zerratı iplik şeklinde istimâl[76] etmekte ve bütün mahlûkatı bu ipliklerle bir kumaş gibi dokumaktadır. İşte, bu ipliklerin bir araya gelerek toplanması inşâ; ipliklerin bir araya gelmesiyle yeni yeni ve taze olarak ortaya çıkan desenler, motifler, şekil ve tezyinatlar ise ibdâ-yı cüz’îdir. Başka bir ifâde ile ibdâ-yı cüz’î, ibdâ ve inşâ’nın birlikte tahakkuku[77] ile ortaya çıkmakta ve kâniatta her an cereyan etmektedir. Meselâ, şu anda yaratılan her bir mevcudun, tâbir-i câiz ise, plan ve programı ibdâ’dır. Bu plan ve programa göre zerrelerin toplanıp, eşyanın ortaya çıkışı ise inşâ’dır. Eşyanın saha-yı vücûda[78] çıkması ile onlara takılan sayısız sıfatlar, hususiyetler ahvâller ise, yine ibdâ hakikatini göstermektedir. Demek ki kâinatta her an inşâ, ibdâ’ya istinâd ederek devam etmektedir.
İbdâ ile inşâ hakikatini daha iyi kavrayabilmek için şöyle bir misal verelim: Mimarlık sanatı ve estetik yönünden dünyada bir şâheser olan Selimiye Câmii taşlardan yapıldığı hâlde, hiç kimse bu sanat eserine “taştır” veya “taş yığınıdır” diyemez ve böyle bir iddiada bulunamaz. Hiç şüphesiz bu taşlarda ortaya çıkan sanat, maharet, itina, ihtimam ve tenâsüp;[79] hatta bu câmideki binlerce hususiyetler, câminin harika planı, güzel nakş ve motifleri, dakik sanatlı tezyînatı,[80] ilm-i savt[81] ve manidar ihtişamı elbette taşlardan ayrı olarak ustasının fikir ve mütâlaasından ortaya çıkan, tâbir-i câiz ise yeni yeni ve taze ibdâ-misal maharetlerdir.
İşte, bu câminin taşlardan tedrîcen[82] yapılması inşâ; bu eserin taşlardan başka her şeyi, yani sayısız sıfat, meziyet ve hususiyetleri ise ibdâ hakikatine güzel bir misâldir.
İbdâ ve İnşâ’nın Telifinde İ’caz Vardır
Selimiye Câmii taşlardan yapıldığı gibi, mesela bir bülbül de zerrelerden yaratılmıştır. Artık, bülbül bir zerre değildir. Kudret-i İlâhiye zerrât hamurundan mâhiyet değiştirerek bülbülü halketmiştir. Ve inşâ hususiyet kazanmıştır. Rengi, şekli, ses ve güzelliğiyle, hayat ve hissiyatıyla yeni bir mâhiyet giymiştir. İşte, bülbüldeki hiçten ve yoktan yaratılan bütün hususiyetler ibdâdır, ibdâ-yı cüz’îdir.
Kâinat dahi büyük çapta Allahu Azîmüşşân’ın yed-i kudretiyle[83] yaratılan bir bülbül gibidir. Bu bülbül binbir nağamât[84] ile Zât-ı Akdes’in ibdâ ve inşâsındaki hadsiz cemâl ve kemâli ilân etmektedir. Şimdi, mucize ile yaratılan bu bülbüle azot, karbon, oksijen vesaire mi diyeceğiz? Bu kemâlâtı cansız ve şuursuz zerrata mı havale edeceğiz? Görülüyor ki mevcudatın telifinde i’câz vardır, yaratılan her şey, heyetiyle, terkibiyle, tanzimiyle, tertibiyle, mânâsıyla, maddesiyle, telifiyle mucizedir.
Elhâsıl bu mucize, hem “İbdâ”da hem “İnşâ”da kemâliyle her an nihayetsiz misâllerle devam etmektedir.
