Risale-i Nur’daki Mantık Kuvveti ve İstidlal Gücü Harikuladedir
Risale-i Nurlar, asrın anlayışına mutabık, yeni izah tarzları getiren, çok zengin misâl ve mukayeselere sâhip, mukni eserlerdir.
Risale-i Nur delil ve istidlal açısından hârikadır. Meselelerin tahlil ve değerlendirmesini yaparken kışrı çatlatır, lübbü gösterir. Her şeyin esasını, özünü izah eder. Temele iner, hâdiseleri membaına bağlar. Hakikati net ve tekellüfsüz gösterir. Âlemdeki güzellik, tenasüb, intizam, mîzan, tertib ve tavzif perdelerini açar. Şems-i ezel ve ebedi akıl ve kalplere gösterir.
Eserden, müessiri nâmına bahis açar. Sanatta, sanatkârını takdir ettirir. Her şeyde Sultan-ı Ezelî’nin saltanatını ilân eder. Vahdaniyet-i İlâhiyye’yi isbat eder. Kâinatı nazar-ı mütâlaaya sunar, bir kitap gibi okur ve okutur.
Herhangi bir meseleyi izah ederken tasvir ve iddia ile iktifa etmez. İddiasını mantığın eline verir. Dimağı bir laboratuvar hâline getirip, muhatabına meseleyi çok yönleriyle tahlil ettirir. Delilleri çok cihetle birbirleriyle bağlayarak akla tesir icra eder. Fikirde müşterek noktaları öylesine bir maharetle bir araya getirerek mânâya kuvvet kazandırır ki, hakikati muhatabın gözlerine gösterecek kadar bedîhileştirir.
Hakikatleri öyle bir tasnif, tahlil ve mukayese ile ele alır ki, zihinlerde bir fikir silsilesi tesisi ile hayali zenginleştirir, kalbe itmi’nan verir, fikre genişlik ve derinlik kazandırır. Hakikatin güzelliği ile delillerin mükemmelliğini, üslûbun kıvamı içerisinde maharetle öylesine yoğurur ki, gönüllerde tam bir itmi’nan ve kâmil bir huzur sağlar.
Risale-i Nur bunun misalleriyle doludur. Bunlardan sadece iki misâl göstermekle iktifa edeceğiz.
“Evet, nimet içinde in’am görünür, Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen, Mün’im’i bulursun. Hem, her eser-i Samedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zül-celâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla Müsemmâ’yı bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin, onu elde et. Mânâsız kabuğunu, kışrını acımadan fena seyline atabilirsin.”[1]
“Hem nasıl ki bulutsuz, gündüz ortasında, güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve karın bütün parçalarında cilvesi göründüğü ve aksi müşâhede edildiği hâlde güneşi inkâr etmek, ne derece acib bir divânelik hezeyanıdır. Çünkü o vakit bir tek güneşi inkâr ve kabul etmemekle, katarat sayısınca kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil’asale güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor.
Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildiği hâlde) koca bir güneşin hakikatini içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi, aynen öyle de şu sıravâri içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp Hâlık-ı Zülcelâl’i evsafı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır.”[2]

Üstad’ın kaleminden On Yedinci Söz

Üstad’ın, talebesi Hulûsi Yahyagil’e: “Uhrevî kardeşim Hulûsi Bey’e hediyemdir.” diye imzaladığı Onuncu Söz
[1] Nursî, Sözler, s. 231.
[2] Nursî, Sözler, s. 66.

Bu konuda geri bildirim bırakın