Ehil Olmayan Müçtehitler

İçtihat Heveslilerinin Yanıldıkları Hususların Beyânı

اَفَةُالدِّينِ ثَلاَثَتٌ: فَقِيهٌ فَاجِرٌ, وَاِمَامٌ جَاءِرٌ, وَمُجْتَهِدٌجَاهِل

Dinin âfatı üçtür: Haktan sapmış fakîh,
zâlim devlet reisi, câhil müçtehit.[1]

İçtihat, telaffuzu kolay fakat mânâsı engin ve zengin bir kelimedir. Onun mânâsından gâfil bazı kimselerin kendilerini müçtehidîn-i izam hazretlerinin seviyesinde tahayyül etmeleri gerçekten acı ve aynı zamanda da gülünç bir durumdur.

Devr-i Risaletten başlayıp tâ hicri dördüncü asrın sonlarına kadar yetişen müçtehit ve fukaha, içtihada dair esas ve düsturları tesbit etmişler ve bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişlerdir. Fakat dördüncü asrın sonlarına doğru bu mümtaz zâtlar azalmaya başladı. İçtihat ehlinin azalması da içtihat kapısının kapanmasına vesile oldu. İçtihadın İslâmî ilimler arasında yüksek ve seçkin bir yeri olmasına rağmen, bu mümtaz kapı zâtında açık iken, ehilleri yetişemediği için kapalı sayıldı. İçtihat aklen mümkün ancak âdeten muhal hâline geldi.

Erbâbı için içtihat kapısı ardına kadar açık olmakla beraber, fukahadan İbn Âbidîn gibi bir zâtın, içtihat kapısının asırlar evvel kapandığını beyân buyurması muhtemel bir fitne ve fesadı önlemek içindir.

Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle tespit etmiştir: “Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdat-ı ecanibin istilası anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihat nâmıyla, kasr-ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.”[2]

Bu hususta Elmalılı Hamdi Yazır da şöyle buyururlar: “İçtihat kapısının kapanması öyle zannedildiği gibi bazı kendini takılı zannedenlerin hayal hânesinde vücut bulmuş bir efsane değil, belki İbni Hümam gibi birçok Hanefî ulemâsı, Gazâlî ve Gaffal gibi Şâfiî muhakkikleri tarafından sarahatla söylenmiş bir hakikattir. Ulemâ-i usûl, bir asrın müçtehitsiz olmasını câiz görmüşlerdir.”[3]

“İçtihat inhisar altına alınmamıştır. Müçtehidlik de Hıristiyanlıkta olduğu gibi dinin tevcih ettiği rûhânî bir makam değildir. Belki o, ilim ve iktidarın insana kazandırdığı bir selâhiyettir. Bazı insanlar az bir ilim tahsil etmekle kendilerini din sahasında mütehassıs bir âlim zannediyorlar.” Bu gibi kimseler Ali Ulvi Kurucu Bey’in şu güzel ifadeleriyle kendilerini mizana koysalar, herhâlde böyle bir dâvâda bulunamazlar.

“Peygamber Efendimiz, اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاءِ yâni: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler” hadîs-i şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkâr belâgatleri ile beyân buyuruyorlar.

Zira mademki, bir âlim, Peygamberlerin vârisidir, o hâlde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…”[4]

O hâlde, içtihat şartlarını hâiz olan bir âlimin içtihat yapmasına dinen hiçbir mâni yoktur. Fakat bu zamanda, içtihada ehil bir kimse yeryüzünde var mıdır ve bir şahsın bu evsafta yetişmesi mümkün müdür? Zâtında mümkün olsa bile cumhur-u ulemânın beyân ve ikrarıyla dördüncü asırdan beri vukuu sâbit olmamıştır. Gerçeğin bu olduğunu yirminci asrın mütehassıs ve muhakkiklerinden Hüseyin-i Cisri, Ömer Nasuhi, Şeyhü’l- İslâm Mustafa Sabri ve diğer zâtlar kitaplarında beyân etmişlerdir, zâten şimdiye kadar müçtehitlik dâvâ edenler, mücerret iddiadan ileri gidememişlerdir. Şimdi de iddia eden varsa buyursun içtihat etsin.

Peygamberimiz Efendimiz (a.s.m) Hazretleri, kemal-i teessür ile şöyle buyurmuşlardır:

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبِضُ الْعِلْمَ انْتِزَاعًا ، يَنْتَزِعُهُ مِنَ الْعِبَادِ ، وَلَكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ ، حَتَّى إِذَا لَمْ يُبْقِ عَالِمًا ، اتَّخَذَ النَّاسُ رُءُوسًا جُهَّالاً فَسُئِلُوا ، فَأَفْتَوْا بِغَيْرِ عِلْمٍ ، فَضَلُّوا وَأَضَلُّوا

“Muhakkak ki, Allahu Teâla verdiği ilmi insanlardan çekip almaz. Ancak âlimlerin ölmesiyle ilimler de gider. Hatta din makamları câhillerin elinde kalır. Kendilerine başvuruldukça yanlış fetvalar vermekle kendileri sapıttıkları gibi, insanları da şaşırtırlar.”[5]

İşte bu hadîs-i şerif bir mucize olarak asrımıza en geniş mânâda bakıyor. İslâm dinine hakkı ile vâkıf olmayan bazı kimseler görüyoruz ki, müçtehidâne bir tavır ve bir gurur ile her sorulan suale tereddütsüz cevap veriyorlar, şer’î bir esasa istinat etmeden, dinî hükümlere layıkıyla vâkıf olmadan İslâm nâmına, mukaddesat hesabına ahkâm kesiyorlar. Bu ise câhilane bir cürettir. İslâm dinine karşı bir laubaliliktir ve onun kudsiyetini, ulviyetini hafife almaktır. Onların bu hatalarında ısrarları, sözleri, özleri ve izleri hep bu ahval üzere devam etmektedir. İşte bu gâfiller zümresidir ki; cehâlet onları azdırmış, onlar da insanları azdırıyorlar.

Taassup ve insafsızlık hakikatin inkişafına en büyük mânidir; güneşi gözlerden saklayan siyah bulutlar gibidir. Basiret gözünü kör eder.

Kesin burhanlarla tahakkuk etmiştir ki, insanlık âlemi için cehâletten daha büyük musibet tasavvur edilemez. Hakikaten cehâlet öyle büyük bir musibettir ki, zararı hem dünya, hem de âhirete şâmildir.

Bu fikirleri ortaya atanlar, içtihadın hakikî mânâsını, esaslarını ve kaidelerini bilmiş olsalardı, öyle asılsız, çürük iddialarla kendilerini gülünç duruma düşürüp, zihinleri bulandırmaz ve fikir anarşisine yol açmazlardı.

Hem müçtehitlerin büyüklüğünü teslim ve onları takdir ederek kendi bâtıl hayallerine kapılmazlar, müçtehitleri küçük görme sevdasına düşmezlerdi.

Sual: Bugünkü bazı insanların kendilerini büyük müçtehitlerle denk tutmalarının, hatta onlardan üstün görmelerinin sebebi nedir?