Zât-ı Akdes’in kâinatı müştemilâtıyla[85] halkettiğini ve ilm-i ezelîsiyle[86] her şeyi takdir edip dengelediğini ve O’nun hikmetinin vüs’atini[87] ve ilminin ihatasını daha iyi anlamak için, şöyle bir misâl verelim:
Fevkalade mâhir ve sanatkâr bir zâtın, hiçbir kimseyi taklit ve hiçbir eserden iktibas etmeden benzeri olmayan, gayet muhteşem ve mükemmel bir fabrika kurarak bu fabrikada binbir çeşit mütenevvî[88] masnûat[89] dokuyup, ilminin derinlik ve ihatasını, sanatının inceliğini, kudretinin nüfuz ve müessiriyetini,[90] haşmetinin büyüklüğünü göstermek istediğini farz ediniz. Bu fabrikada nihayetsiz mahsûlat almak isteyen O zât, evvelâ fabrikanın plan ve programını bünyesine uygun ve istikbâldeki hedeflerine münâsip bir şekilde zihninde tespit ve tâyin eder. Bidâyetinden nihayetine kadar geçecek zaman içerisinde, lazım olacak her şeyi dikkate alır. O fabrikanın müştemilatına taalluk[91] edecek en cüz’î meseleleri dahi ihmâl etmez. Bu fabrikanın ne müddet çalışacağını ve bu müddet içerisinde hangi maddenin ne kadar lazım olacağını en ince hesaplarına kadar tayin ve tespit ile gerekli ham maddeleri hazırlar, istif ve muhafaza eder.
Bu zâtın mezkûr fabrikanın modelini, plan ve programını belirledikten sonra, fabrikada faaliyeti müddetince kullanılacak umum malzeme ve eşyayı önceden düşünüp tedârik etmesi ve her şeyi en ince hesaplarına kadar planlaması, o zâtın ilim ve tedbîrinin ihatasına açık bir delil değil midir? Hem bu takdir ve tanzim işi onun gayet geniş fikir ve hâfızasını ve fabrikadaki her şeyi dikkate alan küllî nazarını ve müdebbirliğini[92] vuzuh derecesinde göstermez mi?
Hem bu vaziyet O Zât’ın kemâl-i mizan[93] ve intizâmla iş gördüğünü ve her şeyi unutmadan ve şaşırmadan hikmetle idare ve tertip ettiğini ortaya koymaz mı?
Hem her şeyi inceden inceye düşünen bir dimağ ve hiçbir şeyi adem ve israfa atmayan bir adâlet sâhibi olduğunu göstermez mi?
Hem o Alîm ve sanatkâr Zât’ın bütün heyet ve keyfiyetiyle mûcizâne[94] olarak kurduğu bu fabrika, O’nun hârika meziyet ve kabiliyetini ve her şeyi ihâta eden ilmini, gayr-i mütenâhi[95] hikmet ve maharetini, nihayetsiz temkin ve tedbir gücünü, Müdebbir,[96] Âdil, Mukaddir,[97] Mürebbi,[98] Munazzım,[99] Musavvir[100] ve Mufassal[101] unvanları ile akla göstermez mi?
Aynen bu misal gibi, Hakîm-i Ezelî, şu kâinat fabrikasının îcadını irâde etti. Kâinatın esâsatını ilm-i ezelîsi ile va’z edip ezel ve ebede nazaran, altı gün sayılacak bir vakitte mükevvenâtı,[102] bütün zerrât ve müştemilâtı ile yoktan ve hiçten yarattı, yani ibdâ-yı mahz[103] ile halk etti. Nihayetsiz ve kemâlde bir Cemâl ve nihayet Cemâl’de bir kemâl sâhibi olan O Zât-ı Akdes, mucizat-ı kudreti,[104] havârık-ı rahmeti[105] ve dekâik-i hikmetiyle[106] bu fabrikada binbir isminin güzelliklerini gösteren ve dâima işleyen nihayetsiz tezgâhlar kurdu. Her şeye bir had koyup, hudûd tâyin eden ve her şeyi ölçü ve tartı ile dengeleyen, bütün kâinatı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i Rububiyetinde[107] tutan, kemâl-i mizan ile tedbîr, tedvir,[108] idare ve terbiye eden ve hiçbir şey, hiçbir hâl daire-i meşiet ve idaresinden[109] hâriç olmayan ve ezelden ebede kadar bütün mülk ve melekût,[110] kevn ve mekân,[111] bütün ahval ve harekât daire-i ilminde ve nazar-ı şuhûdunda[112] bulunan, misilsiz, nazirsiz,[113] Vacibü’l-Vücûd olan Zât-ı Zülcelâl Hazretleri, bu tezgâhlarda kıyâmete kadar alacağı mahsûlat ve yaratacağı masnûata[114] yetecek kadar zerrâtı hazırlamış ve tezgâhların ham maddesi olarak vazifelendirmiştir.
