İçtihat Nedir?

Asr-ı Saadette İçtihat

Asr-ı Saadette İçtihat

Sual: Hazret-i Peygamber zamanında içtihat yapılmış mıdır?

Her güzel şey, her hayır Nebiler eliyle meydana geldiği gibi, küllî bir hayır olan içtihadı da ilk defa icra eden Peygamber Efendimiz (a.s.m) olmuştur. Allah Rasûlü (a.s.m) gerek ibâdete, gerek muamelata ait birçok hükümleri, Kur’ân-ı Kerîm’den istinbat etmiştir. Peygamberimizin içtihat kapısını açması, teşvik ve tâlim etmesi Ümmet-i Muhammed’e İlâhî bir lütuftur.

İslâm dininin tekmil ve te’sisinde Allah-u Teâla Hazretleri, Habib-i Ekrem’ine (a.s.m), sahabe-i kiram efendilerimizi yardımcı kıldı. Peygamberlerin en efdaline, insanların en hayırlılarını refik eyledi. Rasûlullah Efendimiz (a.s.m), ashâbına miras olarak, ifrat ve tefritten uzak bir sırat-ı müstakim bırakmıştır. Gönüllere silinmez bir muhabbet, zeval bulmaz bir sadakat nakşetmiştir.

Hazret-i Peygamberin (a.s.m) iki yönü vardır:

1. Risâlet yönü.

2. Beşeriyet yönü

Risalet yönüyle Hazret-i Peygamber (a.s.m), sırf bir tercümandır, yani, “O kendi hevâsından konuşmaz. Ona gelen ancak bir vahiydir”[1] âyetinin mazharıdır. Beşeriyet yönüyle ise, içtihatla mükellef bir insandır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Peygamberimizin içtihatları hakkında şöyle buyuruyor:

“Vahiy iki kısımdır: Biri: ‘Vahy-i sarîhî’dir ki, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur’ân ve bazı Ehadis-i Kudsiye gibi… İkinci Kısım: ‘Vahy-i Zımnî’dir. Şu kısmın mücmel ve hulâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselam, bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyân eder veyahut kendi ferasetiyle beyân eder. Ve kendi içtihadiyle yaptığı tafsilât ve tasviratı ya vazife-i risâlet noktasında ulvî kuvve-i kudsiyye ile beyân eder, veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyân eder.”[2]

Elmalılı M. Hamdi Yazır Hazretleri de bu konuyu şöyle beyân eder:

“İlm-i usûlde sahih olan şudur ki; Rasûlullah vahye muntazır olur ve vahiy vârid olmayan hususatta re’y ü içtihadiyle amel ederdi. Ve bu içtihadda ibtida’ hata da melhuz olabilir, ancak hata vuku bulur ise vahiyle tashih olunur, devam etmezdi. İçtihat-i Peygamberinin, içtihadat-i saireden farkı bu idi, yoksa Cenâb-ı Allah:

لعلمه الذين يستنبطونه منهم

diye ulemâ-i müçtehidîni medhetmiş ve:

فا عتبروا يا اولى الابصار

diye istî’mali basiret ile itibar ve kıyası da emretmiş iken, ulül’ebsarın seyyidi olan ve akl-ü zekâsı herkesin fevkinde bulunan Rasûlullah’ın bu hususdan hark olamayacağı derkârdır. Binaenaleyh Rasûlullah vahiy nâzil olmayınca içtihada me’mur idi.”[3]

Peygamber Efendimiz (a.s.m) hem bir müderris hem de bir kadı idi. Şer’î hükümlerin ekserisi ona tevcih edilirdi.

Efendimiz (a.s.m) dünya ve âhirete ait meseleleri ashâbına ta’lim ediyordu. Âhirete teşriflerinden sonra bu kudsî vazifeyi Sahabe-i Kiram Efendilerimiz deruhte etmişlerdir. Evet, en mukaddes ve mükemmel bir dinin hizmetinde öyle güzide kullarını Rasûl-i Ekremine (a.s.m) yardımcı vermesi Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve rahmetinin muktezasındandır.

Rasûlullah Efendimiz (a.s.m), hakkında sarih hüküm bulunmayan hususlarda kendisi bizzat içtihat ederlerdi. Fakat peygamberimizin (a.s.m) içtihadı hatadan mahfuzdu. Çünkü bu içtihat her ne kadar kendisinin ise de, hadd-i zâtında vahyin bir semeresiydi. Belki de vahyin bir mertebesiydi. Çünkü içtihat ettiği bütün mes’eleler Cenâb-ı Hakk’ın murakabesindeydi. Bu itibarla onun dine ait istihraç ettiği hükümlerde Allah’ın emirlerine muhalif olması düşünülemez. Şayet içtihadında bir hata olursa, vahy ile ikaz edilip düzeltilirdi. Yaptığı içtihada bir ikazda bulunulmaz ise, o içtihat Cenâb-ı Hakk tarafından tasdik edilmiş demektir. Nitekim Peygamberimizin vahiy ile düzeltilmiş içtihatları da vardır. Efendimizin Sünnetleri bu içtihatların neticesidir.

İçtihat ilminin kapısını ilk defa açan, en büyük rehber Rasûl-ü Ekrem (a.s.m)’dır. Efendimiz (a.s.m), talim buyurdukları ahkâmın esbab-ı mûcibesini beyân ederdi. Bazı şer’î hükümleri, emsallerine kıyas ederek izah buyururlardı. Meselâ bir defasında bir sahabe: “Aman ya Rasûlallah! Büyük bir fenalık yaptım. Oruçlu olduğum hâlde zevcemi öptüm” dedi. Rasûl-ü Ekrem (a.s.m): “Oruçlu olduğun hâlde, suyu ağzına almada bir beis tasavvur ediyor musun?” buyurdular. Sahabe: “Hayır ya Rasûlullah” dedi. Efendimiz (a.s.m): “O hâlde öpmende de bir beis yoktur” diye hükmettiler. İşte Efendimiz (a.s.m), bu hâdisede su içmenin mukaddimesi olan ağza su almakla orucun bozulmadığına, zevceyi öpmeyi kıyas eylemiştir.[4]

Diğer bir misale gelince; Cüheyneli bir kadın Rasûlullah’a gelerek: “Annem haccetmeyi adamıştı, adağını yerine getiremeden öldü; onun yerine haccı îfâ edebilir miyim?” diye sordu. Hazret-i Peygamber (a.s.m): “Evet, onun yerine haccı ifâ et; annenin bir borcu olsaydı onu ödeyecek değil miydin?” buyurdu.[5] Yine bir kadın, Hazret-i Peygambere (a.s.m) gelip, annesinin oruç borcu olduğu hâlde öldüğünü ve onun yerine oruç tutup tutamayacağını sorunca: “Evet, tutabilirsin” buyurdu.[6] İşte bu üç misale benzer siyer ve fıkıh kitaplarında Efendimizin (a.s.m) içtihatları mevcuttur.


[1]           Necm Sûresi, (53), 3-4.

[2]           Nursî, Mektubat, s. 101.

[3]           Yazır, c. II, s. 127.

[4]           Ebû Davud, Savm, 33.

[5]           Aynî, Umdetu’l-Kārî, c. V, s. 117; Müslim, el-Câmiu’s-Sahîh, c. II, s. 805.

[6]           Müslim, Siyam, 157.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X