Nasıl Aldanıyorlar

Dördüncü Sual: “Bu Mahlûkatı Allah Yarattı. Öyleyse Allah’ı Kim Yarattı?”

Dördüncü Sual: “Bu Mahlûkatı Allah Yarattı. Öyleyse Allah’ı Kim Yarattı?”

Zamanımızda saf zihinleri bulandırmak, körpe dimağları ifsat etmek için ortaya atılan dessasâne[1] suallerden biri de “Bu mahlûkatı Allah yarattı, peki ya Allah’ı –hâşâ– kim yarattı?” sualidir.

Birinci sualin cevabında zikredilen bütün deliller bir cihette bu suale de cevap teşkil etmektedir. Hususan “Sual sâhibi vücud mertebelerinden habersizdir” bahsinde beyan edilen hakikatler iyice tetkik edilirse; sualin tenakuzla dolu, abes, mânâsız ve hatta muhal olduğu açıkça anlaşılır.

Bu sual üzerine Cebrâil (a.s), Allahu Azîmüşşân’dan İhlâs sûresini cevap olarak getirdi. Bu sûre ile şirkin bütün nevileri kökünden kesip atılıyor, tevhidin bütün mertebeleri en güzel bir şekilde izah ve ispat ediliyordu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz de bu suali soran kimselere yine İhlâs sûresi ile cevap verilmesini beyan buyurmuşlardır.

Biz de Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) ittibaen bu suale İhlâs sûresi ile cevap vereceğiz. Sûrenin muhtasar bir tefsirini ikinci bölümde takdim etmiştik. Burada sadece mezkûr suale cevap olma cihetini beyan edeceğiz.

Şu mevcudatın Hâlikı ancak ve ancak vücudu vâcib, ezelî ve ebedî, Evvel ve Âhir olan, zâtında nâziri, sıfatlarında benzeri, fiillerinde şerîki bulunmayan Allahu Azîmüşşân’dır (c.c). Elbette O Zât-ı Akdes hakkında böyle bir sual sorulamaz. Çünkü kim yarattı suali ancak hâdis, fâni, mümkin olan mahlûkat için sorulabilir.

Allahu Teâlâ Ehaddir. Zât ve mahiyeti her türlü telif ve terkipten, tecezzî[2] ve tahayyüzden,[3] cihet ve mahalden, mekân ve zamandan, tagayyür[4] ve tebeddülden[5] münezzeh olan tek bir, yegâne bir ancak O’dur. O Zât-ı Ehad[6] hakkında sorulan bu sual şeytanın desisesi ve vehmin mahsulüdür.

Allahu Teâlâ Samed’dir. Bütün mahlûkat halk ve icatlarında, devam ve bekālarında, iaşe ve idarelerde, tedbir ve tanzimlerinde, hâsılı bütün ahvallerinde her an O’na muhtaçtır. Hiçbir şeye muhtaç olmayan O Müstağnî-yi Ale’l Itlak[7] hakkında böyle bir sual sormak O’nu tanımamanın, bilmemenin bir ifadesidir.

Allahu Azîmüşşân tevlid ve tevellüdden müberrâdır. O’nun zâtından –hâşâ– hiçbir varlık infisal[8] etmediği gibi, kendi de hiçbir varlığın sebebi ve tesiri ile meydana gelmemiştir. Çünkü O ezelî ve ebedîdir. O var idi, kevn[9] ve mekân, madde ve müddet, arş ve kürsî, asıl ve anâsır[10] hiçbiri yoktu. Ezelî ve ebedî olan ve fevkinde bir varlık tasavvur edilmeyen O Zât-ı Zülcelâl’in, bir başkasının tesiri ile vücuda gelmesi nasıl tevehhüm[11] edilebilir?

Allahu Teâlâ’nın eşi, benzeri, dengi ve küfüvvü yoktur. Ne ulûhiyyetinde, ne rubûbiyetinde, ne mâbudiyetinde, ne hallâkiyetinde ve ne de hâkimiyetinde O’na denk ve misil olacak hiçbir mevcud tasavvur edilemez. Zerre kadar aklı olan bir insan böyle bir Zât hakkında bu tenâkuzlu sualin sorulamayacağını bilir.

Evet, “Cenâb-ı Hakk’ı –hâşâ– kim yarattı?” sorusunda açık bir tenâkuz[12] vardır. Şöyle ki: Allahu Teâlâ Hazretleri’nin vücudu zâtîdir. Ezelî ve ebedîdir. Eşi ve benzeri yoktur. Her şeyi yaratan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu bir Vâcib-ül Vücud’dur. O Vâcib-ül Vücud’a yaratılma izafe edilirse, tenâkuz ortaya çıkar. Hakikatlerin zıddına inkılâbı lâzım gelir.