Hakîm-i Ezelî, bu tezgâhlardan ibdâ-yı mahz ile yarattığı zerrâtı hıfz ve muhafaza ederek, bir vazifeden diğer bir vazifeye münâvebe[115] ile sevk etmektedir. Yani bir zerreye nihayetsiz vazifeler gördürerek hadsiz neticeler almaktadır. Artık, ibdâ-yı mahz kapısı kapatılmış olup, bir ağaca meyveleri adedince hikmetler, çiçekleri adedince vazifeler yükleyen Kadîr-i Hakîm nâmütenâhî[116] hikmetini göstermek için, zerreleri bir vazifeden diğer bir vazifeye koşturmakta ve “defâatle” istimal[117] etmektedir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri 23. Lem’a’da “Üç yüz bin envâ-i zîhayat[118] mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvâllerini hiçten var eden bir kudret…”[119] Tahavvülât-ı zerrât[120] bahsinde: “Elbette hidemât-ı hayatiye[121] ve hayattaki tesbihât-ı Rabbâniye’de defâatle bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise, o zerrenin mânevî alnında, o mânâların hikmetlerini, hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi; muktezâ-yı ihâta-i ilmidir.”[122] [123] Ve 16. Söz’ün İkinci Şuâında: “…Sânî-i Hakîm[124] ve Nakkâş-ı Alîm,[125] şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedîî[126] bir sûrette yaptıktan sonra cüz’î[127] ve küllî,[128] cüz ve küll her şeye bir model hükmünde bir nizâm-ı kader[129] ile bir miktar-ı muayyen[130] vermiştir.”[131] ifadeleriyle bu hakîkate işaret etmiştir.
Bu meseleyi başka bir şekilde bir misâlle izah edelim: Hakîm ve Alîm bir Zât’ın çeşitli ilimleri hâvi[132] câmi bir kitap yazmak istediğini farz edelim. O zât evvela arşa benzeyen kalbi ile kitabı yazmayı irâde edecek; sonra kürsiye benzeyen dimağında o câmi kitabın muhteva ve münderecâtını[133] tespit ve tâyin edecektir. Sonra da kitabı yazmaya yetecek kadar mürekkep doldurduğu kalemi ile, mezkûr kitabı hâfızasında tespit ettiği düstur ve esaslara göre yazdığı esnada birisi çıkıp: “Niçin bu kâtip, mürekkebi, mektuptan evvel doldurdu, her sayfada ayrı mürekkep doldurması gerekirdi!” diyebilir mi? Kâtibin bütün mürekkebi önceden doldurmasını ona noksanlık sayabilir mi? Hâlbuki kâtibin, mürekkebin tamamını önceden doldurması onun noksanlığına değil; bilâkis temkin ve tedbîrine delildir.
Şu hâl, ayrıca, kâtibin ilminin kitabın tamamını ihâta ettiğine, her bir harfi bir had ile tâyin ettiğine, her harfin, onun ilmindeki plan ve takdire göre yazıldığına; hatta kitabın yazılmadan önce sûret ve planı onun ilminde mevcut ve hazır olduğuna delâlet eder. Demek ki kâtip hârika ilmi ve ihâtalı[134] hâfızası ile takdir ettiği gibi yazıyor. İntizâmla tedbir ediyor. Müşâhede ile tasarruf ediyor.
Aynen öyle de, zerrât, ilm-i Ezelî’deki sûret ve plana göre hareket etmekte ve kâinat kitabının mürekkebi olarak vazife görmektedir.
Elhâsıl, aynı basit maddelerden dokunan zemin yüzündeki muhtelif hayvanat ve nebatatın aynı hava, aynı su, aynı ışığa maruz kalmakla beraber her bir nev’in hatta her bir ferdi diğerlerinden temyiz[135] edici, ayırıcı çok farklı renk ve şekilleri, hususiyetleri, tat ve kokuları, hayat ve hissiyatları, hadsiz mizaç ve istidatları vardır. İşte, zerrelerde bulunmayan bu sayısız meziyet ve hususiyetler “ibdâ” ile ortaya çıkmaktadır. Evet, bahar mevsimi bu hakikatin mahşernümâ[136] bir misalidir. Hatta her an dahi Allahu Azîmüşşân’ın “icad” ve ihdasına[137] bir bahar gibidir. Eğer, rûy-i zeminde[138] zerreler de her an, her devre yeniden yaratılmış olsaydı; bugün küre-i arz mevcut sıkletinin belki milyonlar katı ağırlığına çıkmakla kâinattaki muvâzene-i umûmîye[139] bozulacak ve hilkatten matlûb[140] olan neticeler akim kalacaktı. Hâlbuki kâinatın kuruluşunda o gün denge ne idiyse, bugün de aynıdır. Amma, zerratın ibdâ-yı mahz[141] ile yaratılan nihayetsiz işlerde defaatle çalıştırılmasının hikmetine gelince; bu hikmetler saymakla bitmez.
