Hayatım Hatıralarım

Hukuk Profesörü Niyazi Öktem Bey ile Sohbet

Hukuk Profesörü Niyazi Öktem Bey ile Sohbet

1995 yılı idi. İstanbul’da bulunduğum bir gün akşam, Süleymaniye’deki Suffa Vakfı’nda ders yapıyorduk. Dersi Ahmet Akgündüz okuyordu, ben de bazı açıklamalarda bulunuyordum. Konu haşrin cismaniyeti idi. Ders esnasında birisi dikkatimi çekti. Dersi çok dikkatle dinliyordu. Orta yaşlardaydı. Çenesinde az miktarda bir sakalı vardı. Bu zât dersi sonuna kadar aynı dikkatle dinledi ve ders bittikten sonra hemen yanımıza geldi.

“Ben ömrüm boyunca böyle bir ders dinlemedim. Bundan sonra da dinleyeceğimi sanmıyorum. Mükemmel bir sohbetti.” diyerek hayretini ve memnuniyetini dile getirdi ve kendisinin Prof. Dr. Niyazi Öktem olduğunu söyledi.

Biz de kendisine Üstad’dan ve Risale-i Nur’dan bahsettik.

O sırada çaylar geldi ve çay esnasında sohbet etmeye başladık. Önce bana İbni Sina’yı sordu. Kendisine İbni Sina’yı, dehâsından ve ilminden bahisle övdüm. Daha sonra Farabî hakkındaki düşüncelerimi sordu. Farabî’den de sitayişle bahsettim. Farabî’nin ardından Eflatun ve Aristo’yu sordu. Ben bütün bu zâtlar hakkında övgü dolu sözler söyleyince bana:

“Siz bütün bu kişiler hakkında iyi şeyler söylediniz ama bu saydıklarımın dördü de haşrin cismani değil rûhanî olduğunu iddia ediyorlar.” dedi.

Kendisine şunları söyledim:

“Bir dağ düşünün. Bizler o dağın eteklerinde duruyor olalım. Bazı insanlar da bizden biraz daha yukarıda olsunlar. Ama onlar da dağın zirvesinde değiller. Acaba o insanlar bize, dağın arkasını anlatabilirler mi? İşte biz nasıl bu konularda dağın eteklerindeysek, o sözünü ettiğin feylesoflar da bizden fikren biraz daha yukarıda bulunuyorlar. Dağın arkasından bize haber getirecek olan zât, ancak önü ve arkasıyla dağın tümünü yaratan Allah’ın elçileri olabilir. Bunlar ise ancak Peygamberlerdir, filozoflar değil!”

Sonra kendisine:

“İbni Sina kayısı yemiş midir?” diye sordum.

“Elbette yemiştir.” diye karşılık verdi.

Farabî’nin ve diğerlerinin de yiyip yemediklerini sordum. Onların da yediğini söyledi. O zaman dedim ki: “Yahu, kayısıyı yiyen adam haşr-i cismaniyi nasıl inkâr edebilir? Dün kayısı yoktu, bugün var, demek ki bu kayısı yoktan var edildi. Cenâb-ı Hak, küçük bir kayısı çekirdeğinden koca bir kayısı ağacını nasıl çıkartıyorsa, şu dünyadan da âhireti o şekilde çıkartacaktır.”

Sonra: “Peki, bu feylesoflar yumurta yemişler midir?” diye sordum.

Buna da “Evet” diye karşılık verince:

“Yumurta dün yoktu, bugün var ve o yumurtanın içinden bir tavuk veya bir kartal veya bir bülbül çıkıyor. Bütün bunları gören insan, nasıl haşr-i cismaniyi inkâr edebilir. Allah basit bir yumurtanın içinden tavus kuşunu nasıl çıkarıyorsa, bu dünyadan da cenneti öyle çıkarır. Hem haşir rûhanî olsa, cennet nimetlerinin hiçbir zevki olmaz.” dedim ve sordum:

“Meselâ; bir insan rüyasında bir kilo kebap yese mi daha fazla lezzet alır, yoksa uyanıkken yüz gram yese mi?” Soruma kahkahayla cevap verdi. Devam ettim:

“Siz, bir adamı yemeğe dâvet etseniz, o adam size “Teşekkür ederim, ben rüyamda çok yemek yedim. Onun için karnım tok.” der mi? Elbette ki demez. İşte insan nasıl rüyasında yediği kebaptan lezzet almıyorsa veya rüyasında yemek yiyince karnı doymuyorsa, haşrin rûhanî olması da buna benzer. İnsanlara hiçbir lezzet vermez.

Daha sonra Ahmet Akgündüz’e 28. Söz’deki şu bahsi okuttum:

Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebedîyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Madem râhun âlî lezaizi vardır, ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için, bir haşr-i cismanî neden îcab ediyor?

Elcevab: Çünkü nasıl toprak suya, havaya, ziyâya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat masnuat-ı İlâhîyenin bütün enva’ına menşe’ ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letaif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de cismaniyet, en câmi’, en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlâhîyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde enva’-ı mat’umat adedince mizanlara menşe’ olmasaydı; her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem ekser esma-i İlâhîyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazâtı, yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidadlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatla bütün hazain-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva’-ı ihsanatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, –On Birinci Söz’de isbat edildiği gibi– kat’î anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i a’zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem rûhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve o Sâni’-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz.”[1]

Niyazi Bey bu dersi dinleyince tamamen tatmin olduğunu söyledi.

Ben de ona:

“Siz bu dersi dinlediniz. Acaba İbni Sina ve Farabî de bu dersi dinleselerdi, Üstad Bediüzzaman’a talebe olurlar mıydı, olmazlar mıydı?” diye sordum. Gülerek:

“Olurlardı.” diye beni tasdik etti.


[1]       Nursî, Sözler, s. 546.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X