Cevap: Şu bir hakikattir ki insan hiçbir şeyde haddini tecavüz etmemelidir. Haddini bildiği sürece hürmet ve muhabbete mazhar olur. Haddini bilmeyen adam, kendi kadrini ve haysiyetini muhafaza edemez. Evet, edebin aslı ve esası kişinin haddini bilmesi ve haysiyetinin muhafazasına ihtimam göstermesidir. Aksi takdirde edep dairesinin dışına çıkar ve insanların nefretine hedef olur. Böyleleri hakkında, Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ

Yani: “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Her birisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneş’in bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez.[6]

Müçtehidîn-i izama karşı edep, onları takdir edip lâyık oldukları hürmeti göstermek ve onların ilim ve irfanlarından istifade etmekle olur. Zâten insaf ve vicdanın gereği de budur. Aksi hâlde selef-i sâlihinin, “bütün zamanların hâcatına dar gelmeyen” sâfi ve hâlis içtihatlarını beğenmemek ve eksik görmek büyük bir mahrumiyet ve fahiş bir hatadır.

İlmî bir şeyi fikren tasavvur etmek mümkündür, fakat bunun fiilen tahakkuku başkadır. Müçtehit olmayı tasavvur etmek başkadır, müçtehit olmak başkadır. Şu âlem-i kevn ve fesadda neler olmuştur ve daha neler de olacaktır. Acaba yalancı peygamberler ortaya çıkmamış mı ki, yalancı müçtehitler de çıkmasın.

Her nasılsa insan, kendi yıldız böceği kadar aklını, mum ışığı kadar ilmini pek cazip görüp büyük müçtehitlere müsavat dâvâsında bulunur. Bilmem ki, insan nasıl bir galat ve nasıl kazib bir hayal ile aldanıp da içtihadın engin ve zengin bir umman olduğundan gaflet ediyor. Denilebilir ki, böyle zâtlar içtihat kelimesinin semtine ulaşabilse veya o deryanın kenarında gezseler, müçtehitlerin izlerini görseler bu kadar gürültüyü, bu kadar taşkınlığı ve bu denli akılsızlığı yapmazlar.

Bu ehliyetsiz ve haddini mütecaviz şahıslar, kendi söz ve fiillerinin şeriata uyup uymadığını bizzat kendilerinin tesbit edecekleri ve Kur’ân ve Hadiste mesnedini bulamadıkları meseleleri de kıyas yapmak sûretiyle hâlledebilecekleri iddiasındadırlar. Hâlbuki bu tarz hareket çok cihetlerle hatalıdır. Zira kıyas yaparak hüküm çıkarmayı bu zamanda değil herhangi bir kimse, belki muhakkik ve mütehassıs büyük bir din âlimi de yapamaz. Edille-i şeriyeden şeriata ait hükümleri istinbat ve istihraç etmek ancak müçtehidîn-i izamın hakkı ve onların vazifesidir. Üstad Bediüzzaman’ın tâbiriyle “Karınca devenin yükünü götüremez.”[7]

Asrımızdaki sözde müçtehitlerin hâllerine ve gayelerine nazar edildiğinde; kiminin zenginliğin ihtişamında, kiminin şan ve şöhretin câzibesinde, kiminin de mevki ve makamın peşinde olduğu görülür.

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثٖيراً مِنَ الظَّنِّۘ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاً اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ رَحٖيمٌ

“Ey îman edenler, zandan çok sakının. Çünkü zannın bazısı ağır günahtır, vebaldir. Birbirinizin gizliliklerini araştırmayın ve bazınız bazınızı gıybet de etmesin. Hiçbiriniz ölü kardeşinin etini yemesini sever mi? Demek ondan tiksindiniz! Öyle ise Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah, tevbeleri kabul edicidir, çok esirgeyicidir”[8] buyurmaktadır.

Sahih bir rivâyet de vardır ki: “Her kim bir mü’minde bulunmayan şeyleri, onu ayıplamak için insanlar arasında konuşup ve yayarsa, Allah-u Azimuşşan onu, sözünü isbat edinceye kadar cehennemde hapsedecektir.”[9]

Acaba herhangi bir ferdin hukukuna tecavüz edenin hâli böyle olunca, müçtehidîn-i kiram efendilerimizi hafife alanların hâli ne olacaktır! Evet, ulemânın etleri zehirdir; koklayanı hasta eder, tadanı öldürür. Müçtehidîn-i kiram hazretleri:

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

“Allah-u Teâla Hazretlerinin evliyalarına korku ve hüzün yoktur”[10] mealindeki âyet-i kerimesiyle müjdelenen evliya zümresinin sertâcıdırlar. Onların kemâlat ve feyizlerini; irfan ve kerâmetlerini, İslâmiyet’e yapmış oldukları hizmetlerini, câhil ve nankör olanlardan başka kim inkâr edebilir? Şeriat ile hakikati, kemal ile kendilerinde cem edenler işte bu zâtlardır. Bunları tenkis ve istihfaf etmenin neticesi ebedî helakettir. İmâm-ı Buhârî ve diğer hadis imamlarının rivâyet ettikleri bir hadis-i kudside, Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

مَن عادى لي وليًّا فقد آذنتُه بالحرب

Yani “Her kim benim bir veli kuluma adavet ederse, bizzat ben Âzimüşşan’a karşı harbe kıyam etmiş olur.”[11]

Onların değil akıl ve kalpleri, vehim ve hayalleri dahi her türlü mâlâyâniyattan müberrâdır. Hissiyatları uyanık, latifeleri hüşyar olan bu zâtlarla kim müsavaat dâvâ edebilir. Onların bir senede kazandıkları ilim, irfan ve fazileti, bu zamandaki insanlar yüz senede de kazanamazlar. Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden ahkâmları istihraç etmede onlara yetişmek kimin haddidir. Çünkü o zamanda bütün zihin ve kalpler istinbad-i ahkâmla yani Kur’ân’dan hüküm çıkarmakla meşguldü. O asır bu hâli icap ediyordu. O zamanın çarkları bu tarz üzere dönüyor ve böyle cereyan ediyordu. Bu devirde ise ebedî saadete bedel, fani dünyanın zevk ve safası asıl maksad hükmüne geçmiştir. Ayrıca dünya siyaseti kalplerde yer tutmuş, zamanın câzibedar fitne ve sefâhetleri gönülleri esir etmiştir. Böylece insanlar, çoğunlukla ilim ve mâneviyattan uzak kalıp zihinleri dağılmış ve akılları körleşmiştir.

Şu fıtrî bir kaidedir ki, hâdiselere bakmada zamanın farklı tesirleri, feyz ve faydaları vardır. Bahar zamanı kış ile mukayese edilemeyeceği gibi, asr-ı saadet, sahabe ve tâbiîn devri de bu zamana kıyas edilemez. Sahabe-i kiram nübüvvet güneşi ile müşerref olmuşlar, müçtehitler ise ona yakın bir yörüngede yer almışlardır. Bilinen bir hakikattir ki güneşin huzurunda daimi duran bağ ve bahçelerde büyüyen meyvelerin tadı, rengi ve kokusu ile, kutuplara yakın bölgelerde bulunan bağ ve bahçelerde yetişen meyve ve sebzelerin rengi, kokusu ve tadı mukayese edilemez. Bunun gibi sahabe ve müçtehidîn-i izam hazretlerinin devri ile bu asr-ı hazır da mukayese edilemez. Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

“Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukabil, hakikatin envârına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in’ikas vardır. Malûmdur ki: İn’ikas ve tebaiyetle, o Nur-u A’zam-ı Nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar…

Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyanede bulunduğu hâlde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi. Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalât olurdu.”[12]

Bugün memleketimizde Râzî, Beyzâvî, Sekkaki ve Zemahşerî gibi âlimlerin yetişmesi şöyle dursun, Osmanlının son döneminde yetişen Elmalılı ve Babanzâde gibi âlimlerin eserlerini hakkıyla anlayacak insanlar bile nâdirdir. Bununla beraber her nasılsa içtihat dâvâsında bulunanların adedi her gün biraz daha artmaktadır. Doğrusu buna esef etmemek elde değil. Bu dâvâda bulunanlar, içtihat makamının ehemmiyetini takdir edemeyen ehliyetsiz kişilerdir. İçtihadın ne demek olduğu anlaşılsa ve içtihat erbâbının sâhip oldukları yüksek derece hakkıyla idrak edilse, böyle dâvâlara cür’et etmek mümkün olur mu?

