Peygamber Efendimiz

Muallim-i Ekber’in Yetiştirdiği Yıldız İnsanlar

Muallim-i Ekber’in Yetiştirdiği Yıldız İnsanlar

Hatem’ül Enbiya’ın (s.a.v.) en büyük mu’cizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in feyzine mazhar olan ve O’nun sünnetini harfiyen yaşayıp, her meselede O’nu kendilerine rehber ederek O’ndan ziyâdesiyle istifade eden sahabîler, bütün dünyaya muallim ve üstad olmuşlardır.

Muallim-i Ekber olan Hz. Peygamber (s.a.v.), bir nesim-i hidâyet olan o mukaddes nefesiyle, Mekke’nin âfakını kaplayan dalâlet ve zulümat bulutlarını tarumar etti. İnsaniyet âlemi o hidâyet nûruyla gitgide bir safvet ve nûraniyet kazanarak berraklaştı.

Nûr-u irfan ve feyiz, onların üzerinde her an lemean etmeye başladı. Hz. Peygamberin ashabı, hakikat nûrunu Mişkât-ı Muhammediye’den tamamıyla aldılar ve insaniyetin en âli şerefine ve en yüksek mertebesine yükseldiler. Aziz ve Celil olan Allah-u Azimüşşân, lütuf ve merhametiyle onları rahmetinin deryasında yüzdürdü. Feyiz, lütuf, kerem ve rahmet çeşmesinden içirdi. Dostluk ve muhabbet libasını giydirdi. Kalplerinden kin, haset ve adaveti, kasavet ve vahşeti attı. İç âlemlerini ferah ve sürura kavuşturdu. O berrak kalpleri muhabbet, fazilet ve irfan gibi ulvî hasletlerle doldurarak bu fâni dünyadan göçüp ebedî saadete kavuşturdu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir. Onlara uyarsanız hidâyete erersiniz.” buyurmuş ve ashabından her birinin birer yıldız mesabesinde olduğunu belirtmiştir.

Elbette ki bu hidâyet yıldızlarının da kendi aralarında derece farklılığı vardır. Onların en başında Hz. Ebû Bekir (r.a.) olmak üzere dört halife gelir. Hz. Ebû Bekir (r.a.), nebîlerden sonra insanların en hayırlısıdır. Hz. Peygamberin ifadesiyle:

“Peygamberler müstesna, güneş ondan daha üstün bir baş üzerine ışığını saçmamıştır.”

Zira o, Allah ve İslâm yolunda maddî ve mânevî bütün varlığını, hatta hayatını feda eden, kendi nefsine hiçbir şey bırakmayan, eşsiz sadakat, sonsuz merhamet ve deryalar gibi zengin anlayışıyla temeyyüz etmiş bir âli-i irfandır. Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) en yakın dostu, en sevgili yâr-ı vefâdarı olan insan. “Teslimiyet sırrının en büyük dehâsı”. İslâm’dan önceki câhiliyet zamanında, Kureyş içinde büyümüş olduğu hâlde, putlara secde etmeyen insan. Daima Allah yanında makbul bir din olması gerektiğini düşünen ve bu bakımdan Habib-i Ekrem İslâm dinine dâvete başlar başlamaz herkesten önce, delil ve mucize istemeden îman eden ve daha sonra güvendiği kimseleri gizlice İslâm dinine çağırmaya başlayan müstesna insan. Sadakat, rikkat, rahmet ve ilâhi sırlara vukufiyette en ileri kişi.

Hz. Ömer’de (r.a.) celâdet, adalet ve heybet hâkim. Hz. Osman (r.a.) ise yumuşaklık, hayâ ve edep numunesi. Hz. Ali (r.a.) akıl, hikmet, şecaat ve ulviyette benzersiz. Bunlar İslâm binasının dört büyük sütunu ve o nûru etrafa yayan birer yıldızdır. Zira İslâm’ın intişarına, maddî ve mânevî fütuhatına en büyük vesile onlardır.

