5- Materyalist Propaganda ve
Telkinlerin Tesirinde Kalmak
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, insan fıtraten müteessirdir. Yani, mutlaka bir tesirin altında kalır, telkine daima açıktır. Bu hâliyle boş bir kabı andırır. İçi müspet fikir ve hakikatlerle dolmazsa, onların yerini ister istemez menfî ideolojiler, hurâfe ve safsatalar alır. Bugün gençliği sarsan rûhî bunalımların, fikrî ıstırapların asıl sebebi budur. Bu mânevî ıstıraplardan kurtulmalarının tek yolu; akıl, kalp ve vicdanlarını, Kur’ân’ın getirdiği ulvî hakikatlerle doyurmak iken; bir kısım gençler ilim ve fikir yerine, aldatıcı sloganlara, sihirli reçetelere (!), daha çok meylederler. Mânevî boşluklarını böylece doldurup huzura kavuşacaklarını ve ıstıraplardan kurtulacaklarını zannederler. Materyalistler onların bu hâlinden istifade ederek bu safdil ve zavallıları “adalet”, “eşitlik” gibi hayalî slogan ve propagandalarla aldatır, kendilerine çekerler. Onları sempatizanları hâline getirdikten sonra içtimâî problemler için ileri sürdükleri hayalî ve vehmî[1] reçeteler yanında yer yer bu gençlerin kafalarına mâneviyâtı sarsıcı şüpheler atarlar. Belli bir merhaleden sonra sürekli ve yoğun telkinlerle zavallı muhataplarının beyinlerini yıkaya yıkaya, nihayet onları materyalist ve ateist düşünce dışında hiçbir hakikati kabul edemeyecek bir hâle sokarlar. Artık bu gençler mantık ve muhakemelerini kaybederek tamamen robotlaşırlar. Basit bir hânenin dahi ustasız olamayacağı kâfi bir hakikat iken, şu muhteşem kâinat sarayını sâhipsiz ve Sâni’siz[2] kabul ederler. Bir harfin kâtipsiz olması muhal olduğu hâlde, her harfinde nihayetsiz hikmetler bulunan şu kâinat kitabını kâtipsiz telâkki ederler. Hem bütün bitkiler, hayvanlar ve insanları hayatsız, şuursuz ve iradesiz tabiatın yaptığına yahut bunların kendi kendine meydana geldiğine inanırlar. Kendilerini gayesiz, vazifesiz, başıboş ve sâhipsiz zannederler, korkunç bir dalâlete düşerler.
İnsanın mahiyetini elmas derecesinden kömür derecesine indiren, bütün insanî meziyetleri silip süpürerek onu hayvandan çok aşağı dereceye düşüren küfrün iç yüzündeki çirkinliği ve muhaliyeti[3] göremezler. Hâlbuki kâinattaki büyük ve ihatalı hakikatler küfür ve inkâr ile izah edilemez. Şu suallerin materyalist ve ateist felsefede hiçbir cevabı yoktur:
“Bu kâinatı ve içindeki hadsiz harika mevcudatı yaratan kimdir?”
“Bütün semâ sistemlerini mükemmel bir intizam ve hikmetle evirip çeviren kimdir?”
“Zeminimizi dağ ve bağlarıyla, deniz ve nehirleriyle, toprağı, suyu ve havası ile insanlara hizmet ettiren kimdir?”
“Her bir hayvanın rûhunu bedenine, bedenini de rûhuna münasip bir tarzda yaratan kimdir?”
“İnsanı yüksek bir mahiyette yaratarak, rûhuna harika bir endam giydiren ve o rûha her biri cihan değerinde binlerce latif hissiyatı takan kimdir?”
“İnsan bu âleme nereden gelmiştir, bu dünyadaki vazifesi nedir ve nereye gidilecektir?”
İnsan ancak bu suallerine cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur, dünyada rahata, âhirette saadet ve selâmete kavuşur.
Hem küfür; zâtında muhaldir, hakikatin zıddını kabuldür, mahiyeti kizbdir,[4] yalandır. Mesela, Selimiye Câmii’nin mimarını inkâr etmek, hakikatsiz bir safsata ve büyük bir yalandır. Evet, mükemmel planı, hârika estetiği, sanatkârâne yapılışı ile akılları hayrete düşüren böyle muhteşem bir eser ortada iken, onun ustasını inkâr etmek en büyük bir safsata, en dehşetli bir zulüm ve en hakikatsiz bir hurafedir.
Aynen bu misâl gibi, binlerce menzilleri ihtiva eden şu muhteşem kâinat sarayının Hâlık ve Mâlikini, sâhip ve mutasarrıfını[5] inkâr etmek, bu misalden hadsiz derecede çirkin bir yalan, müthiş bir hezeyan, korkunç bir safsatadır.
[1] Vehmî: Varsayılan, olmadığı hâlde var gibi düşünülen.
[2] Sâni: Her şeyi mükemmel ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah.
[3] Muhaliyet: İmkânsızlık.
[4] Kizb: Yalan.
[5] Mutasarrıf: Dilediği gibi idare eden.

Bu konuda geri bildirim bırakın