Böyle tekellüflü dâvâlar tamirden ziyâde tahribe yol açar, ferdleri tereddüde düşürür ve zihinleri bütün bütün karıştırır.

Saf Müslümanların kalplerine fitne ve tereddüt yerleştirmekle; onların, büyük müçtehitlere, mezhep imamlarına ve diğer büyük din âlimlerine karşı sevgilerini ve saygılarını kırmaya çalışmanın asıl gayesi, o sevgi ve saygıyı kendilerine celb etmektir.

Şu da bir hakikattir ki, mezhep imamlarına hürmet etmeyen bir insana kimse hürmet etmez. Onlara uymayana kimse uymaz ve değer vermez. Bu gibi kimseler erbâb-ı irfan ve ilmin mazhar oldukları hürmet ve muhabbetten mahrum kalırlar.

Avam-ı mü’minîn de ferâsetleriyle bunları tanır ve teşhis ederler. Onların yaptığı cerbeze ve mugalatanın idrakindedirler. Evet, cerbeze, bâtılı hak, hakkı bâtıl göstermekle beraber, ma’kul ve meşru’ olmayan bir vasıftır. Akıl ve hikmete tamamıyla münâfîdir. Cerbeze, fıtrî bir hâl olmadığı için, ona yeltenen kişi arzu ettiği makam ve kıymetten düşer.

Cerbeze insanın fıtrî hâllerini, mâkul ve meşru davranışlarını ihlâl ve izale eden bir hastalıktır. Bunun için cerbezeden şiddetle sakınmak gerekir. Edep ve terbiye de hadden tecavüz etmemeyi iktiza eder.

Cerbezeci bir insan, ilim ve irfan erbâbının yanında pek sakil ve pek soğuk karşılanır. Hürmet beklerken nefret görür.

Şüphe yok ki dinî hükümlere dair söz söyleme hakkı, başta müçtehit ve diğer dinî ilimlerde mütehassıs olan âlimlere mahsustur. Her ilmin mütehassısları vardır. Her biri kendi ihtisas sahasında söz söyleme yetkisine sâhiptir. Meselâ: Bir tabip mimarlık sahasında, bir mühendis de tıp alanında söz söyleyemez. Dinî saha bu hususta daha hassas ve daha mühimdir. Çünkü insanların ebedî hayatını alâkadar etmektedir. Bundan dolayı eğer herkes ibâdet şöyle olsun, namaz şöyle kılınsın, oruç şöyle tutulsun, şuna şöyle inanılsın derse, vazifesi haricine çıkmış olur. Bu ise Müslümanlar arasında kargaşa ve anarşiye yol açar. Böyle bir hâle hangi insaf sâhibi ve hangi şuurlu Müslüman razı olabilir?

İçtihat Dâvâ Eden Dört Grup İnsan

1. İçtihadın mahiyet ve hakikatinden gâfil olan, bir iki hadis ve âyetin metnini mealinden okuyarak muvazenesiz ve muhakemesiz mânâ veren, “biz de müçtehitler gibi Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarırız” diyerek içtihat dâvâsında bulunan zavallılardır.

Bunlar kendi hayal âlemlerinin müçtehitleridirler. Sinek de bir kuştur. Fakat ben de kartal gibi uçabilirim diyemez. Birisine açılan ufkî daire, diğeriyle muvazeneye gelmez ve tartılmaz. Buğday da sümbül verir, lakin ne çare ki ağaç olamaz.

Bu gibi kimselerin içtihat iddiaları fikre değil arzuya dayanmaktadır. Bu arzunun kaynağı ise cehâlet ve ondan doğan cesarettir. Hazret-i Mevlânâ bunların hâlini, küçük bir akıntı üzerindeki saman çöpüne konan ve kendini kaptan-ı derya zanneden bir sineğe benzetmektedir.

Hazret-i Ali Efendimizin, “kişinin kendi noksanını bilmemesi en büyük günahlardandır,” beyânı ne büyük bir hakikattir.

İnsanın lâyık olmadığı bir makama, bir mertebeye değil tâlip olması, onu hayalinden geçirmesi bile kendini bilmemesine alamet olduğu gibi, helakine de sebeptir. Birçok insanın ayağı bu meselede kaymıştır. Bunun başlıca sebebi idrak noksanlığıdır. Muhakeme ve mantık yetersizliğidir. Tek kelime ile cehâlettir, zâten dünyada akla, hikmete muhalif her ne varsa hepsi cehâletin eseridir. Cehâlet ise musibetlerin membaı, ayıpların da aslıdır. Haddi zâtında insan câhil olmazsa, kendini haddinin fevkinde tasavvur edemez.

Fazilet hissi öyle âli bir zevktir ki, onu tatmayan bilmez. Cehâlet ise mânevî bir zehirdir. Cehâletin yolunda atılan adımlar, insanı maddî ve mânevî tehlikelere sürükler. Dünyada her türlü fenalık cehâletten çıkar.

Ne garip hâldir ki, bazıları ûlema-i İslâm’ın te’lif ettikleri mücevherat dolu eserleri okuyup anlamaya kendilerinde cesaret ve istidat göremediklerinden dolayı, Kur’ân’ın meâliyle iktifa edip tüm tahkik ve tedkik kapılarını kapamak istiyorlar. Böyleleri Kur’ân-ı Kerîm’in mealini okuyarak, kendilerini ulemâ-i İslâm’ın fevkinde tahayyül ediyorlar. Bu câhilane tavırlarıyla kendi düşünce ve fikirlerini uyuşturdukları gibi, Müslümanların da fikirlerini karıştırıyor ve tahrip ediyorlar. Bunlar âlem-i İslâm’da 1400 seneden beri telif edilen bu kadar eserleri rağbetten düşürmekle ve onları inkâr etmekle kendilerinin bir dâhi-yi azam ve bir müçtehit olduklarını zannediyorlar. Emellerine en uygun yol olarak bu metodu seçmiş bulunuyorlar.

İslâm milletine asırlarca rehberlik eden o müçtehidîn-i izam ve ulemâ-i kiram efendilerimizin ulviyet ve kıymetleri böylesi insanların zayıf ve vahşi hileleriyle hiç mahkûm edilebilir mi?