Mürşid-i Ekber (s.a.v.), başta dört büyük halife olmak üzere yirmi dört bin sahabîyi terbiye edip, maddî ve mânevî terakkînin zirvesine çıkardı ve medenî ümmetlere üstad eyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabîlerinin ruhlarını ve mizaçlarını onlardan daha iyi biliyordu.

Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Hamza (r.a.) gibi cengâverlerinin savaşlarda göstermiş oldukları celâdet ve şecaatleri Zât-ı Ahmediye’den (s.a.v.) inikâs etmiştir. Hem, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) eşsiz sehâveti, hâdiseleri kavramadaki fevkalâde serî intikali ve vahye muhatap olmadaki zekâveti elbette ki, Rasûl-i Kibriyanın (s.a.v.) sayesindedir ve O’nun meyvesidir. Hz. Ömer’in (r.a.) şecaatindeki şiddet, adaletindeki ulviyet, acaba O’nun kendi mahareti miydi? Hayır ve asla! Fahr-i Kâinat (s.a.v.) onun ruh, kalp ve vicdanını tenvir ve teshir etmeseydi, eğer o nübüvvet mektebinde terbiye görmeseydi, ondaki bu âli hususiyetler ve üstün meziyetlerle o Halife-i Sânî, böyle bir adalet ve celâdet sâhibi olabilir miydi?

Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi:

“Bazı olur bir nazar, fahmı[1] elmas ediyor. Bazı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber, birden bire kalb eder bir bedevî câhil, bir ârif-i münevver.[2]

Eğer mizan[3] istersen: İslâm’dan evvel Ömer, İslâm’dan sonra Ömer.

Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer.[4] Def’aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber. Cezîretü’l-Arab’da, fahm olmuş fıtratları kalb etti elmaslara, birden bire serâser,[5] barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nûr-u münevver.[6][7]

Evet, İki Cihan Güneşi’nden nur alan o insanlar, o kadar muazzez ve erişilmez insanlardır ki, o nurdan aldıkları seciyeyle aşk ve teslimiyetin, bağlılık ve fedakârlığın eşsiz timsali olmuşlardır. Onlar, fazilette, ibâdette, haşyette, şecaatte, âlicenaplıkta, teslimiyette birbiriyle yarış hâlinde oldular. Birbirleriyle öyle ülfet ettiler ki, aralarında en küçük bir geçimsizlik, haset ve kıskançlık olmadı.

Kendilerinden sonra gelen hiçbir evliyanın onlara yetişememesinin sırrı, işte bu azîm farkta aranmalıdır. Onlar vahyin gelişine bizzat şâhit oldular. Dihye sûretinde, defalarca Cebrâil’i (a.s.) gördüler. Allah Rasûlü’nün Ay’ı ikiye yarması, parmaklarından su akması gibi binlerce mucizesine şâhit oldular. Bütün insanlık âlemini nûra, hidâyet ve saadete eriştirmek için gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’i ilk defa onlar dinlediler. Onlar Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ilk talebeleri olma şerefine nail oldular ve O’ndaki ulvî hakikatleri Peygamber Efendimizden (s.a.v.) ders aldılar. Kur’ân-ı Hakîm’i bütün kalplere, akıllara, vicdanlara ve dolayısıyla hayata hâkim kıldılar. Kendilerinden sonra gelen hiçbir kimsenin ulaşamadığı feyz ve berekete, ilim ve irfana, ihlâs ve sadakate, feragat ve fedakârlığa nail oldular. Bakışları ibretle, fikirleri ilim ve hikmetle, kalpleri ilâhi muhabbetle doldu. Onlar daima tefekkür hâlinde ve tam bir uyanıklık içinde oldular. Her şeyi yerli yerine koydular. Her fazilet ve şeref sâhibini kendi makam ve mevkiine oturttular; hukuklarına riayet ettiler. Allah’ın rızasından başka her şeyin tahakkümünden âzâde oldular. Onları ne dünya esir edebildi, ne de Cennet’in letafet ve şa’şaası kayd altına alabildi. Onlar dünya ve âhiret nimetlerine değil, o nimetleri verene tâlip oldular ve O’nu sevdiler. Ne dünya metaını, ne âhiret saadetini Allah’ın rızasına denk tutmadılar. Sadece ve sadece Allah’a kul olmanın âli şeref ve izzetiyle yaşadılar. Kin, hased, adavet, nifak ve şikak gibi ahlâk-ı seyyieden saf ve tâhir olarak Allah’a rücû ettiler.

