Hz. Peygamberin Sünnetine Tâbi Olmanın Ehemmiyeti ve Hikmeti
İnsan, evvelâ Allah’ı sevmelidir. Çünkü sevgiye sebep olan her kemâl ve her cemâl O’ndadır. Şu kâinatta çiçeğinden baharına, dağından bağına, nehirinden deryasına ve zemininden semâsına kadar sevdiğimiz, takdir ve tahsin ettiğimiz her şey Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının güzelliğinin âyineleridir. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak, kendi âyinelerini, hususan en mükemmel âyine olan Hz. Peygamberi sevmektedir. Ezelden ebede bütün nimet ve ihsanlar, lütuf ve ikramlar O’nun hazinesinden gelmekte, O’nun kereminden akmaktadır. Faraza bu nimetler ve ikramlar olmasa bile, yine Cenâb-ı Hak sevilmelidir. Çünkü Allah, “sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemal-i mutlak sâhibi, Zât-ı Zülkemal ve Zülcemal”dir.[1]
Allah’ın sevgisine mazhar olmaktan daha büyük bir saadet, şeref, izzet ve sürur düşünülemez. O’nun muhabbeti, fâni ve geçici olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez.
Allah tarafından insanın kalbine yerleştirilen nihayetsiz muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sâhibi olan Cenâb-ı Hakk’a mahsustur.
Peki, İnsan Cenâb-ı Hakk’ı Nasıl Sevecektir?
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
“Ey Rasûlüm, de ki: Ey insanlar! Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.”[2]
Bu âyetten de açıkça anlaşıldığı gibi, Allah’ı sevmenin yolu ve şartı Rasûl-i Ekrem’i (s.a.v.) sevmek ve O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.
“Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullah’a ittibâ[3] edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullah’ın Sünnet-i Seniyesine ittibâı intaç[4] eder.”[5]
Allah’ı sevmenin yolu Hz. Peygambere (s.a.v.) tâbi olmaktan geçer. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:
“Evet, Cenâb-ı Hakk’a îman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şüphe[6] Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.”[7]
Şu hâlde, mârifetullaha, muhabbetullaha ve mânevî feyizlere nâil olmak isteyen kişi, O’nun sünnet-i seniyyesini rehber ittihaz etmeli, sünnetin usûl ve âdabına hassasiyetle uymalıdır. Zira, “ittiba-i sünnet-i Ahmedîye (s.a.v.) en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriyedir.”[8]
Muhabbet, insanın sevdiği bir şeye meyletmesidir. Seven kişi sevdiği zâtın rızasına ve muhabbetine vesile olacak işleri yapmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Âdem’den başlayıp en kâmil seviyesine ulaşan bir dinin en son mübelliği,[9] bütün peygamberlerin sultanı, bütün evliyaların seyyidi ve bütün insanlığın rehberidir. O, Allah sevgisinin kapısıdır. O’nu seven Allah’ı sever. O’nun ahlâkına bürünmeden, O’na tâbi olmadan kurbiyet-i İlâhiyeye ulaşılamaz.
Çünkü itaat yolları içinde en makbul ve en doğrusu onun gösterdiği yoldur. O’na itaat etmek insana yakışan bir vazifedir. O’na itaat etmeyenler fert olsun, cemaat olsun dünya ve âhiret saadetine varamazlar. Çünkü beşeriyet zulüm ve dalâlet çukurundan ancak O’nun getirdiği hidâyet nûruyla, yine O’nun sa’y ve gayretiyle kurtulabildi. Putperestliği, bâtıl itikatları ve hurâfeleri kökünden söküp atan O oldu. İnsanlık âlemine Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla O tanıttı, kalplere ve gönüllere O sevdirdi. Dünya ve âhirete ait saadet kapılarını O açtı. Getirdiği ulvî hakikatler ve âli prensiplerle insanlık âlemini ilim, mârifet, adalet ve fazilet ışıklarıyla O ziyâlandırdı; onları sürur ve saadete gark etti. Bu sayede birçok muazzam medeniyetler kuruldu. Az bir zaman içinde, getirdiği prensiplerle, insanların hem kalplerinde ve ruhlarında, hem de toplum hayatlarında harikulâde bir inkılap yaptı. İnsanlar arasında düşmanlık ve nefrete bedel muhabbet ve kardeşliği tesis etmeye muvaffak oldu. Âlemin yaratılışındaki sırları çözdü. Bu bakımdan O’nu (s.a.v.) her şeyden, hatta canımızdan da çok sevmek îmanın kemalinden olduğu gibi, akıl ve vicdanın da gereğidir.