Hz. Ali Efendimizin buyurduğu gibi: “Fazilet, ehl-i ilmindir”…

İslâm hukukunu idrâk ve ihata edecek fikirden mahrum, şeriat-ı Muhammediye’nin hakikatinden külliyen habersiz bu zavallılar düşünemiyorlar ki, Kur’ân-ı Kerîm’in mealini yazanlar da yine o büyük âlimler ve mütefekkirlerdir. İlim ve irfandan haz duymayan bu zavallılar yine anlamıyorlar ki, o büyük tefsirleri yazan o âlim insanlar, acaba sadece meal okuyarak mı o seviyeye geldiler? Bu Ümmeti Muhammedin âlimleri meal okumanın kâfi olacağını bilemiyorlar mıydı ki, ömürlerini irfan yuvalarında ve medreselerde çürüttüler. Evet, İslâm âlimleri Kur’ân-ı Kerîm’in meâl-i şerifini muhtelif lisanlara mümkün mertebe tercüme etmişlerdir. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’i olduğu gibi harfiyyen tercüme etmek mümkün değildir. Çünkü her lisanın kendine mahsus incelikleri, nükteleri ve işaretleri vardır. Bundan dolayıdır ki, insanların yazdığı edebî eserler bile diğer bir dile tercüme edildiğinde, aslındaki hususiyetlerin çoğu kayboluyor. Binaenaleyh binlerce hakikatleri, nükteleri, işaretleri ve mecazları ihtiva eden Kur’ân-ı Muciz’ül Beyânı aynen tercüme etmek nasıl mümkün olabilir. Binaenaleyh bu gibi tercümelere Kur’ân denilemez. Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri’nin ifadesiyle tercüme: “Bir kelimenin mânâsını diğer bir lisanda denk bir tâbir ile aynen ifade etmektir. Tercüme aslın mânâsına tamamen mutabık olmak için sarahatte, delâlette, icmalde, tafsilde, umumda, hususta, ıtlakta, takyitte, sanatta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder. Yoksa tam bir tercüme değil, eksik bir anlayış olur. Aslın nezâket ve gayesini kaybeder.”[13]

Bu noktadan anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Azimüşşan’ı hakkıyla anlamak, meal okuyan bir kimse için mümkün değildir. Değil meal okuyanlar, Araplar bile Kur’ân’ın lisanına vâkıf oldukları hâlde O’nun hükümlerini layıkıyla anlamak kudretinde değildirler. Çünkü bu bir ihtisas meselesidir. Bu hususta mütehassıs âlimlerin irşadlarına her zaman ihtiyaç vardır.

Ve yine acaba bunlar Kur’ân-ı Kerim’i okurken Cenâb-ı Hakk’ın birçok âyet ile nev’-i beşeri ulum ve fünûna daima teşvik edip, şevklerini tahrik ettiğini görmüyorlar mı?

Zaten Furkan-ı Mübin’e nazar ettiğimizde birçok defalar tekrar edilen, Leallekum ta’kilun (Umulur ki, düşünürsünüz) ve Leallekum tefekkerun (Umulur ki, tefekkür edersiniz) gibi âyet-i celîlelerin insanları tefekküre dâvet etmesini anlamayıp tefekkür ve taakkul’ün ilimsiz mümkün olamayacağını düşünemiyorlar mı?

Acaba bunlar bütün ulum ve fünûnun İslâm’ın ulviyetine hizmet ettiğinin şuurundan mahrumlar mı?

Kur’ân-ı Kerîm’de ilim ve erbâb-ı ilme pek mümtaz bir yer verilmiştir. Cenâb-ı Hakk:

هَلْ يَسْتَوِي الَّذٖينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[14] ve

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَثٖيراً

“Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir”[15]

gibi birçok âyet-i kerimede ilim ve hikmet erbâbının hayr-ı kesire nâil olduğunu ifade buyurmaktadır. Evet, İslâm dini ilim ve hikmet üzerine müesses olduğundan, ilim ve hikmetin inkişafı için insanlığın dikkatini daima ulum ve fünûna çekmiştir.

İslâm âleminin âlim ve mürşitleri bu ümmetin mâneviyatını muhafaza, ahlâkını himaye etmişlerdir. Milletin arasında, İmâm-ı Azam, İmâm-ı Gazâlî, Mevlâna gibi ilim ehli ve irfan erbâbı olmasaydı, İslâm dini bize kadar nasıl gelecekti.

Eğer sadece meal vermekle İslâm dini inkişaf etseydi, asr-ı saadetten bugüne kadar te’sis edilen bu kadar medreselere, yazılan bu kadar ilmî eserlere lüzum kalmazdı. Hâlbuki Sultanu’l-Enbiya (a.s.m), Mekke’den Medine’ye hicret buyurunca her şeyden evvel mescid ve medresesini te’sis etti. Demek ki, Efendimiz (a.s.m)’in başlıca gayesi ilim ve ibâdetti. Zira mescidinin bir tarafında ibâdet edilirken diğer tarafı tamamen ilme tahsis edilmiştir. Bu ikinci kısımda Hz. Peygamberimizden (a.s.m) ders alan sahabîlere de “Ashâb-ı Suffa” denildi. İşte İslâmiyet’teki ilim ve hikmetin temeli burada atılmış oldu. Bu hâl gösteriyor ki, ubudiyet ile mârifet dengeli olarak teati etmiş ve edecektir.

Efendimizin (a.s.m) gayesi; bütün ümmetinin ilim ve mârifetle mücehhez olmasıydı. Hoca-i Kâinat Efendimiz (a.s.m) nâzil olan âyetlerin ihtiva ettiği mânâ ve esrarı Suffe Ashabı denilen talebelerine ders veriyordu. Peygamber Efendimiz, bir taraftan Kur’ân’ın mânâ ve esrarını sahabîlere izah ederken, bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirtilmeyen hükümleri hadis-i şeriflerle beyân buyuruyordu. Sahabe-i Kiram Hazretleri de Peygamberimizin yolunu takip ederek, bir taraftan ülkeler fethederken, diğer taraftan da ilim ve irfanın tâ’lim ve terakkisine cidden gayret ettiler. Bu yüzden o devir harikulade bir ilim, irfan asrı oldu ve “Asr-ı Saadet” unvanını bihakkın ihraz etti. Bu ilim ve irfan faaliyetini sahabe-i kiramdan sonra Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlılar da devam ettirmiştir.

Emevîler devrinde Hasan-ı Basri, Câfer-i Sadık, İmâm-ı Azam ve İbni Şihab ez-Zühri; Abbasiler döneminde Ahmed bin Hanbel, İmâm-ı Mâlik ve Şâfiî, Muhammed Şeybani, İmâm-ı Serahsi, Maverdi, Râzi, Kurtûbi, Taberî ve Beyzâvî; Selçuklular döneminde ise Risale-i Kuşeyriyye sâhibi Ebû’l Kasım Abdulkerim Kuşeyri, Şirazî, Cüveyni, İmâm-ı Gazâlî, Fahru’l İslâm Pezdevî, Şehristanî; Osmanlılarda “İlim Dağarcığı” lakabıyla tanınan Hızır Bey, Molla Hüsrev, İbni Kemal, Zenbilli Ali Cemali, Ebû’s Suud Efendi, Ahmed Cevdet Paşa gibi âlimler, âlem-i İslâm’ın her tarafını ilim ve irfanlarıyla ışıklandırmışlardır. Acaba onlar mealle mi bu dereceye geldiler!