Bediüzzaman Hazretleri “Tahavvülat-ı Zerrât’ın” belki beş binden fazla hikmeti olduğunu beyan etmektedir. Biz dahi bu hikmetleri gayet muhtasar olarak Onun ifadeleriyle hülâsa edelim: “Cenâb-ı Hak küre-i arz’ı sanatına bir meşher,[142] icadına bir mahşer ve hikmetine medâr[143] ve kudretine mazhar[144] ve rahmetine mezher[145] ve Cennetine mezraa[146] ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayp âlemlerine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiştir.”[147]
Bu mesele ile ilgili olarak, peygamberlerin eli ile ortaya çıkan mucizelerin durumuna gelince: Allahu â’lem bi-muradihi,[148] ekser mucizelerin de mevcut anâsırdan yaratıldığı anlaşılmaktadır. Ancak Bedir Savaşı’nda Peygamber Efendimizin (s.a.v) bir avuç toprağı atınca, umum küffârın[149] gözlerine aynı avuç toprağın gitmesinde muhtemeldir ki Cenâb-ı Hak, zerrât yaratmış olsun; böyle de olsa, bu şuzûzât[150] kabilinden olabilir.
Cennet ve Cehennemin durumuna gelince; Cennet ve Cehennem ibdâ-yı mahz[151] ile yaratılmıştır ve hâlen mevcuttur. Bu mesele hakkında Kur’ân ve hadiste sarâhat[152] vardır. Zaten Ehl-i Sünnetin görüşü de budur.
Diğer sualleriniz de mektubun muhteviyatından anlaşılmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak, feylesofların izahlarını yazmaya lüzum hissetmedim. Çünkü çok meselede olduğu gibi, bu meselede de hakikatten udul[153] edip, hakikatin hakkını verememişlerdir.
Zâtınıza ve diğer kardeşlere binlerce selam ve muhabbet sunar, hizmetlerinizde Rıza-yı İlâhiye muvaffakiyetler dilerim.
15 Ağustos 1979
Mehmed Kırkıncı
[1] Bedîhî: Apaçık.
[2] İbdâ: Yeni ve güzel bir şeyi ilk defa meydana getirme.
[3] Kudret-i İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın kudreti, güç ve iktidarı.
[4] Müsâvî: Birbirinden ne fazla ne eksik olan, eşit.
[5] Âsâr: Eserler.
[6] Hâssa: Ayırıcı vasıf, özellik.
[7] Bediüzzaman Said Nursî, Muhakemat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 105.
[8] Cânib: Taraf, yön.
[9] Sıfât-ı muhîta: Her şeyi kuşatan sıfatlar.
[10] Kudret-i mutlaka: Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı.
[11] Meskenet: Allah karşısında aczini, yokluğunu bilme, gerçek zenginin Allah olduğunun ve kulun O’na karşı mutlak bir ihtiyaç içinde bulunduğunun şuûrunda olma.
[12] Musahhar: Boyun eğdirilmiş, emir ve itâat altına alınmış.
[13] Mecmu-u âsâr: Eserlerin tamamı.
[14] Mikyâs-ı azamet: Büyüklük ölçüsü.
[15] Mîzan-ı kemâl: Mükemmellik ölçüsü.
[16] Tebcil: Ululama, ağırlama, saygı gösterip ikram etme.
[17] Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme, büyük sayıldığını belli edecek şekilde güzel muâmelede bulunma.
[18] Tarz-ı telakkî: Anlayış tarzı.
[19] Gökkubbe: Kubbe biçiminde göründüğü için göğe verilen isim, gökyüzü.
[20] Fezâ-yı âlem: Uzay.
[21] Cirim: Cisim.
[22] Yed-i kudret: Allah’ın kudret eli.
[23] Müştemilât: İçindekiler.
[24] Hâlık-ı Külli Şey: Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
[25] Sıfât-ı kâmile: Mükemmel sıfatlar.
[26] Tenâkuz: Bir sözün diğer bir sözle çelişmesi, çelişki.
[27] Nâmütenâhî: Sonsuz, sonu sınırı olmayan.