“Evet, “inkılâb-ı hakâik,[13] ittifaken muhaldir ve inkılâb-ı hakâik içinde muhal-ender muhal, bir zıt kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdad[14] içinde bilbedahe bin derece muhal şudur ki zıt, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun.”[15] Mezkûr sual bu hakikatin ışığında mütâlaa edildiğinde şu tezatlar ortaya çıkar: Allahu Teâlâ’nın –hâşâ– yaratıldığı tevehhüm edilirse, o hâlde O Zât-ı Mukaddes’in hem “Vâcib-ül Vücud”, hem “mümkin-i vücud”, hem ezelî, hem hâdis, hem Hâlık, hem mahlûk, hem nihayetsiz kadîr, hem nihayetsiz âciz, hem mutlak gani, hem mutlak fakir… hâsılı hem ulûhiyetin nihayetsiz kemâl sıfatlarıyla muttasıf, hem de mahlûkiyetin nihayetsiz nâkıs sıfatlarına sâhip olması lâzım gelir. Bu ise tenâkuzların en acîbi, hurafelerin en şen’isidir.

Evet, sual böyle nihayetsiz tenâkuzları ihtiva ettiği gibi, birçok muhalleri[16] de tazammun[17] etmektedir. Bu muhallerden sadece birisi olan “Teselsülün[18] muhaliyeti”ni nazara vermekle iktifa edeceğiz.

Bir an için O Vâcib-ül Vücud hakkında böyle bir sual sorulduğu farz edilse, o zaman bu sual o noktada kalmaz. Yani Cenâb-ı Hakk’ı yarattığı vehmedilen o halikın da halikı, onun da halikı… sorulur. Böylece sual müteselsilen[19] sonsuza kadar gider. Teselsül ise bütün selim akılların ittifakı ile muhaldir. O hâlde bu sualin mahiyeti muhale incirar[20] eder ve böyle bir sual sorulamaz.

Teselsül muhal olduğuna dair bazı misaller takdim edelim:

On-on beş vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir önceki vagon çeker. Ve nihayet iş lokomotife dayandığında artık “lokomotifi kim çekiyor?” diye bir sual sorulamaz. Zira çekip fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa bu nizam bozulur ve hareket meydana gelmez.

Aynı şekilde, bir şekerin nasıl yapıldığını sorsak, bize cevaben, şeker fabrikasında yapıldığı söylenecektir. Şeker fabrikasındaki âletlerin nerede yapıldığını sorduğumuzda onların da tezgâhları gösterilecektir. Neticede mesele bir zihne dayanmazsa, tezgâhın da tezgâhı sorulacak ve teselsüle gidilecektir.

Diğer taraftan bir elma, tâbir-i câiz ise, elma fabrikası olan ağacında yapılmaktadır. Bu ağaç ise kâinat fabrikasında inşâ edilmiştir. Eğer elma ağacının da, kâinatın da yapılması nihayetsiz bir ilim ve kudret sâhibine verilmezse, kâinat fabrikasına da bir fabrika, o fabrikaya da bir fabrika icab edecek ve mesele çıkmaza girecektir.

Bir nefer emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkumandan da padişahtan alır. “Ya padişah kimden emir alıyor?” şeklinde bir soru sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o da raiyet derecesine iner ve emir aldığı zât padişah olur. Bu hâlde birinci şahıs padişah değildir ki: “Padişah kimden emir alıyor?” diye bir soru sorulabilsin. Padişah denilince, emir veren, fakat emir almayan bir zât akla gelir.

Teselsülün muhaliyetini göstermek maksadıyla verdiğimiz mezkûr misallerden anlaşıldığı gibi, bu kâinatın yaratılışının; zâtı, esmâsı ve sıfatlarıyla ezelî ve ebedî Allahu Azîmüşşân’a dayanması zaruridir.

“Cenâb-ı Hakk’ı –hâşâ– kim yarattı?” diye firavunâne sual soranlar teselsülün muhaliyetini bilmemekle cehl-i mürekkep içinde bulunduklarını ve nefisleriyle mugālata yaptıklarını açığa vurmuş olurlar.


[1]       Dessasâne: Hile yaparak, aldatarak.

[2]       Tecezzî: Bölünme, parçalanma.

[3]       Tahayyüz: Yer tutma, yer alma.

[4]       Tagayyür: Başkalaşma.

[5]       Tebeddül: Değişme.

[6]       Zât-ı Ehad: Her bir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah.

[7]       Müstağnî-yi Ale’l Itlak: Her cihetle sınırsız zenginlik sâhibi olan Allah.

[8]       İnfisal etmek: Görevinden ayrılmak.

[9]       Kevn: Varlık, âlem, kâinat.

[10]      Anâsır: Unsurlar (hava, su, toprak, ateş); bütün elementler.

[11]      Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma.

[12]      Tenâkuz: Bir sözün diğer bir sözle çelişmesi, çelişki.

[13]      İnkılâb-ı hakâik: Gerçeklerin tersine değişmesi.

[14]      İnkılâb-ı ezdad: Zıtların değişmesi.

[15]      Nursî, Sözler, s. 79.

[16]      Muhal: Olması, gerçekleşmesi, yapılması mümkün olmayan, imkânsız.

[17]      Tazammun: İçine alma.

[18]      Teselsül: Kesintisiz olarak birbirini takip etme, zincirleme devam etme.

[19]      Müteselsil: Zincirleme, birbirine bağlı.

[20]      İncirar: Çekilme, sürüklenme.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X