Zaman içerisinde âlem-i İslâm’ın her tarafında ashâb-ı ilim ve irfan çoğaldı. Onların sa’y ve gayretleriyle İslâm ülkelerinde “medrese” denilen ilim merkezleri inşâ edildi. Ulûm-u diniye ve fenniyenin hemen her nevi buralarda tedris olunurdu. Buralarda yetişen ulemâ ise hakikaten İslâm dininin muhafız ve nâşiri oldular. Bu zâtlar hakkıyla birer muhakkik ve müdekkik olduğu gibi, bu ilim merkezleri de cidden birer tahkik ve ihtisas merkeziydi. İşte her devirde Müslümanlar bu medreselerden yetişen âlimlerden feyz alıp istifade etmiş, neticede mânen ve maddeten aksa-i tekemmüle vesile ve vasıta olmuşlardır.

Evet, medeniyet-i İslâmiye’nin en muhteşem zamanları bu medreselerin en feyizli devreleridir.

2. Kendileri samimi aynı zamanda ilmî ehliyete sâhip olmakla beraber, içtihat yapma selahiyetini hâiz olmadıklarından gaflet ederek, fıkhın güya noksanlıklarını ikmal için içtihat iddiasında bulunan kimselerdir. Hâlbuki bunların dâvâları sadece iddiadan ibaret kalmıştır; herhangi bir hüküm ortaya koymuş değillerdir. Bunlar ferdî kalmışlardır ve sayıları mahduttur.

“Malumdur ki, her ilmin ve fennin mütehassısları başka başkadır. Bir fennin çok mâhir mütehassısı, diğer bir fende rey ve fikir sâhibi olamaz. Bu âlimler ilimde ne kadar dirâyetli olursa olsunlar, ancak müçtehidîn-i izamın kelamlarını anlayıp, Müslümanların istifadesine sunma mevkiindedirler. Yoksa içtihat semâsının güneşlerine hiç kimse ne kendini, ne efkârını, ne de takvâ ve selahatını kıyas edemeyeceği gibi, zamanlarını da bunların zamanlarıyla bir tutamaz. Böyle bir kıyas, kıyas-i meal farıktır.”

3. Medhe düşkün, şöhrete meftun, hodfuruş bir kısım mağrur ve mütekebbir kimselerdir.

Büyüklük arzusu her nasılsa insan fıtratında mevcut en köklü, en kuvvetli arzulardandır. İnâyet-i İlahîye olmazsa bundan kurtulmak mümkün değildir.

İnsan acib bir mahlûktur. Zillet içerisinde iken büyük ve izzetli görünmek sevdasına kapılır; âciz olduğu hâlde muktedir olma sevdasına düşer; cehl-i mürekkeb içerisindeyken kendini âlimlerin, müçtehitlerin fevkinde tahayyül eder. Mum ışığı kadar ilmiyle, güneşle mübareze etmeye kalkışır ve onunla müsavat dâvâsı güder. Yıldız böceği kadar ışıkçığıyla yıldız misali dâhileri, mütefekkirleri geride ve gölgede bırakmak ister. Layık olmadığı mertebeler için tekellüf ve tasannulara yapışır.

Gururdan, kibirden kaynaklanan bir cür’et ile haddini tecavüz eden bir adam, sonunda zillet ve hakaretin pençesine düşer, cezasını bulur.

Büyük olma sevdası öyle bir hastalıktır ki, merhemi az, tedavisi güçtür. Çünkü bu hastalık maddî vücuda değil, rûha, kalbe ârız olan mânevî bir illettir. Bu sıfatları kendinde tahayyül eden insan; hüsran ve helakete düşer.

Hâlbuki insanın kıymeti kibirde değil tevazudadır. Tevazu’ insanı şereflendirir.

مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ

“Kim tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir”[16] hadis-i şerifi de bu hakikati ifade ediyor. Azamet-i İlahîyeye karşı tevazu ve mahviyet îmanın muktezasındandır. İnsan ubudiyet vazifesini yerine getirmekle tevazu ve mahviyetin sırrına erer. Hakikat böyle iken gurur ve kibir ile ubudiyet dairesinin dışına çıkan insanın ne derece hüsrana uğrayacağı aşikârdır. Evet, haddini bilen mütevazı bir insan her yerde, her zaman hürmet ve muhabbete mazhar olur. Tevazu kadar Hakk’a ve halka hoş gelen bir ulvî seciye olmadığı gibi; gurur ve kibir kadar da Hakk’ın ve halkın nefretini mucib bir alçak sıfat yoktur.

Diğer taraftan mağrur, kendini beğenmiş, hodgâm insanlarda hakperestlik bulunmaz. Bunlar delil, burhan, hak, hukuk, kaide, kural tanımazlar. Yalnız kendi görüşlerine ve fikirlerine önem verirler. Hakkın rızasını hiçbir zaman düşünmezler. Bozulmuş fıtrat ve çürümüş vicdanları ile bazı gâfil insanları aldatırlar.

4. İslâm’ın emir ve nehiylerine uymak nefislerine ağır geldiği için, İslâm dininde bir reform yapma hevesinde olanlardır.

Risâle-i Nur’da bunların hâli şöyle tasvir edilir:

“O ehl-i dalâlet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş; sefahete mani’ olan tekâlif-i Şer’iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: “Şu mesail, içtihadiyedirler. O mesailde, mezhepler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihat ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmaya ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile başlarını mezahibin zincirinden çıkarıyorlar.”[17]

İşte bunlar namaz ve ezan gibi dinin zaruriyatını tebdil ve tağyir etmek istediklerinden dolayı elbette ki İslâm dininin rükünleri, sütunları olan büyük müçtehitlere ilişecekler. Heyhat değil bunlar gibi haddini bilmeyen ehliyetsiz kişiler, belki müçtehitlerden sonra gelen müfessir ve muhaddisler gibi hatta mâneviyat âleminin sultanları bile onların derece ve makamlarına çıkamamışlar ve çıkamazlar.

Bediüzzaman Hazretleri reform heveslilerine şu ikazda bulunuyor:

“Mezahibin ihtilafı ise: Sahib-i şeriatın gösterdiği nazarî düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zaruriyat-ı Diniye” denilen ve kabil-i tevil olmayan ve “Muhkemat” denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medar-ı içtihat olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor; يَمْرُقوُنَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kaidesine dâhil oluyor.”[18]

Bunların bir kısmı kendilerini müçtehitlerden üstün görerek, hakkı iptal, bâtılı teşvik etmeye çalışıyorlar. Hatta Kur’ân’ın bazı hükümlerini değiştirme yahut tamamen kaldırma gibi dehşetli bir cinâyete tevessül ediyorlar. İslâm dinini esasından sarsmak gibi sinsî, vicdansızca emellerine içtihadı bahane ediyorlar. Din nâmına ortaya attıkları her türlü yanlış fikirlerini millete böylece kabul ettirmeye çalışıyorlar. İslâm dini ile hiçbir münasebeti olmayan Türkçe ibâdet gibi hurafelere kapı açıyorlar.

Kendilerini şeriata uydurmaya çalışacaklarına, şeriatı kendi heva ve heveslerine uydurmaya çalışıyorlar. Hem de bunu iftiharla ve bir müçtehit edâsıyla icra ediyorlar.