Sırat-ı müstakim, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) gösterdiği, teşvik ettiği ve yaşadığı nurlu yoldur. İslâm’dan başka hak din, Kur’ân’daki ulvî hakikatlerden daha yüksek bir hakikat ve Hz. Peygamber’den (s.a.v.) daha mükemmel bir rehber yoktur.
Bütün çiçek ve ağaçların yetişmeleri ve inkişaf etmeleri için nasıl güneşe ihtiyaç varsa, kalp ve gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de hidâyet güneşi olan Zât-ı Muhammediye’ye (s.a.v.) ihtiyaç vardır. Öyle ise böyle bir rehberin, bütün meziyetleri ve güzel ahlâkı bütün ihtişamıyla anlatılmalı ve elden geldikçe hayata tatbik edilmelidir.
Aksi hâlde O’nun feyzinden ve bereketinden istifade edemez, huzur ve saadete eremeyiz. Kâinatın Fahr-i Ebedîsi, diğer peygamberlerin geleceğini müjdelediği mukaddes tevhid bayrağının asıl sâhibidir. Huzur, saadet ve ebedî kurtuluş ancak O’nun sünnetine uymakla mümkündür.
Bediüzzaman Hazretleri birçok risalesinde sünnet-i seniyyenin ehemmiyetini çok güzel bir şekilde izah etmiştir. Bunlardan birkaçını takdim etmek istiyorum:
“Muhabbetullah, ittiba-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı istilzam[10] eder. Çünkü Allah’ı sevmek, onun marziyâtını[11] yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir sûrette Zât-ı Muhammediye’de (s.a.v.) tezâhür ediyor. Zât-ı Ahmediye’ye (s.a.v.) harekât ve ef’alde benzemek iki cihetledir:
Birisi: Cenâb-ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyâtı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, Zât-ı Muhammediye’dir (s.a.v.).
İkincisi: Madem Zât-ı Ahmediye (s.a.v.), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlâhiyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenâb-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah’ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat’iyyen iktiza eder.”[12]
“Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittibadır. Yani a’mâl[13] ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’alinde ahkâm-ı şer’iyeyi[14] düşünüp rehber ittihaz etmektir. İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibâdet şekline girmekle beraber; her bir ameli, sünneti ve şer’î o ittiba noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î[15] veriyor. O tahattur ise, sâhib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakk’ı hatıra getiriyor. O hâtıra, bir nevi huzur veriyor. O hâlde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibâdet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübrâ, velayet-i kübrâ olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.”[16]
“Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin membaı üçtür: Akvâli,[17] ef’âli,[18] ahvâlidir.[19] Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Ferâiz,[20] nevâfil,[21] âdât-ı hasenesidir.[22] Farz ve vâcip kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî[23] ile yine ehl-i îman mükelleftir. Fakat terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var ve tağyir ve tebdili bid’a ve dalâlettir ve büyük hatadır. Âdât-ı seniyesi[24] ve harekât-ı müstahsenesi[25] ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimâîye itibarıyla onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü her bir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mütâbaat[26] etmekle o âdab ve âdetler, ibâdet hükmüne geçer.”[27]
“Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (s.a.v.) mehâsin-i ahlâkın[28] en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mucizatın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehâdetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibâıyla[29] milyonlar ehl-i kemâl, merâtib-i kemalâtta[30] terakkî edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmeyen tenbellik eder ise, hasâret-i azîme;[31] ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme;[32] tekzibini[33] işmam[34] eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir.[35]”[36]
“Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) sünnetleri birer yıldız, birer lamba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i şer’î,[37] zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre miskal[38] o sünnetlerden inhiraf[39] ve udûl[40] ederse; şeytanlara mel’ab,[41] evhama merkeb, ehval ve korkulara ma’rez[42] ve dağlar kadar ağır yüklere matiye[43] olacaktır.