[28] Muhal: Olması, gerçekleşmesi, yapılması mümkün olmayan, imkânsız.
[29] Merâtip: Mertebeler, rütbeler, dereceler.
[30] Adem: Hiçlik, yokluk.
[31] Müşkil: Zor, güç, çetin.
[32] Müteveccih: Yönelmiş, yönelen. Birine yakınlık ve sevgi duyan, teveccüh gösteren.
[33] Tecezzî: Küçük parçalara ayrılma, bölünme.
[34] İnkısam: Bölünme, kısımlara ayrılma, parçalanma.
[35] Tedâhül: Birbirine girme, iç içe girme.
[36] Kevn ve mekân: Kâinat, âlem; bütün varlıklar.
[37] Sühûletle: Kolaylıkla, kolayca.
[38] Sahra-i ceberût: Ululuk ve azamet meydanı.
[39] Celâldârâne: Haşmetlice, büyüklük gösterircesine.
[40] Mükevvenat: Yaratılmış şeylerin tamamı, varlıklar, mahlûkat, mevcûdat.
[41] Taht-ı hüküm: Hüküm altında.
[42] Hulûl: İçine girmek, nüfuz etmek.
[43] İttisal: Bitişme, ulaşma. Bağlantı.
[44] İttihât: Bir olma, birleşme.
[45] Zeval: Yok olma, yok edilme, ortadan kalkma.
[46] Tagayyür: Değişme, başkalaşma.
[47] Tebeddül: Başka şekle girme, değişme, tagayyür.
[48] Müberrâ: İlgisi, alâkası kalmamış, arınmış, arındırılmış.
[49] Ulûhiyet: İlah olma, ilahlık.
[50] Rubûbiyet: Rab olma durumu.
[51] Ukûl-ü beşer: İnsanların akılları.
[52] Fezâ-yı melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği gök.
[53] Cevelân: Dolaşma, gidip gelme, deveran, gezinti.
[54] Ervâh-ı âliye: Yüce ruhlar.
[55] Dâire-i ibdâ ve ihtirâ: Varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var eden Allah’ın dairesi.
[56] Semâ-yı Rubûbiyet: Yarattığı bütün varlıkları terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın yüce katı.
[57] Kudret-i İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın kudreti, güç ve iktidarı.
[58] Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.
[59] İlm-i Muhit-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi.
[60] Müfessirîn-i izâm: Kur’ân’ı yorumlayan büyük tefsirciler.
[61] Rasad: Gözetleme, tarassut etme.
[62] Fehim: Anlama, anlayış, idrak.
[63] Anâsır: Unsurlar, bir bütünü meydana getiren parçalar.
[64] Müştemilât: İçindekiler.
[65] İttihaz: Kabul etme, öyle sayma.
[66] Mükevvenât: Yaratılmış şeylerin tamamı, varlıklar, mahlûkat, mevcûdat.
[67] Nazirsiz: Benzersiz, eşsiz, bînazir.
[68] Tahavvül: Değişme, bir hâlden başka bir hâle geçme.
[69] Tekemmül: Kemâle erme, olgunlaşma, mükemmel duruma gelme.
[70] Misliyet: Benzerlik.
[71] Lihikmetin: Bir hikmetten dolayı.
[72] Muvâzene: Denge.
[73] Şümul: İçine alma, kaplama, kapsama, şâmil olma.
[74] Kemâl-i mizan: Mükemmel ölçü.
[75] Abes: Boş, anlamsız, saçma.
[76] İstimâl: Kullanma.
[77] Tahakkuk: Gerçekleşme.
[78] Saha-yı vücûd: Vücut sahası.
[79] Tenâsüp: Aralarında uygunluk bulunma, birbirine uyma, yakışma, uygun ve güzel oranda olma.
[80] Tezyînat: Bir şeyin üzerine yapılan süslemeler.
[81] İlm-i savt: Ses ilmi.
[82] Tedrîcen: Yavaş yavaş.
[83] Yed-i kudret: Allah’ın kudret eli.
[84] Nağamât: Nağmeler, hoş sesler.
[85] Müştemilât: İçindekiler.
[86] İlm-i ezelî: Allah’ın her şeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi.
[87] Vüs’at: Genişlik, bolluk.
[88] Mütenevvî: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü, değişik.
[89] Masnûat: Sanatla yapılmış, sanat mahsûlü olan şeyler.
[90] Müessiriyet: Tesirli, etkili olma durumu, etkililik.
[91] Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.