Kendi arzu ve heveslerine göre içtihat yapanların hâlini Bediüzzaman Hazretleri şu sözleriyle ortaya koyuyor:

“Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Hâlbuki şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede –âhirete vesile olmak dolayısıyla– dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanidir. Öyle ise, şeriat nâmına içtihat edemez.”[19]

Elmalılı Hamdi Yazır’ın şu sözleri de bunların hâline tam tevafuk eder:

“İnsan ne garip mahlûktur ki, hilkat kanunlarını daima kendi tasavvuratına tatbik arzusunda bulunur. İnsan kendisini diğer hayvanlardan temyiz eden akıl gibi nûrânî bir cevherin sınırladığı itidal ve hikmet dairesinden çıkmakla, vehim ve hayalin altında gizlenen hevesatının gösterdiği büyük cehâlet çölünde koşmayı kendine maksat edinirse, bu ne kadar garip bir hâldir. Hatta bu kötü düşünceyle kâinata tasavvuratına tâbi bir serap olarak inanmaya başlar.”

İnsaniyetin rûhu olan ilim ve edep, faziletlerin en büyüğüdür. Çünkü insaniyetin kıymeti bu hasletlerle kaimdir. İlim ve edepten mahrum olan insaniyet yok hükmündedir. Haksız iddialar ile, cerbeze ve gurur ile ileriye çıkan bir adam; hakikatin karşısında hem mağlup, hem mahcup olur. Çünkü nûr-u İlahî ile bakan ümmet-i Muhammed’in ferâsetleri, onun hakiki niyetini bilir ve onun cerbezesine aldanmaz.

İlim ve fikirde payı olmadığı hâlde içtihat dâvâsı güden insanlar; mü’minlerin nefretini kazanacağı gibi, bunların ilâhî bir sadme ile mahv u perişan olmalarından korkulur.

Her kim Bediüzzaman Hazretlerinin içtihada ait risalesini insafla muhakeme etse, bu zamanda içtihat yapmanın yanlış olacağını itirafa mecbur kalır.

Sual: Fennî ilimlerde sürekli bir yenilenme ve terakki olduğu hâlde, aynı şey dinî ilimlerde niçin olmasın? Eğer “İçtihat kapısı kapanmıştır” denilerek bu yenilenmenin önü kesilmeseydi, biz de şimdi fen ve san’atta çok ileri hedefleri yakalamıştık.

Cevap: İlim iki kısımdır:

Birisi; müsbet ilimlerdir ki, kaynağı kâinat kitabıdır. Bu kitabı okuyup, anlayacak ve ondaki gizli mânâları keşfedecek olan akıldır.

İkincisi ise dinî ilimlerdir ki, membaı ilâhî vahiydir. Muhatabı ise yine akıldır.

O hâlde medeniyete ait her kemalin kaynağı fen, ulum-u mâneviyeye ait her feyz ve inkişafın kaynağı ise dindir. Müsbet ilimlerle dinî ilimlerin sahası birbirinden farklı olduğu gibi metot ve şartları da ayrı ayrıdır. Birini diğerine kıyas etmek insanı hataya düşürür. Her iki tarafın ilim adamları ve mütehassısları ancak kendi sahalarında içtihat edebilirler. Birinin vazifesi diğerinden istenilmez, zâten beşerin fikrî ve rûhî, maddî ve mânevî terakkisi de buna bağlıdır. Malumdur ki, tekâmül ve terakkinin esası ihtisaslaşmaya ve iş bölümüne dayanır. İnsan âleminin âhenk ve intizamı da buna bağlıdır.

Birinci kısım: Müsbet ilimler: Bu ilimler telâhuk-u efkâr (fikirlerin birikimi) ve tecrübe ile tekâmül etmiş ve etmektedir. Mâzinin derinliklerinden başlayıp tedrîcen ilerleyerek bugünkü seviyesine ulaşmıştır. Yani ulum ve fünûnun bugünkü inkişafı birkaç mütefenninin gayret ve himmetiyle meydana gelmiş değildir. Belki asırlar boyu gelip geçen binlerce erbâbı ilim ve fennin cehd ve gayretlerinin mahsulüdür. Fen ve sanata ait o gün ekilen tohumlar neşv ü nemâ bulup bugün zeminimizde çiçek açmış ve meyve vermiştir. Yani, fennî ilimler birbirini tekmil ve takviye ile bugünkü şahikalara ulaşmıştır. Mülhem keşşafların sa’y û gayretleriyle kıyâmete kadar da biiznillah inkişaf edecektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk insanın fıtratına kemalatın tohumlarını ekmiş ve o tohumların neşv ü neması için insana bir merak, bir iştiyak vermiştir. Bu bakımdan, o mükerrem varlık, tâ ezelden beri bu terakkinin âşığıdır. Bugün fünûna ait sayılması mümkün olmayan harikulade eserlerin her birisi işte bu aşk ve bu sevdanın neticesi olduğu kadar, insan aklının da harika bir kerametidir. Bu nevî ilimlerdeki terakki ve tealiyi Cenâb-ı Hakk beşerin irade ve ihtiyarına bırakmıştır. Bu ilimler tecrübeye, teâvüne ve tekâmüle her zaman muhtaçtır. Şimdiye kadar, fennî ilimlerin nûruyla fikirlerini ziyâlandıran ilim erbâbı bitmez tükenmez gayretleriyle cihanın bugünkü terakkisine, insaniyetin ve medeniyetin tekâmülüne hizmet etmişlerdir ve insanlık âlemini medyûn-u şükran eylemişlerdir.

İkinci kısım: Dinî ilimler: Bu ilimlerin kaynağı Kur’ân’dır. Kur’ân ise kıyâmete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçlarına cevap veren engin ve zengin bir hazinedir. Dinin temel rükünleri tekâmül ve tecrübeye muhtaç değildir. Yani, tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibâdet gibi dinî ve itikâdî esaslar mükemmel olarak gelmiştir ve öyle devam edecektir. Müçtehitlerin vazifesi ise o hazinede gizli olan fürûâta ait hakikatleri keşfetmektir.

Şâyân-ı dikkat bir hakikattir ki, fünûn-u medeniyeye ait hükümlerde erbâb-ı fen tamamen müstakildir. Yani, keşf ve icad ettikleri eserlerinde tasarruf hakkı onlara aittir; istedikleri gibi tebdil ve tağyir edebilirler. Yani bir fen âlimi tecrübelerini yaparken “acaba bu tecrübelere din cevaz verir mi, vermez mi?” diye düşünmekle mükellef değildir. Fakat dine ait esaslar, beşer fikrinin eseri olmadıkları için, insan fikren ve ilmen her ne kadar terakki ederse etsin dine ait esasları va’z ve tespit edemez, değiştiremez. Çünkü onlar aklın mâverasında ve zekânın fevkindedir. Beşerin fikri dine ait meselelerde herhangi bir hüküm ve kanun koymak selâhiyetinde değildir. Ancak onları anlamakla mükelleftir. Dine ait hükümlere beşerin fikri tamamen hâkim değildir. Müçtehidler bu ilâhî hakikatlerin mahiyetini tebdil ve tağyir edemedikleri gibi, tenkis ve tezyid de edemezler, yani ne eksiltebilirler ve ne de artırabilirler. Çünkü onlar bu hususta mutlak selahiyet sâhibi değillerdir. Onlar sadece Kur’ân ve hadislerde herkesin keşfedemediği bir kısım sırlara vâkıftırlar. Vukûfiyet başka, hâkimiyet başkadır. Her şeye tam hâkimiyet ancak Allah’a mahsustur. Hak dinlerin müessisi yalnız Allah-u Teâla’dır. Tebdil ve tağyir de ancak O’nun irade ve ihtiyarına tabîdir. Yani, İslâm dini kökleri vahy-i İlâhiye gömülü, dal ve budakları ise semâlara kadar yükselen ve her asırda gelen Müslümanları meyveleriyle gıdalandıran bir şecere-i tûbadır ki, değişmekten, bozulmaktan müberradır.