Ve keza o sünnetleri, sanki semâdan tedellî[44] ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük[45] eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatında bulunan Firavun gibi bir firavun olur…”[46]
Evet, Hz. Peygamber (s.a.v.), sadece din ve ahlâkın teorik kısmını tebliğ ve hükme bağlamakla kalmamış, fiil ve hareketleriyle de bu hakikatleri uygulamalı olarak ders vermiştir. Onun için Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatının her anında insanlık âlemi için her açıdan nice örnekler vardır. Nitekim bir âyette şöyle buyurulur:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فٖي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثٖيراً
“And olsun ki, Rasûlullah’da sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”[47]
Âyette zikredilen “üsve” kelimesi uyulacak ve arkasından gidilecek örnek ve nümûne-i imtisal demektir. Bu bakımdan O, her hususta bütün insanlık âlemi için en güzel bir modeldir ve en büyük bir rehberdir. O’na uyan dünyevî ve uhrevî saadete nail olur. Zira Hz. Muhammed (s.a.v.); “bir bürhân-ı Hak, bir sirâc-ı hakikat, bir şems-i hidâyet, bir vesile-i saadet”tir.[48]
Eğer insanın kalbi muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullah ile dolmazsa, kâmil îmanı elde etmiş olamaz.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bir gün Hz. Ömer’e (r.a.):
“Yâ Ömer, beni ne kadar seviyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer (r.a.):
“Yâ Rasûllallah, nefsimden sonra en çok seni seviyorum.” diye cevap verince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Sizden herhangi biriniz beni nefsinden ve ailesinden çok sevmedikçe, kâmil îman etmiş olamaz.” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
“Yâ Rasûlallah! Seni, anamdan, babamdan, aile efradımdan ve canımdan çok seviyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz de (s.a.v.):
“Yâ Ömer! İşte şimdi îmanın kemâle erdi.” diye buyurdular.
Hz. Peygambere uymadan, O’nu sevmeden Allah’a vâsıl olmak mümkün değildir. Allah’ı bulmanın ve rızasına nail olmanın yolu ve çaresi, “Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-âlemîn unvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebâiyetidir.”[49]
[1] Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 63.
[2] Âl-i İmrân, 3/31.
[3] İttibâ etmek: Uymak, tâbi olmak.
[4] İntaç etmek: Sonuç vermek.
[5] Nursî, Lem’alar, s. 59.
[6] Bilâ-şüphe: Hiç şüphesiz, kuşkusuz.
[7] Nursî, Lem’alar, s. 59.
[8] Nursî, Lem’alar, s. 66.
[9] Mübelliğ: Bir emri veya haberi yerine ulaştıran, bildiren, tebliğ eden.
[10] İstilzam etmek: Gerekli görmek.
[11] Marziyât: Allah’ın razı olduğu davranışlar.
[12] Nursî, Lem’alar, s. 66.
[13] A’mâl: Ameller, işler.
[14] Ahkâm-ı şer’iye: Şeriatın hükümleri, esasları.
[15] Tahattur-u hükm-ü şer’î: Dînî hükmün hatırlanması.
[16] Nursî, Mektubat, s. 501.
[17] Akvâl: Sözler.
[18] Ef’âl: Fiiler, davranışlar.
[19] Ahvâl: Haller, vaziyetler.
[20] Ferâiz: Farzlar, Allah’ın kesin emirleri.
[21] Nevâfil: Farz ve vâcip ibâdetlerin dışında kalan ve sevap kazandıran ibâdetler.
[22] Âdât-ı hasene: Güzel âdetler.
[23] Emr-i istihbâbî: Sevimli bir şeyin yapılmasını emreden buyruk.
[24] Âdât-ı seniyye: Peygamberimizin (s.a.v.) örnek hâl ve hareketleri.
[25] Harekât-ı müstahsene: Herkesin beğendiği güzel davranış ve hareketler.
[26] Mütâbaat etmek: Tâbi olmak.
[27] Nursî, Lem’alar, s. 66.
[28] Mehâsin-i ahlâk: Güzel ahlâklar.
[29] Semere-i ittibâ: Tâbi olmanın meyvesi.
[30] Merâtib-i kemâlât: Fazilet ve mükemmellik mertebeleri.
[31] Hasâret-i azîme: Çok büyük zarar ve ziyan.
[32] Cinayet-i azîme: Çok büyük cinayet.
[33] Tekzib: Yalanlama.
[34] İşmam etmek: Hissettirmek.
[35] Dalâlet-i azîme: Çok büyük sapıklık, yoldan çıkma.
[36] Nursî, Lem’alar, s. 67.
[37] Hadd-i şer’î: İslâm dininin emir ve yasakları, esasları.
[38] Zerre miskal: Çok az miktarda, zerre ağırlığında.
[39] İnhiraf etmek: Sapmak, yönünü değiştirmek.
[40] Udûl etmek: Geri dönmek.
[41] Mel’ab: Oyuncak.
[42] Ma’rez: Ortaya çıkma yeri.
[43] Matiye: Binek hayvanı.
[44] Tedellî eden: Aşağıya sarkan.
[45] Temessük eden: Sarılan, tutunan.
[46] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 75.
[47] Ahzâb, 33/21.
[48] Nursî, Sözler, s. 252.
[49] Nursî, Sözler, s. 16.

Bu konuda geri bildirim bırakın