O aziz ve âlicenap zâtlar, yoksullara ve yardıma muhtaç olanlara ihsanda bulunur ve onlara merhamet ve şefkatle davranırlardı. Zira onlar, nûr-u nübüvvet ile ziyâlanmışlardı. Mârifet ve fazilette yarışarak zirve-i kemâlata erdiler; hikmetin âşığı ve en münevver meyvesi oldular.

Sahabîler, İslâm’ın izzeti, şerefi ve ulvîyeti uğrunda işkencelere maruz kalmayı ve kanlarının son damlalarına kadar harp etmeyi göze almışlardır. Zira İslâm’ın ulvî güzelliği âşıklarına her cefayı unutturmuştur. Bütün mihnetler, meşakkatler, eza ve cefalar, İslâmiyet’i aşk ve şevk ile kabul eden bu kalpleri zerre kadar müteessir etmemiştir.

Sahabîler, o yüce Zâtın (s.a.v.) îmanından feyiz almış ve ahlâk-ı âliyesinden kemâliyle istifade etmişlerdir. O’nun (s.a.v.) etrafında âdeta bir pervane gibi dolaşarak, ondaki mânevî güzelliklere ayna olmaya çalışmışlardır.

O aziz ve âlicenap insanlar, Allah ve Rasûlü yolunda canlarını, mallarını, vatanlarını, evlatlarını ve akrabalarını seve seve terk edip, akılların almayacağı bir fedakârlık ile Medine’ye hicret ettiler. Hz. Peygamberi mesrur ve hoşnut ettiler. Böylece mertebe-yi kemâlâta kavuştular, menzil-i maksuda erdiler.

Kavîlerin güçlerine boyun eğmediler. Akıl almaz zulüm ve işkenceler onların Allah’a ve Hz. Peygambere (s.a.v.) olan îmanlarını asla sarsamadı. Sahabîler dağları yerinden kaldıracak, saçları ağartacak olan o korkunç günlerde zulüm dalgalarına karşı koydular, İslâm binasını böylece inşâ ettiler.

O metin kalpli, parlak fikirli, fesih lisanlı ve kavî bilekli sahabîler, mütekebbirlerin burnunu, cebbarların belini kırdılar ve müşriklerin ve yalancıların dilini susturdular.

Onlar küffara karşı şiddetli, kendi aralarında gayet mülayim idiler. Onlar hiçbir zaman acımayan ve bozulmayan tatlı bir su gibi idiler. Onlara uymayanlar yolunu şaşırır, hak ve hakikatten uzaklaşır.

Sahabîlerin her biri ayrı bir fazilet, meziyet ve güzellikle mümtaz idi. Her biri kendi istidadına göre bir vazifeyi omzuna almış, ciddi bir gayret ve fedakârlıkla çalışmışlardır. Bir kısmı îman hakikatlerinin, bir kısmı Kur’ân ahkâmının ve bir kısmı da hadislerin muhafazasına çalışarak, İslâm âleminde muhtelif renklerde çiçeklerin açılmasına vesile olmuşlardır. Her biri başka bir memlekete hicret ederek, insanları irşat edip, İslâm’a girmelerine vesile olmuşlardır.

Necâşî gibi dünyanın en büyük imparatorları onların karşısında el bağlayıp buz gibi eridiler. Onlar, o îman sayesinde Allah’ın en sevgili ve bahtiyar kulları ve Hz. Peygamberin de en sâdık dostları oldular.