Evet, zamanın değişmesi ile hükümlerin de değişmesi bir hakikat ve bir ihtiyaçtır. Ancak bu tebeddül ve tegayyür örf ve âdetlere aittir. Örf ve âdet ise insanların kendi aralarında istimal ettikleri hususî hâllerdir. Bu gibi hâllerin fikhî bir mesned olarak alınması, hakkında hiçbir şer’î delil bulunmayan mevzularda olabilir. Geçmişte faydalı olan örfî bir hâl, bugün zararlı olabilir. Böyle bir hükmü zaman nesh eder. Ama Kur’ân ve hadisler ile sâbit olan hükümler değişmezler, kıyâmete kadar bâkidirler. Çünkü onlar her zaman ter ü tazedir. Zira Kur’ân ve hadisler ile sâbit olan hükümlerde hata ve eksiklik bulunamaz. Fakat insanların örf ve âdetlerinde birtakım yanlışlıklar bulunabilir. Âdet diye bir hatada ısrar edilmez. O âdetin değişmesi elbette dinen vâciptir. Zira yanlış ananeler, münasebetsiz bid’at ve hurafelerin İslâm dini ile hiç alâkası olmadığı gibi, bunlar aklın da kabul edemeyeceği yanlışlıklardır.

Meselâ, gerek îman hakikatlerine, gerek farzlara ait emirlerin değişmesi düşünülemez. Yalnız bunların izah şekilleri aklî ve naklî burhan ve hüccetlerin kuvvetiyle daha da vuzuha kavuşup, inkişaf ederek ilmelyakînden hakkalyakîne doğru gidebilir. İzah başka, değiştirme ise daha başkadır. Beşerin mânevî terakki ve tekâmülü bu noktaya bakar.

Şunu da belirtelim ki, şahsî içtihatlar, münferit görüşler, yeni yeni ihtilaflar ortaya çıkarmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. Bu dâvâmıza, Şîa mollaları şâhittir. Onlarda her molla kendi başına bir müçtehiddir. Acaba Şîa âleminde Sünnîlerden ziyâde ne gibi terakkiler, teâlîler oldu. Bilakis, Şiîler birçok hususta Sünnîlerden pek çok noktada geridirler. Terakki ve teâlîden uzaktırlar.

Elhâsıl, bilgisayar, radyo, elektrik gibi medeniyet harikaları tabiat âleminde icmâlen mevcut olup, Cenâb-ı Hakkın kendilerine ihsan ve ilham ettiği bazı istidatlı zâtların sayesinde zuhura çıktıkları gibi; Kur’ân-ı Kerîm’de bilhassa füruâta dair mücmel hakikatler de ulemâ-i izam hazretlerinin sa’y ve cehdleriyle insanlığın istifadesine sunulmuşlardır.

İslâm ve Müsbet İlimler

Şu mühim hakikati de ifade etmek lâzımdır: Müsbet ilimler ile İslâm dini arasında herhangi bir tezat yoktur. Olması da zâten tasavvur edilemez. Çünkü İslâm dini her zaman akla hitap etmekte ve daima ilim ve fennî teşvik etmektedir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu güzel ifadesiyle beyân etmektedir:

“Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Hâlbuki İslâmiyet, fünûnun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir.”[20]

Bir başka eserinde şöyle buyurmaktadır:

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nûru, fünûnu medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.”[21]

Evet, akıl üzerine müessis olan bir din, beşerin menfaatine, dünyanın tamirine vesile olan fennî keşiflere nasıl karşı olabilir! İslâmiyet her zaman, ilim ve sanatın terakkisine çalışan erbâb-ı fünûnu himaye etmiştir. Avrupa’nın cehâlet ve vahşet içinde yuvarlandığı bir devrede, Müslümanlar bütün gayretleriyle ilim ve irfan sahasında fütuhat yapıyorlardı. Tebrike şâyân terakkileriyle gözleri kamaştırıp, cihanın dikkatlerini celbedip takdirlerine mazhar oluyorlardı. O devirler dikkatli bir nazarla tetkik edilirse, bu hakikatler güneş gibi tebeyyün eder. Şayet tarihle iftihar etmek bir hakikat ise bu bütün Müslümanların hakkıdır.

Hicrî III. asır ulum ve fünûnun terakki ve teâlî devresidir. İslâm mütefenninlerinin müspet ilim ve fenlere verdikleri önem ve gösterdikleri ihtimam cidden harikadır. Hususan astronomi, cebir, matematik, tıp ve felsefe gibi ilimlerde önemli gelişmeler kaydetmişler, bu ilim ve fenlerde birçok mütehassıslar yetiştirmişlerdir. İşte bu asırlarda harikulade bir kudretle cihanı mânen ve maddeten hükümleri altına almaya muvaffak olmuşlardır. Dünyanın en ücra köşelerinde ilim ve irfan meşalelerini yakmışlardır. Meselâ, Endülüs fatihleri İspanya’yı fetheder etmez, ilk fırsatta dâru’l-irfan olan medrese ve mektepleri te’sis ettiler. Bunlardan tezahür eden irfan nurları pek kısa bir zamanda dünyanın nazarını celbetti. Ve Avrupa’nın her tarafından Kurtuba şehrine tahsil için talebeler gönderildi. Bunların arasında prensler ve papazlar bile bulunuyordu. İşte bu hâl ilim ve fennin Müslümanlar tarafından ne kadar himaye edildiğine en güzel bir misaldir. Bu medreselerde yalnız dinî dersler değil, aynı zamanda felsefî ve fennî tedrisatlar da yapılmaktaydı. Çünkü Müslümanlar, bu yerlerin beşer için saadet ve huzurun en sağlam istinadgâhı olduğunun şuurundaydılar. Onlar, hakîki terakki ve medeniyetin ulum ve fünûn ile olacağını pek güzel takdir etmişlerdi. Evet, medeniyete en ziyâde muvafık ve müsait olan dinin, İslâm dini olduğunda bütün âlimler ve mütefekkirler ittifak etmişlerdir. Efendimiz Hazretleri bir hadis-i şeriflerinde:

لْكَلِمَةُ الْحِكْمَةُ ضَالَّةُ الْمُؤْمِنِ فَحَيْثُ وَجَدَهَا فَهُوَ أحَقُّ بِهَا

“Hikmet, mü’minlerin kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alır”[22] buyurduğu gibi, diğer bir hadis-i şerifde de:

اطلبوا العلم ولو بالصين

“İlim, irfan tahsili için icap ederse, dünyanın uzak bir kıtası olan Çin’e bile gidiniz”[23] diye emir buyurmuşlardır. Demek ki her yerde hakikati aramak ve her şeyin kemâline kavuşmak İslâmiyet’in esas şartlarındandır. İşte bu dâru’l-fünûnlar, Ortaçağ kilisesinin skolastik taassubunu kırmışlardı. Avrupa’nın hemen her tarafından talebeler bu dâru’l-fünûnlardan fikren, ilmen istifade edip yetişerek, Avrupa’nın maddeten tekâmülüne mühim birer âmil oldular. Avrupa’yı cehâletten kurtaran reform ve Rönesans hareketlerinin çekirdekleri bu dâru’l-fünûnlarda atıldı. Avrupa’nın bugünkü terakkisinin temelinde işte bu ilim yuvaları vardır.

