Hekimoğlu İsmail
2000 yılında Hekimoğlu İsmail’in oğlu Osman ve bir grup muhibbi gelerek Hekimoğlu’nun hayatıyla ilgili bir kitap çıkarmak istediklerini söylediler. Ve benden Hekimoğlu hakkındaki hâtıralarımı yazmamı istediler. Ben de aşağıdaki yazıyı kaleme alarak kendilerine takdim ettim:
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azim ve irade sâhibi olan bir mücâhit, geç de olsa muzaffer olur ve hedefine varabilir. Bütün hayır ve hasenatta muvaffak olmanın yegâne yolu; ihlâs ve sadakat ile çalışmak ve her türlü engeli aşmakta sabır ve sebat göstermektir.
Her insan milletine karşı birçok vazifeyle mükelleftir. Bu vazifeleri bir sıralamaya tâbi tutacak olursak; birinci dereceyi ilim, irfan ve irşat yoluyla mânevî cihat alır. Çünkü cihat insanın fıtratında mündemiçtir, zira hayatın esas ve temeli de ona bakar.
Bütün peygamberler, müceddidler ve mürşitler de bu mukaddes vazifeyi îfâ için taraf-ı İlahîden tavzif edilmişlerdir. Asrımızda da bu mânevî cihadı, yazdığı altı bin sayfalık Risale-i Nur külliyatıyla Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri hakkıyla îfâ etmiştir. Kendisinden sonra da bu mukaddes dâvâyı talebeleri omuzlamışlar, büyük bir şevk ve fevkalade bir azim ile sürdürmüşlerdir. Tebrike şâyândır ki, Hekimoğlu İsmail de bu talebelerden biri olarak mânevî cihadı ihtiyar etmiş ve hayatını ona vakfetmiştir. Terakki ve tekâmülün esasını teşkil eden bu mânevî cihad, her zaman olduğu gibi asrımızın da en zaruri bir ihtiyacıdır. Çünkü millet ve memleketimizin hayatı ve istikbali buna vâbestedir.
Hekimoğlu, Risale-i Nur’un pek sâdık, gayyur bir şakirdidir. O, hayatı temiz, hissiyatı temiz, etrafını daima nur-u irfan ile aydınlatmaya gayret eden âlicenap ve hamiyetperver bir zâttır. Onun hizmetindeki ahval ve harekâtına dikkat edilince, akıl ve hikmete muvâfık olduğu görülür, hakikat ve fazileti görmekten ürken gözler hariç.
Nurlardan tefeyyüz ettiği hakikatleri o müstesna dehâ ve zekâsıyla kitap, konferans ve sohbetler hâlinde dokumaya muvaffak olmuştur. O, mârifet cevherlerinden birçok mücevher kuleler yapmayı başarmış bir mânevîyat mimarıdır.
O, keskin zekâsı yanında engin bir hayal gücüne de mâliktir. Risale-i Nur’un inceliklerine, derinliklerine fevkalade nüfuz eden selim bir fikre ve cevval bir gönle sâhiptir. Risale-i Nur onun rûhunda ve vicdanında silinmez izler bırakmıştır.
Her insaf sâhibi teslim eder ki, Hekimoğlu hakkı neşir ve tebliğde cansiperane cesaret ve şecaat ibraz eden, mânevî cihadında ancak Hakk’tan korkan, halktan havf ve endişe etmeyen bir kahramandır. Zira mehafetullah ile dolu bir kalp sâhibi, Hâlık’ından başka kimden korkar ki?
Memlekette sapık ideolojileri ve ahlâksızlığı hâkim kılmak için çaba gösteren menfî neşriyata karşı, yalnız ve yalnız avn-i ilahîye sığınarak ihtiyar ettiği mücadelesini, kemal-i azim ve sebat ile îfâ etmiştir ve etmektedir. Köşe yazılarından sohbetlere, konferanslara, romanlara kadar birçok farklı sahada faydalı çalışmalarda bulunmuş ve Allah’ın izni ile hepsinde muvaffak olmuştur. Hekimoğlu denince akla ilk gelen şey “Minyeli Abdullah” romanıdır. O bu eseri ile romanda da yeni bir çığır açmış ve bu sahada da bir hüsn-ü misal olmuştur. Bu eser milletimizin ulvî hislerini rencide eden, behimî ve şehvanî hisleri tahrik eden romanlara karşı bir alternatif olmuştur. Bu romanı okuyan gençler, Hekimoğlu’nun hassasiyetle gösterdiği incelikleri, remizleri kavramış ve bu eserden çok istifade etmişlerdir.