Sahabîler, züht ve takvâ itibarıyla en ileri derecede idiler. Buna rağmen dünyayı da ihmal etmediler. Onlar âhiret ile dünyayı muvazeneli bir şekilde götürdüler. O kadar meşguliyetlerine rağmen ibâdetlerine öyle düşkündüler ki, namaz vakti gelince bütün işlerini bırakır huşû içerisinde namazlarını edâ ederlerdi. Gecelerini ibâdetle geçirirlerdi. Dünyada yaşamakla beraber sanki bu dünyanın insanları değillerdi. Tac ve taht endişesi, saray ve köşk edinme sevdası, servet ve şöhret câzibesi onlardan çok uzak idi. Onların tek gayesi ve hedefi; Allah’ın birliğini ve sevgisini kalplere yerleştirmek, yasaklarından sakındırmaktı. Bunun içindir ki sahabîler, Cenâb-ı Hak tarafından çizilen mukaddes sınırların kuş uçurtmaz bekçileri oldular.

“Sahabîlerin kurbiyet-i İlâhiye[8] noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla yetişilmez.”[9]

Bundan dolayıdır ki, en büyük bir veli olan Muhyiddin-i Arabî ve Celaleddin-i Süyûtî gibi zâtlar bile, sahabîlerin en küçüğünün derecesine çıkamamışlardır.

“İşte daire-i nübüvvet,[10] daire-i velâyetten[11] ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahabîler dahi, daire-i velâyetteki sulehaya[12] o derece tefevvuku[13] olmak lazım geliyor. Hatta velâyet-i kübrâ[14] olan verâset-i nübüvvet[15] ve sıddıkıyet[16] ki, sahabîlerin velâyetidir; bir veli kazansa, yine saff-ı evvel[17] olan sahabîlerin makamına yetişmez.”[18]

Kış mevsiminde bir bahçeye giren kişi, soğuk çehreli, donuk ve bakıldığında insana hoş görünmeyen ağaçlarla karşılaşır. O kişi, bu ağaçlardan birinin gölgesinde dinlenmek isterse, derhâl soğuk alır ve rahatsızlanır. Çünkü bu ağaçların kendileri gibi gölgeleri de menfaatsiz, hatta zararlıdır. O kişi, aynı bahçeye yaz mevsiminde uğradığında çok farklı bir manzara ile karşılaşır. Zira bahçe aynı bahçe, ağaçlar aynı olduğu hâlde, gördüğü manzara kıştaki ile taban tabana zıttır ve onunla kıyas kabul etmez. Yemyeşil yaprakları, muhtelif ve leziz meyveleri, serinlik ve ferahlık veren gölgeleriyle her bir ağaç her cihetiyle faydalı ve hoş bir sûret almıştır. Çünkü kıştaki donuk ağaçların üzerinden bir bahar mevsimi geçmiş; bahar güneşine yüzlerini çeviren bu ağaçlarda ilk tebeddülât,[19] üzerlerindeki karların erimesi ve içlerine kadar nüfûz eden donukluğun çözülmesi olmuştur. Daha sonra bahar yağmuruyla sulanan ve bahar havasından fevkalâde istifade eden bu ağaçlar, kısa zamanda inanılmaz derecede terakkî etmişler, yeşil yapraklarla, çiçeklerle ve meyvelerle bezenmişlerdir.

İşte sahabe-i kirâmın İslâmiyet’ten önceki ve sonraki hâlleri bu misâle benzer. Cenâb-ı Hak tarafından insanlara doğru yolu göstermek, onları irşad etmek ve onların üzerlerindeki küfür ve isyan buzlarını çözmekle vazifelendirilen Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mânevî güneşi, bütün haşmetiyle Asr-ı Saadet’te tezâhür etmiş ve küllî feyzini o asrın bahçesine akıtmıştır. Buzları çözülenlere Kur’ân’ın âb-ı hayatını emzirmeye başlayan o Zât-ı Mübârek, kısa zamanda o bahçeye meyve verdirmiş ve o asrın insanlarını, peygamberlerden sonra kimsenin yetişemeyeceği bir yüksekliğe ve bir tarâvete[20] eriştirmiştir.