Nasıl ki, tarihte ecdadımız ilim ve irfan ile dünyaya rehber olmuşlarsa, öyle de ecdadından o rûhu miras alan nesl-i cedid de toparlanıp yeniden dünyaya maddî ve mânevî rehber olacaktır. Bu mevzuda Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Milel-i mütemeddine (medenî milletlerle) ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. … Belki, câmi-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiyyenin ve istidad-ı fıtrînin ve feyz-i îmanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımiyle fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.”[24]

Elhâsıl İslâmiyet bundan on dört asır evvel sanat, ticaret ve ziraatın önemini ortaya koymuş ve Müslümanları bu hususlarda çalışıp terakki etmeleri için teşvik etmiştir. Çünkü san’at, ticaret ve ziraat, cemiyet hayatının direği ve kıvamıdır, zâten mânen terakki de maddeten terakkiye mütevakkıftır. Bundan dolayı Rasûl-ü Ekrem (a.s.m) bir hadis-i şeriflerinde meâlen şöyle buyurmaktadır.

“Sizin en hayırlınız âhiretini dünya için, dünyasını da âhiret için terk etmeyeninizdir.”[25] Aynı mevzuda diğer bir hadis-i şerif ise:

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete say ve gayret ediniz.”[26]

İşte Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (a.s.m) bu iki hadis-i şerifleriyle dünya ve âhiretin muvazenesini beliğane ve hâkimane bir tarzda beyân etmiştir.

Yukarıdaki hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi, İslâm dini Müslümanlara sanayi, ticaret ve ziraat ile meşgul olmayı emrediyor. Zira millet ve memleketimizin terakki ve teâlîsiyle beraber, din ve namusumuzun muhafaza edilmesi de bunlara bağlıdır. İşte ecdadımız bu hakikatin şuuruna kemaliyle vâkıf oldukları için, bu sahalarda say ve gayretleriyle memleketimizi bağ ve bostanlara çevirerek bütün dünyada en yüksek seviyeyi ihraz etmişlerdir.

Evet, Müslümanlar bir bölgeyi fethettikleri zaman ırk, din ve mezhep ayrımı yapmadan orada ulum ve fünûna ait mektep ve medreseler yaparak, o bölgenin insanlarını tenvir ederlerdi. Bu noktadan bakılınca, o bölgenin insanları mağlubiyetlerini büyük bir nimet bilirlerdi. Tarihte bunun misalleri çokça görülmüştür. İspanyol halkının Endülüs hâkimiyetini benimsemeleri bu misallerden yalnızca biridir.

Bugünkü müspet ilmin terakkisinin esasının İslâmiyet’e dayandığını anlamak isteyenler, Medeniyet-i İslâm Tarihi’ni[27] tedkik etsinler. İslâm dininin daima ulum ve fünûnun terakkisini âmir olduğunu anlasınlar.

Mühim Bir Soru

Kader ne hikmete binaen asırlardan beri müfsit insanları İslâmiyet’e karşı musallat etmiş? Bu hâdiselerden alınacak dersler nelerdir?

Bediüzzaman Hazretleri, şer gibi görünen hâdiselerin neticesinde meydana gelen hayırları şu misal ile açıklar: “Meselâ atmaca kuşu, serçelere tasliti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder.”[28] İşte bu saldırılar ve ihanetler de netice itibariyle Müslümanların hamiyet ve gayretlerini tahrik ediyor ve istidatlarını kuvveden fiile çıkarmak istiyor.

Dini hasbi ve samimi yaşayan ve yaşatmak isteyen Müslümanlara bu hâdiseler şu dersleri veriyor:

Dinin himayetini omuzlarınıza alın, selef-i sâlihinin cadde-i nûraniyesini muhafaza edin ve o caddede yürüyün.

Dini, sadece resmî bir kalıp içerisinde görmek ve göstermek isteyenlerin insafına bırakmayın.

Mizansız, muvazenesiz muhakeme eden, ihtisas sâhibi olmadığı hâlde işin uzmanı imiş gibi görünenlere aldanmayın.

Dini, yanlış hüküm ve fetvalar ile kendileri gibi milleti de dalâlete düşürmeye gayret eden câhillerin eline terk etmeyin.

İlmî kariyer sâhibi olup da, siyasî mülahazalar ve makamını muhafaza ile “suya sabuna dokunmayan” âlimlerin de insafına bırakmayın.

Dini hasbî ve samimi bir şekilde sunmaktan ziyâde, bir gurur-u ilmî ile kendini göstermek isteyen mağrur, mütekebbirlerin yersiz hıyanetlerine de itibar etmeyin.

Dini siyasetlerine âlet eden siyasî ağızlara da iltifat etmeyin.


[1]           Feyzü’l-Kadîr (Şerhü’l-Câmiü’s-Sağîr), c. 1, s. 52, 8.

[2]           Nursî, Sözler, s. 525.

[3]           Yazır, “İçtihad” Beyânü’l-Hak Mecmuası, Sayı 27, c. 2-3, s. 622, 1.

[4]           Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 7-8.

[5]           Buhârî, İlim, 34.

[6]           Nursî, Lem’alar, s. 154.

[7]           Nursî, Kızıl İ’câz, Envar Neşriyat.

[8]           Hucurât Sûresi, (49), 516.

[9]           Ebû Davud, Akdiye, 14; İbn Mace, Eşribe, 4.

[10]         Yûnus Sûresi, (10), 62.

[11]         Buhârî, Rikâk 38.

[12]         Nursî, Sözler, s. 536.

[13]         Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. I, s. 9.

[14]         Zümer Sûresi, (39), 9.

[15]         Bakara Sûresi, (2), 269.

[16]         el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:108, hadis no: 8605; Aynı manayı ifade eden diğer rivayetler için bk. İbn-i Mâce, Zühd: 16; Müsned, 3:76.

[17]         Nursî, Sözler, s. 544.

[18]         Nursî, Mektubat, s. 484.

[19]         Nursî, Sözler, s. 528.

[20]         Nursî, Muhakemât, s. 9.

[21]         Nursî, Münazarat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 81.

[22]         Tirmizi, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 17.

[23]         İbn Hibban, İbn Cevzi gibi zâtlar bu rivâyete uydurma demişlerse de, Beyhakî, Hatib el-Bağdadi, İbn Abdi’l-Berr ve Deylemi gibi âlimler bunu hadis olarak rivâyet etmişlerdir. Ancak zayıf olduğuna da dikkat çekmişlerdir. (bk. Acluni, Keşf’ü-l Hafa, I/138) Nitekim Beyhakî bu hadisi eserine almış ve zayıf olduğunu söylemiştir. (Beyhakî, Şuabu’l- Îman, II/254)

[24]         Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 54.

[25]         Münâvî, Feyzu’l-Kadir 3, 499, 41 12.

[26]         Münâvî, Feyzu’l-Kadir 2, 12, 1201.

[27]         Corcî Zeydân, Mütercim Zeki Meğamiz, İkdam Matbaası, Dar-üs Saadet, 1328.

[28]         Nursî, Sözler, s. 247.

X