[92] Müdebbir: İdareci, yönetici.
[93] Kemâl-i mizan: Mükemmel ölçü.
[94] Mûcizâne: Mucizeli bir şekilde.
[95] Gayr-i mütenâhi: Sonsuz.
[96] Müdebbir: İlmiyle her şeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah.
[97] Mukaddir: Her şeyi tam bir ölçü ile takdir edip yaratan Allah.
[98] Mürebbi: Her şeyi terbiye ve idare eden, besleyip büyüten Allah.
[99] Munazzım: Her şeyi en güzel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah.
[100] Musavvir: Her şeye kendine lâyık güzel şekil ve sûretler veren Allah.
[101] Mufassal: Ayrıntılı.
[102] Mükevvenât: Yaratılmış şeylerin tamamı, varlıklar, mahlûkat, mevcûdat.
[103] İbdâ-yı mahz: Yoktan yaratılış.
[104] Mucizat-ı kudret: Kudret mucizeleri.
[105] Havârık-ı rahmet: Rahmet harikaları.
[106] Dekâik-i hikmet: Hikmet incelikleri.
[107] Kabza-i Rububiyet: Terbiyesi ve idaresi altında bulundurma.
[108] Tedvir: Çekip çevirme, idare etme.
[109] Daire-i meşiet ve idare: Allah’ın istek ve iradesinin yansıdığı daire, alan.
[110] Melekût: Bir şeyin iç yüzü, aslı, esası.
[111] Kevn ve mekân: Kâinat, âlem; bütün varlıklar.
[112] Nazar-ı şuhûd: Bakıp şâhit olma.
[113] Nazirsiz: Benzersiz, eşsiz, bînazir.
[114] Masnûat: Sanatla yapılmış, sanat mahsûlü olan şeyler.
[115] Münâvebe: Nöbetleşe iş yapma, nöbetleşme.
[116] Nâmütenâhî: Sonsuz, sonu sınırı olmayan.
[117] İstimal: Kullanma.
[118] Envâ-ı zîhayat: Canlı türleri.
[119] Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 226.
[120] Tahavvülât-ı zerrât: Atomların değişim, dönüşüm ve hareketleri.
[121] Hidemât-ı hayatiye: Hayata ait hizmetler, görevler.
[122] Mukteza-yı ihata-i ilmî: Allah’ın ilminin her şeyi kuşatmasının gereği.
[123] Nursî, Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 613-614.
[124] Sâni-i Hakîm: Her şeyi hikmetle ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah.
[125] Nakkaş-ı Alîm: Her şeyi bilen ve her şeyi sanatlı bir şekilde işleyen Allah.
[126] Bedîî: Güzel, eşsiz.
[127] Cüz’î: Küçük, az.
[128] Küllî: Bütün, hep.
[129] Nizâm-ı kader: Kader ölçüsü.
[130] Miktar-ı muayyen: Belirlenmiş miktar.
[131] Nursî, Sözler, s. 208.
[132] Hâvi: İçine alan.
[133] Münderecât: Kitap, gazete, dergi vb. içinde bulunanlar, içindekiler, muhteviyat.
[134] İhâtalı: Kuşatıcı, kapsamlı.
[135] Temyiz: Ayırma, ayrılma, seçme, seçilme.
[136] Mahşernümâ: Mahşer gibi.
[137] İhdas: İcat etme, yaratma.
[138] Rûy-i zemin: Yeryüzü.
[139] Muvâzene-i umûmîye: Genel denge, ölçü.
[140] Matlûb: İstenilen, aranılan, istek ve arzu duyulan, talep edilen şey.
[141] İbdâ-yı mahz: Yoktan yaratılış.
[142] Meşher: Sergi.
[143] Medar: Eksen, dayanak, vesile.
[144] Mazhar: Görünme ve yansıma yeri.
[145] Mezher: Çiçeklik.
[146] Mezraa: Tarla.
[147] Nursî, Sözler, s. 189.
[148] Allahu â’lem bi-muradihi: Asıl maksadını en iyi bilen ancak Allah’tır.
[149] Küffâr: Kâfirler.
[150] Şuzûz: Kural dışı olma, kurala uymama, müstesnâ olma.
[151] İbdâ-yı mahz: Yoktan yaratılış.
[152] Sarâhat: Tam ve kesin biçimde belirli olma durumu, açıklık.
[153] Udul etmek: Geri dönmek, sapmak, vazgeçmek.

Bu konuda geri bildirim bırakın