Hz. Peygamberi (s.a.v.) görmeden îman eden mü’minler de o güneşten istifade etmektedir. Lakin onlar dağın kuzey yüzündedirler; sahabîler ise daima güneş alan güney yüzünde idiler. Onlar derslerini o güneşin zâtından aldıkları hâlde, bizler o feyzi sadece ziyâsından almaktayız. Bu bakımdan bir mü’min ne kadar terakkî ederse etsin, onların mânevî derecesine yetişmesi mümkün değildir. O’na düşen vazife, onların yolundan gitmek ve şefaatlerine nail olmaya gayret etmektir.

Evet, enbiyalardan sonra, derece bakımından insanların en faziletlileri sahabîlerdir. Fazilet noktasında onlara yetişilmez. Çünkü sahabîler bütün kalpleriyle “Rabbimizin bizden istediği nedir?” diye merak ederek, Allah’ın rızasına mazhar olmak için azamî gayret göstermişlerdir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakk’ın yanında kıymetleri çok yüksek olan, başta dört halife olmak üzere, sahabe-i kiram efendilerimize muhabbet etmek îmanın gereğidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabîleri hakkında şöyle buyurmuştur:

“Her kim sahabîlerimi mesrur ederse, beni mesrur etmiş olur. Her kim beni mesrur ederse, Allah’ı mesrur etmiş olur. Allah Teâlâ da kendisini mesrur eden kulunu mesrur eder ve cennetine koyması O’nun üzerine hak olur.”[21]

“Allah beni, bütün enbiyadan üstün, sahabîlerimi de peygamberlerden sonra bütün insanlardan üstün kıldı.”[22]

Bu hadislerden de anlaşılacağı gibi, sahabe-i kiram efendilerimizin Allah-u Teâlâ’nın ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yanında kıymetleri çok âlidir. Çünkü onlar Peygamber Efendimizin (s.a.v.) risâlet cenâhına bir nevi ortak olup, O’nunla el ele, omuz omuza vererek bu din-i mübîni dünyanın her tarafına yaymaya gayret göstermişlerdir. Harcına kanlarını kattıkları İslâm binasına kemiklerini de temel taşı yapmışlardır.

“Fazilet-i a’mâl[23] ve sevab-ı ef’âl[24] ve fazilet-i uhreviye[25] cihetinde sahabîlere yetişilmez. Çünkü nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahuf[26] bir mevkide, bir saat nöbette bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir[27] ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall[28] kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de, sahabîlerin tesis-i İslâmiyette[29] ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede[30] hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları, o hizmet-i kudsiyede, o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müthiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki, amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahabîler madem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr-ı Kur’âniyenin neşrinde saff-ı evvel[31] teşkil ediyorlar. Es-sebebü ke’l-fâil[32] sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ  [33] demesiyle, sahabîlerin, bütün ümmetinin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor.”[34]

Sahabîlerin en büyük özelliklerinden birisi de îsar[35] hasletletidir. Îsar, kendi ihtiyacı olduğu hâlde başkalarını kendine tercih ederek ikramda bulunmaktır. Bu ise, Rasûl-ü Ekrem (s.a.v.) ve ashâbının takip ettiği bir yoldur, cömertliğin en üstün derecesi ve en zirve noktasıdır. Bir âyette mealen şöyle buyurulmuştur:

وَالَّذٖينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْاٖيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فٖي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

“Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip îmana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler.”[36]

Hz. Huzeyfe (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Yermük Gazvesi’nde amcazâdemi yaralılar arasında aramaya çıktım. Yanımda bir miktar da suyum vardı. Amcazâdemi buldum. ‘Su!’ diye seslendi. Tam suyu vereceğim sırada öteden biri: ‘Ah su!’ diye inledi. Amcazâdem ona gitmemi ve suyu ona vermemi işaret etti. Gittim baktım ki, As’ın oğlu Hişam. Tam su vereceğim sırada öteden biri: ‘Su! Su!’ diye seslendi. Hişam da beni ona gönderdi. O’na gidinceye kadar o ölmüştü. Hişam’a döndüm, o da ölmüştü. Amcazâdeme geldiğimde o da vefat etmişti. Velhâsıl su elimde kaldı. Allah hepsine rahmet etsin.”