Her insaf ve idrak sâhibi kabul eder ki, Hekimoğlu asrımızın dert ve ıstırabını vicdanına koymuş ve susmayarak onu haykırmış âlicenap bir insandır. Bu vesile ile kendisine teşekkür etmeyi bir vazife telakki ederim.
Hekimoğlu İsmail ile 1950’li yıllarda Erzurum’un Nur medresesinde tanıştık. O zamanlar 20 yaşlarında bir genç idi. Nasiyesine bakan onun parlak ve keskin bir zekâya mâlik olduğunu görürdü. Rûhunda bir uyanıklık, birçok mihnet ve meşakkatlere mukabele edebilecek bir irade, bir salabet ve bir azim hissediliyordu. Zira o yıllarda vazifesi itibariyle bulunduğu ilimizin Kandilli ilçesinden her hafta sonu gelir ve Nur derslerine iştirak ederdi. Erzurum’un şiddetli fırtına ve soğukları onun o azim ve metin iradesine engel olamazdı. Onun rûhunda ilim ve irfana karşı olan iştiyakın harareti, Erzurum’un kar ve buzlarını eritirdi. Zaman ve zemin sanki onun için bir bahardı. Ali Ulvi Bey’in şiirindeki şu hakikatler, onun hissiyatında da kemaliyle müşâhede ediliyordu:
Bir azm, eğer îman dolu bir kalbe girerse,
İnsan da, o îmandaki son sırra ererse,
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar…
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar…
Kendi fıtratında taşıdığı bu azim ve metanet Risale-i Nur’la kaynaşınca mecrasını bulan coşkun nehirler gibi gönüllere akar ve onlarda rengârenk mârifet çiçeklerinin açmasına vesile olurdu.
Onunla yaptığımız sohbetleri hiç unutamamışımdır. Beraber okuduğumuz Nur derslerinde mesrurane anlar yaşardık. İstikbalin devr-i Nur ve devr-i Said olacağı kanaatine varırdık. Derdik ki, “Âlemde daimî bir saadet var ise, o da mârifet ve fazilete nail olanların saadetidir.”
Risale-i Nur bizim için, fikir ve kalplerimizi ziyâlandıran engin ve zengin bir irfan hazinesiydi. İhtiva ettiği mânevî cevherler, Hint pırlantalarından daha kıymetli, daha değerliydi.
Hekimoğlu’nun mühim bir gayesi de, bu milleti tefrikadan muhafaza edip kalplerde kardeşlik ve muhabbeti tesis etmekti. Çünkü hayat ve hayatın devamı ittihat ve ittifaktadır. Bu husus ihmal edilemeyecek kadar büyük bir ehemmiyeti haizdir. Milletin kıyâmete kadar devamı bu gibi ulvî meziyetlere bağlıdır. O hâlde en büyük mesele; fertleri ilim ve irfan ile, ahlâk ve fazilet ile teçhiz etmek, kalp ve ruhlarını, akıl ve hissiyatlarını ulvî gayelere yöneltmektir. Mânevî yapılarını bu şekilde tahkim eden milletler, daima terakki ve teâlî ederler. Evet, rûhunda îman, kalbinde ümit taşıyan fertlerden teşekkül eden milletler, daima gâlip ve muzaffer olurlar. Esir ve mahkûm da olsalar, bu esaret ve mahkûmiyet dâimî olmaz, muvakkat kalır. Sonunda ilim ve irfan ile, mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde zillet ve esaretin pençesinden mutlaka kurtulurlar. Mağlup iken gâlip, mahkûm iken hâkim olurlar.
