Bediuzzaman’ı Nasıl Tanıdım

Kaleye Doğru

Kaleye Doğru

Van Kalesi

Uykusuz geçen bir gecenin seherinde ayaktaydım. Başımda hafif bir ağrı vardı. Ama buna karşılık dimağım, neşeden mi, heyecandan mı bilmiyorum, beni hayrete düşürecek kadar bir zindelik içindeydi.

Van Kalesi’ni ziyaret etmek üzere yola çıktık. Benim için işlerini güçlerini bırakarak yollara düşen bu insanlara, Bediüzzaman’ın talebelerine, Nur talebelerine bakıyordum. Fevkalâde bir neşe ve sürûr içerisindeydiler.

Yüzlerinde keder ve elemin en küçük bir izine ve çizgisine dahi rastlamak mümkün değildi. Yürümüyor, âdeta uçuyorlardı. Sanki yerler, gökler ve her şey onlara saadet ve bahtiyarlık telkin etmekteydi. Kâinat âdeta onların diyarı imiş gibiydi. Ruhları her türlü lekeden âri, temiz ve pürüzsüzdü. Gönülleri fevkalâde âsude, fikirleri mârifetle berraklaşmıştı. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan buyurduğu lütufları müdrik olarak O’na hamd ve şükredebilmenin gayret ve telâşı içerisindeydiler. Hele aralarında bulunan sekiz-on yaşlarında bir çocuk vardı ki, benim çok dikkatimi çekti. Ara sıra Üstad’dan vecizeler okuyordu.

“Îman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki îmanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir. Ve îmanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. Tevekkeltü alellah der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdîsatın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder.”[1]

“Eğer ölümü öldürüp zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nûrlanalım, hidâyetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nûranî hikmeti neşreden odur.”[2]

“Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyyettedir.”[3]

Etrafıma bakıyorum… Zemin rengârenk desenlerle süslenmiş. Gün ise nevruzî… Bahar rüzgârı henüz neşv-ü nemâ bulmaya başlayan goncaları, çiçekleri ihtizaza getiriyor. Yaprakların, çiçeklerin üzerlerindeki gözyaşı misali şebnemler, daha tebahhur etmemiş. Âsuman saf ve berrak olduğu kadar da âsude. Göl, mavi rengiyle âsumanın saf ve berraklığına ayrı bir ahenk katıyor. Dalgasız, durgun ve sade. Hâsılı, bütün âlem lezzet ve safâ ile birbirleriyle kucak kucağa. Her dakika ayrı bir zevk, ayrı bir halâvet; her an ayrı bir şevk, ayrı bir neşe içerisinde.

“Kudret ve azamet-i ilâhiyyeyi takdis ve tebcil için temâşâ ne mukaddes!” diye düşündüm.

Horhor Medresesinin Harabeleri Âdeta Dile Gelmişti

Derken kaleye vardık. Şimdi Horhor’dayız. Etrafa bakıyorum. Gördüğüm manzara tek kelime ile bir harabezâr…

Rus istilâsında, Ermeniler Van şehrini yakıp yıkarken, burayı da harap etmişlerdi. Bir hazan esmiş, ortalığı tarumar etmişti. Her şeyde ve her yerde bir perişaniyet vardı. Her yerden ve her şeyden sanki “Ah… Of… Of…” sesleri yükseliyordu. Arkadaşların yüzlerine bakıyorum. Yol boyunca yüzlerinde kaynaşan sevinç ve sürûr pırıltıları uçmuş, yerlerini elem ve keder rüzgârlarına bırakmıştı.

Şimdi, ortalıkta derin ve hazîn bir sessizlik hüküm sürüyordu. Herkes kendi iç dünyasına çekilmişti. Ben ise, Horhor’un kalıntılarını seyre koyuldum. İçimde tarifsiz bir hicran duygusu, şu mısraları tahattur ettirdi.

“Zihni dert elinden her zaman ağlar
Sordum ki bağ ağlar, bağban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı

Horhor Medresesi sanki bütün medreseler nâmına lisan-ı hâliyle şöyle haykırıyordu:

“Anadolu’da yaşayan herkesin buralara kadar gelip yerleşmesine vesile olan Malazgirt kahramanı büyük Sultan Alparslan’ı terbiye eden Sarı Hocaları biz yetiştirmedik mi? Şeyh Edebali, Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdeğini bizim bahçemizde ekmedi mi?

Asırlara ve kıtalara hükmeden Hüdavendigârlar, Bayezidler, Fatihler, Yavuzlar hep bizim meyvelerimiz değil miydi?

Sultan-ı Enbiyâ Hz. Muhammed’in (s.a.v) medh ve senâsına mazhar olan, çağ açıp, çağ kapayan şanlı hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han, meşalesini bizden yakmadı mı? İlim ve irfanını, şecaat ve hamiyetini bizden almadı mı?