Hz. Peygamber’den sonra da O’nun nûrundan istifade edip izinden giden İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, Şâh-ı Nakşibend, Abdulkadir Geylânî, Bâyezîd-i Bistâmî, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Şâzelî ve Bediüzzaman Hazretleri gibi îman, mârifet, irfan ve ahlâk âbidesi nice müçtehitler, müceddidler, mürşit ve âlimler, yapmış oldukları ulvî hizmetleri ile tarih sahnesinde şan ve şerefle ebedî olarak yâd edileceklerdir.


[1]       Fahm: Kömür.

[2]       Ârif-i münevver: İrfan sâhibi aydın.

[3]       Mizan: Ölçü.

[4]       Şecer: Ağaç.

[5]       Serâser: Baştan başa.

[6]       Nûr-u münevver: Parlak, aydınlanmış nur.

[7]       Nursî, Sözler, s. 780.

[8]       Kurbiyet-i İlâhiye: İnsanın Allah’a olan yakınlığı.

[9]       Nursî, Sözler, s. 539.

[10]      Daire-i nübüvvet: Peygamberlik dairesi.

[11]      Daire-i velâyet: Velilik dairesi.

[12]      Suleha: Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden sâlih kimseler.

[13]      Tefevvuk: Üstünlük.

[14]      Velâyet-i kübrâ: En büyük velilik.

[15]      Veraset-i nübüvvet: Peygamberin vârisliği makamı.

[16]      Sıddıkıyet: Allah’a ve peygambere sadakatte en ileri derecede oluş.

[17]      Saff-ı evvel: İlk saf, ilkler.

[18]      Nursî, Sözler, s. 539.

[19]      Tebeddülât: Değişmeler, değişiklikler.

[20]      Tarâvet: Tazelik, körpelik.

[21]      Tirmizî, Sünen, Menâkıb, Bâb: 59, Hadis nr: 3862. Tirmizî hadisi aktardıktan sonra şu değerlendirmede bulunur: “Bu, sadece tek kanaldan bize ulaşan garib bir hadistir.”

[22]      Hadisi Bezzâr râvileri sika olan bir senedle rivâyet etmiştir. Tirmizi, hn. 1553

[23]      Fazilet-i a’mâl: Amellerdeki fazilet, üstünlük.

[24]      Sevab-ı ef’âl: Fiillerdeki sevap.

[25]      Fazilet-i uhreviye: Âhirete ait fazilet, üstünlük.

[26]      Mahuf: Tehlikeli, korkulan.

[27]      bk. Buhârî, Cihad 73; Müslim, Emare 163; Tirmizî, Cihad 2; Nesâî, Cihad 39; İbni Mâce, Cihad 7; Müsned 1:62, 65-66, 75, 2:177, 3:468.

[28]      Ekall: En az.

[29]      Tesis-i İslâmiyet: İslâmiyet’in kuruluşu ve yayılışı.

[30]      Neşr-i ahkâm-ı Kur’âniye: Kur’ân hükümlerinin yayılması.

[31]      Saff-ı evvel: İlk saf, ilkler.

[32]      “Sebep olan işleyen gibidir.” bk. Müslim, İmare 133; Tirmizî, İlim 14; Ebû Dâvud, Edep 115; Müsned, 4:120, 5:272-274, 357.

[33]      Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashâbına rahmet et.

[34]      Nursî, Sözler, s. 540-541.

[35]      Îsar: Esirgemeden, kendinden çok başkalarının menfaatini düşünerek fedâkârlıkla verme.

[36]      Haşr, 59/9.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X