Bediuzzaman ve Tasavvuf

Tarikatlarda ilâhî ve gazel söylemenin, mûsikî dinlemenin hakikati ve hükmü nedir?

Tarikatlarda ilâhî ve gazel söylemenin, mûsikî dinlemenin hakikati ve hükmü nedir?

Ulemâ-i izam hazretleri, bu meseleyi şu sûretle hâlletmişlerdir:

İnsanı Hakk’a yaklaştıran semâlar helâl; nefsi ve şehveti tahrik eden sesler ise haramdır.

Eğer kişi, semâdan rûhen zevk alırsa, yani semâ onun irfan ve ikanına, aşk ve şevkine vesile olursa, mendup ve müstehaptır. Herkesin durumuna göre hüküm farklılık arz eder. O semâ ve raksa benzeyen hareketleri, herkes niyet ve nazarına göre kendi âleminde şekillendirir, sûret giydirir, ona göre de hüküm alır. Yani semâ ehl-i nifak ve fıskın şehvetini, ehl-i hak ve mârifetin aşk ve vecdini arttırır.

“Semâ, kalpleri Hakk’a doğru yönlendiren bir vâriddir. O’nu hak kulağıyla dinleyen hakikat erbâbından olur, nefs ile dinleyen ise zındıklığa düşer. Kendisine semâ hakkında soru sorulan Şiblî şöyle demiştir: “Semânın zâhiri fitne, bâtını ibrettir. İşareti tanıyana ibretle dinleyip semâ etmek helâl olur. Değilse semâ, fitneye dâvetiye çıkarır ve insanı belaya sevk eder.”[1]

Bediüzzaman Hazretlerinin seslerin hükmü hakkındaki tespiti ise şöyledir: “Hüzn-ü Kur’ânî veya şevk-i tenzilî veren âlet, zarar vermez. Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre; herkes birbirine benzemez.”[2]

Aynı hakikati diğer bir eserinde ise şöyle ifade eder: “Ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler haramdır. Şerîatın tâyin etmediği kısım ise, senin rûhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”[3]

Semâ hakkında, İmam Gazâlî Hazretleri de şunları söylemektedir: “Semâ, bazen haram, bazen mübah, bazen mekrûh ve bazen de müstehab olur. Dünya şehvetleri gâlip olanlar ve gençlerin çoğu için haramdır. Çünkü semâ ancak onların gönüllerini istila eden şehvetlerini galeyana getirir. Semâ’ı, oyun ve eğlence yolu ile âdet hâline getirerek, zamanlarının çoğunu semâ ile geçirenler için de mekruhtur. Yalnız güzel sesten zevk almak için dinleyenlere de mubahtır. Allah sevgisi kendisine galebe çalıp iyi vasıflarını harekete geçirenler için de semâ’ müstehabtır.”[4]

“Zûnnûn-i Mısrî (Allah rahmet etsin) diyor ki: “Semâ, Hakk’tan gelir ve kalbi Hakk’a doğru tahrik eder. Hak yönünden ona eğilen, Hakk’ı bulur. Nefis ve şehvet yönünden ona meyleden de zındıklaşır.”[5]

Semâ üç kısımdır. 1- Semâ-i İlâhî, 2- Semâ-i Rûhanî, 3- Semâ-i Avamî’dir.

Semâ-i İlâhî’yi, İmam Gazalî şöyle tarif ediyor: “Allah’ı seven ve Allah’a âşık olanların ve Allah’a ulaşmaya iştiyakı olanların semâ’ıdır. O, nereye bakarsa Allah’ı görür, nereden duyarsa duysun, Allah’tan duyar. Mûsikî bu gibilerin aşkını kuvvetlendirir, şevkini arttırır, kalbinin ateşini alevlendirir ve onu öyle keşif ve taltiflere ulaştırır ki, onlar söz ile ifade edilemez, tadan bilir; tadını alamayanlar ise inkâr eder.”[6]

Evet, akıl ve mârifetin zevki ebedîdir. Rûha taalluk eden safa ve neşeler sonsuzdur, fezâ-yı nâmütenahi kadar geniştir. Yaş ilerledikçe insan mânevî lezzetlerden daha ziyâde lezzet alır. En kâmil lezzet rûhun lezzetidir. İnsanın yaşı ilerledikçe, nefse ait lezzetler zail olur; rûhî ve kalbî lezzetler ise artarak devam eder.

Tarikatlarda yaygın olan İlâhî ve gazel gibi manzum ifadeler muayyen bir tabakanın ilham kaynağıdır. İnsan kalbinin ücra köşelerinde gizli olan fıtrî ve lâhutî aşkı cezbeye getirir, vecd yoluyla semâya ve deverana kaldırır. İnsan, fikrînin ihata edemediği, zihninin yetişemediği hakikatleri, bazen erbâb-ı hakikatin terennüm ettiği bu gibi şiir, gazel ve manzumelerde bulabilir, hissiyatlarını onların vezinleştirdiği ifadelerde görebilir. Çünkü aşk, mârifet ve hikmetin bir mecrası da şiirdedir. Bu hususiyetler çağlayan bir ırmak gibi daima şiirle beraber akar. Şiirin kuvvet ve tesiri, ne yalnız vezin ve nazmında ve ne de yalnız terkip ve lisandadır. Onun asıl cezbesi, üslup ve lafzının altındaki rûh ve mânâdadır. Orada mânâlar dile gelir konuşur. Yalnız erbâbı anlar. Mısraların içinde cereyan eden derûnî feyizdir, heyecandır, histir, duyuş ve duyuruştur.

Bu itibarla, sır ve hikmetler taşıyan İlâhîler ve kasideler, çeşitli duygular, neşeler, neşveler vücuda getiriyor. Dinleyen kalpleri cezbeyle teshir ediyor. Bu caddenin başında Mevlânâ, Fuzûlî, Yunus Emre gibi âşıkların dîvânları gelir. Evet, bunlar çok berrak, çok feyyaz ve cezbedici birer kaynaktırlar. Bunların kalplerde mühim tesirler meydana getirdiği bir hakikattir. Hususan güzel ses ve tatlı beyan ile terennüm edilirlerse gönüllerin pasını siler, aşk ve sevgi membalarını coşturur. Bu hikmete işareten Peygamber Efendimiz (a.s.v): “Beyanın bir kısmında sihir vardır, yani sihir gibi kuvvetli tesiri vardır.”[7] buyurmuşlardır.

Evet, hikmet insanın maşukasıdır. Ekser zamanlarda şairin kalbinden nebean edip, lisanından dökülür. Bu hakikate binaen kaside, ilâhî gibi manzum ifadeler, tarikatlarda mühim bir yer tutar. Zira şeyh, müridine kendi meslek ve meşrebinin düsturlarını, zevk ve neşesini, tasavvufun inceliklerini tâlim etmekte bu yolu istimal edebilir.


[1]      Yılmaz, a.g.e., s. 264.

[2]      Nursî, Mu’cizât-ı Kur’âniye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 324.

[3]      Nursî, İşârât-ül İ’caz, s. 80.

[4]      İmam Gazâlî, a.g.e., c. II, s. 751.

[5]      İmam Gazâlî, a.g.e., c. II, s. 722.

[6]      İmam Gazâlî, a.g.e., c. II, s. 696.

[7]      Beyhaki, Şuabu’l-Îman, Beyrut, 1990, c. IV, s. 227, 256.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X