Devletimizin ebed müddet yaşaması insanlar arasındaki muhabbet, samimiyet, birlik ve beraberliğe bağlıdır. Bu değişmez hakikatler kalb ve hayata hâkim kılındığı takdirde, milletimiz yekvücut bir kütle-i müttehide hâline gelecek, Allah’ın izniyle maddî ve mânevî sahada nice parlak ve şaşaalı hamleler birbirini takip edecektir. Bu hakikatlerin tam idrakinde olan Hekimoğlu, bu hususta üzerine düşen görevi bugüne kadar bihakkın îfâ etmiştir ve etmeye devam etmektedir. O, çok iyi biliyordu ki, Peygamber Efendimizin (s.a.v) hassasiyetle üzerinde durduğu en önemli meselelerden biri de, ümmetini tefrikaya karşı uyanık tutmak idi. Nitekim: “Men ferraka feleyse minnâ” yani: “Tefrika çıkaran (fert ve cemaatleri birbirlerinden ayıran ve bölmeye gayret gösteren) bizden değildir”[1] buyurarak, tefrikanın ne kadar tehlikeli olduğuna dikkatleri çekmişti.
Hekimoğlu tefrikaya karşı da büyük bir mücadele veren ve milletimizin zülal-i hürriyeti içmesine gayret eden bir hamiyetperverdi.
Hekimoğlu’nun sohbetlerinde ve kitaplarında üzerinde durduğu önemli bir husus da, devlet ile milletin kaynaşması olmuştur. Malumdur ki, bir millete hizmet etmek isteyenlerin, o milletin tarihini iyice tanımış ve rûhunu iyice tahlil etmiş olmaları gerekir.
Şüphesiz ki, bir millet için en büyük tehlike; idare eden reis ve rehberlerine karşı itimadın sarsılmasıdır. Milletin rûhuna, inanç ve mukaddesatına, örf ve âdetlerine karşı yapılacak herhangi bir yanlış hareketle, o itimat bir defa sarsılacak olursa, halk ile idareciler arasında derin uçurumlar meydana gelir. Tedavisi mümkün olmayan yaralar açılır. O zaman bu millet kendini idare edenlerden rûhen ve hissen soğur, kopar, daima huzursuz ve tedirgin olur. İstikbale endişe ile bakar. Bu hâli fırsat bilen hainler de akla, hayale gelmeyen entrika ve telkinler ile fitne ve fesadı alevlendirip, muhabbet ve uhuvveti, hürmet ve şefkati zedeleyebilirler. Bu noktada tarih çok feci misallerle doludur.
Hekimoğlu İsmail’in bir hususiyeti de müteşebbis bir rûha sâhip olmasıdır. O, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Bu zamanda i’lâ-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıftır”[2] sözünü kendisine rehber edinmiştir. Evet say ve gayret insanlar için daima sebeb-i refah ve saadettir. Hamiyetperver bir insan için en büyük meziyetlerden biri de, hem kendine ve hem de diğer insanlara faydalı olmasıdır.
İşte Hekimoğlu da çeşitli sahalardaki teşebbüsleriyle birçok insana hem maddî hem mânevî faydalar sağlamıştır.
Elhâsıl, Hekimoğlu’nun gayesi ilim, irfan ile mücehhez îmanlı, ahlâklı; tarihine, vatanına, devletine bağlı, birlik ve beraberliğin şuuruna ermiş bir nesil yetiştirmektir.
Şu milletin saadet ve selametine hizmet eden böyle bir fikir adamının rûhuna dikkat edilse görülür ki; orada bir sürur ve bir neşe var ki, hiçbir şeyle tahsili mümkün olmaz. Bir ferd hayatını milletinin maddî ve mânevî teâlî ve terakkisine hasretsin de, onun vicdanında bir saadet âlemi tecessüm etmesin, mümkün değildir.
Böyle ulvî meziyetlere sâhip olan bu mücâhidin âhirette de ebedîyyen mesut olmasını Rahmet-i İlâhî’den niyaz eder, Cenâb-ı Hak’tan kendisine uzun ve hayırlı ömürler dilerim.
Mehmed Kırkıncı
28 Şubat 2000
Erzurum
[1] Ebû Dâvûd, Edeb, 121, 5121; H. Münavi, a.g.e., 5, 386.
[2] Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 90.

Bu konuda geri bildirim bırakın