Selçuklu’yu Osmanlı’yı “Büyük ve Muzaffer” kılan, gittikleri her yerde kurmuş oldukları o muazzam külliyeler değil miydi?

Osmanlı’yı Endonezya’dan Java Adaları’ndan taa Viyana kapılarına, taa Atlas Okyanusu’na kadar hâkim kılan, bizim nakşettiğimiz o heybetli ve şehâmetli cihad rûhu değil miydi?

Başlarındaki sultanlarına dahi İslâm adaletini hakkıyla tatbikten zerre kadar çekinmeyen Zenbilliler, Hızır Beyler, İbn-i Kemaller, Ebu’s-Suudlar bizim meyvelerimiz değil miydi?

Asırlar boyu koyu bir cehalet ve zulüm içinde yolunu şaşırmış Avrupa’nın, o zifiri karanlıklarını Endülüs’teki, Sicilya’daki İslâm medreseleri projektörler gibi delip dağıtmadı mı?

Engizisyon mahkemelerine son verdiren Galileoları idam sehpalarından kurtaran, Hıristiyanlık taassubunu bertaraf ederek ilim ve medeniyet yolunu açan biz değil miydik?

İstiklâl Harbi’nin sarıklı kahramanlarını, Bediüzzamanları, Âkifleri… Biz yetiştirmedik mi?”

Ben de bütün rûh-u cânımla Horhor medresesini tasdik ettim ve “Evet” dedim. “Gerçeği ifade ettiniz. Yolları size uğrayanlar kapılarınızdan hep ilim, irfan yüklü olarak çıktılar. Onları faziletle, güzel ahlâkla, vatan sevgisiyle teçhiz ettiniz, tezyin ettiniz. Çünkü sizin çarşınızda ilim, mârifet, şecaat, hamiyet, samimiyet, vatanperverlik, uhuvvet, hâsılı daha nice âli seciyeler vardı. Âlem-i İslâm’ın güneşleri olan Şah-ı Geylânîler, Şâzelîler, Gazâlîler, Razîler, Akşemseddinler ve daha niceleri sizden aldıkları âli seciyelerle bütün insanlık âlemine ışık saçtılar, cihanı cilâlandırdılar. Yolu sizden geçen en son ilim ve irfan güneşi Bediüzzaman oldu.

Ama maalesef sonunda, Ermenilerin ve Rusların zulmüne uğradınız. Yakıldınız, yıkıldınız. Böyle harabeye döndünüz. Siz bize asırlar boyunca sâhip çıktığınız hâlde, biz size sâhip çıkamadık. Zâlimlerin ve hainlerin tasallutundan sizi muhafaza edemedik. Sizin gidişinizle müthiş devrilişler, hazîn çöküşler devri başladı. Şimdi yaralısınız, hicranlısınız, kederlere bürünmüşsünüz. Eskiden gül biten bahçelerinizde artık sadece dikenler bitmede. Eskiden bülbül öten köşelerinizde, şimdi meş’um baykuşlar ötmede. Eskiden gölgelerinde âsude ömürler sürülen ve meyveleriyle beslenilen Tuba ağaçlarından şimdi hiçbir eser kalmadı. Bu hâlinizden en az biz de sizin kadar muzdaribiz, mükedderiz. Fakat ümitsiz de değiliz. Rahmet-i İlâhiyye’den bekliyoruz ki, Anadolu’nun her köşesinde ilim irfan yuvaları yeniden ihyâ edilecek, şanlı ecdadına layık bir şuurla yoğrulmuş evlatlar yetişecek ve bu millet izn-i ilâhî ile seviye-i irfanına yeniden kavuşacaktır.”

Tarihine, inancına, örfüne yine bağlı olacak, birlik ve beraberliğin idraki içinde tarihindeki şan ve şerefine yeniden yükselecek ve “Şu istikbâl inkılabı içinde en yüksek gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır.”[4] Evet, hiç şüphesiz istikbâl, “Devr-i Nur ve Devr-i Saadettir.”

Yıkık medrese, hayalimi apayrı âlemlere götürmüştü. Saatime baktım, öğle yaklaşmıştı. Namaz hazırlığına başladık. Abdest almak ve şehrin harabesini yakından görmek için taşları dökülmüş eski bir çeşmeye doğru gittim. Aramızdan bir genç az ötedeki yıkık şerefeli minarelerden birine çıktı, yanık sesiyle bir ezan okudu. Bu ses bizi orada şehid düşen sayısız mâsumların ruhlarıyla bütünleştirdi. Bir cezbe-i lâhuti ile mahzun gönüllerimizi tesiri altına aldı ve gözlerimizden hüzün damlaları akıttı. Asırlarca, şimdi virane olan bu şehrin minarelerinden şu gök kubbeye, oradan da arş-ı a’lâya nice ezan sesleri yükselmişti.


[1]       Nursî, Gençlik Rehberi, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 205.

[2]       Nursî, Sözler, s. 35.

[3]       Nursî, a.g.e., s. 46.

[4]       Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 128.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X