Nefsini Bilen Rabbini Bilir
Nefis, zât mânâsına gelir. Yani cisim ve rûhun ikisine birlikte nefis denilir.
“Nefis, insanın daire-i hayatı içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz, dil, akıl ve hayal gibi zâhirî ve bâtınî hasseleridir.”
Nefsini bilmekten maksat, insanın yaratılış ve mahiyetini bilmesi demektir. İslâm âlimleri ittifakla buyururlar ki: “Allah’a giden yollar nihayetsizdir. Zira zerreden yıldızlara, kamerden güneşlere kadar her şey O’nun mevcudiyetine delildir.”
Bu mevcudat içinde Allah’ın varlık ve birliğine en büyük delil, en kısa ve yakın yol insanın kendisidir. Esmâ-i Hüsnâ ve Sıfat-ı Kudsiye’nin[1] en geniş ve en berrak aynası insandır. Zira bu kutsî hakikatler kemaliyle yalnız insanda tecelli etmektedir. Bu bakımdan mahlûkatın en mükemmeli insandır. Onun hilkatindeki garabeti ve mahiyetindeki ulvîyeti düşünmekte akıl âciz kalıp, hayrete düşmektedir. İnsan kendi nefsine ve mahiyetine dikkatle bakar ve tefekkür ederse, yüzlerce belki binlerce harikulade esrarı görür ve Allah’ın en büyük eseri olduğunu idrak eder.
Cenâb-ı Hakk’ın en büyük eseri insandır. Allah (c.c) insandan daha büyük, daha şerefli, daha itibarlı, daha sevgili ve daha üstün bir mahlûk yaratmamıştır. Bu vasıflarından dolayıdır ki, Allah’ı kemal mânâda anlayıp anlatan insandır. O, bu yönüyle cin ve meleklerden üstün kılınmıştır.
Evet insan, şu kâinat kitabının bir nüsha-i camiasıdır.[2] Ondaki her sahife, her cümle ve kelime nihayetsiz mânâlar ihtiva eder. Basiret sâhibi her insan, bu sahifelerde tecelli eden binler âyeti ve ilâhi hikmetleri görür, okur ve onu yazan Hâlık’ının mevcudiyetini bilir ve O’nun azamet ve kudretini tasdik eder.
“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var!”[3] cümlesi yukarıda belirtilen gerçeğin vecîz bir ifadesidir. Evet, insanın zâtı maddeten küçük bir cüz ve cüz’î gibi görünse de, ihtiva ettiği ilâhî sırlar itibariyle sanki büyük bir âlemdir. Hz. Ali (r.a) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “İnsan maddeten küçük bir mahlûk olmakla beraber, onda bütün âlem gizlidir.”
Cenâb-ı Hakk’ın en mükerrem mahlûku olan peygamberler ve onların izinden giden kâmil mü’minler, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” hakikatini hayatlarına en mükemmel mânâda tatbik etmişler ve başkalarına da örnek olmuşlardır.
İnsanın nefsini tanımasının çok cihetleri vardır. Bir âyette mealen şöyle buyurulmaktadır:
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حٖينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـٔاً مَذْ كُوراً
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍ نَبْتَلٖيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمٖيعاً بَصٖيراً
“Dehrin (zamanın) akışı içinde öyle zaman geçti ki, o dönemde insanın adı dahi anılmazdı. Biz insanı katışık bir meniden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple kendisini işiten ve gören bir varlık olarak yarattık.”[4]
Evet, insanın vücudundan hiçbir eser yok iken, nasıl oldu da bir katre sudan hâlden hâle, tavırdan tavra değişip tekâmül ederek insan şeklini aldı? O bir damla su içinde ne et, ne kemik, ne göz, ne kulak, ne can, ne de akıl… Hâsılı zâhirî ve bâtınî hiçbir âzâ ve duygu yok iken, nasıl gören ve işiten bir varlık hâline geldi. İnsan, kendisine nasıl muntazam bir vücut verildiğini, her şeyi tefekkür eden bir akla, dünyayı temâşâ eden bir göze, sesleri işiten kulağa nasıl mâlik olduğunu düşünüp, bunların Allah’ın inâyeti, ihsanı ve keremi olduğunu idrak etmelidir.
İnsanın vücudundaki âzâların birbiri ile münasebeti ve birbirine yardımı ne kadar mühim ve ne kadar hikmetlidir. Mesela, bütün âzâlar aralarındaki münasebet ve yardımlaşma olmasa idi, akıl mânâsız kalırdı ve bugünkü fen ve terakkiyatlar[5] vücuda gelemezdi. Göz ve kulak gibi sair âzâlar da aynı şekilde birbirine yardım etmese idi, hayat azap olurdu. İşte insan, vücudundaki her bir âzânın binler hikmetini düşünüp tefekkür ederek kendini ve Rabbini bilir. Kâinattaki her mahlûkun, insanın istifadesine göre yaratılmasını ibretle ve hayretle tefekkür eder. Bu ise, kişinin kendini bilmesinin başka bir vechesidir.
İnsanın kendisini bilmesinin diğer bir ciheti de, esmâ-i İlahiye’ye âyine olmasıdır.
Evet, insanın kendi mahiyetine takılan sıfatlarını tefekkür edip, onlarla Hâlık’ının sıfatlarını kıyas yoluyla bilmesi ve “üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhîye’ye âyinedarlık” etmesidir.
Evet, bu mahiyetteki bir insan, nefsini derinden derine tefekkür etmekle Hâlık’ına tahkikî bir sûrette îman eder. Böyle sağlam bir îman ise, ancak tefekkürle mümkündür. Zaten Cenâb-ı Hakk’ın insana akıl ihsan etmesinin hikmeti de budur.
İnsan, kendisinde tecelli eden esmâ ve sıfatları tefekkür ettikçe, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına en mükemmel bir ayna olduğunu anlar. Evet her mahlûk, bir ayna ve mükemmel bir nakıştır, ama insan “Nakş-ı azamdır.” Zira insanın hilkatinde öyle esrar-ı İlâhî ve kudret-i Rabbânî vardır ki, onu ne cin ne de melek taifesi idrak edebilir. Demek ki, insanı kemaliyle anlayan yine kendisi olmuştur. İşte kendini anlayan bir insan, elbetteki Rabbini bilir, bu noktada, melek ve cinlerin fevkine çıkar.
Böyle bir insan kendi mahiyetinin ulvîyetini hayretle tefekkür, yaratılışındaki hakikatleri ibretle ve dikkatle temâşâ ederse, kendisine verilen nimetlerin bir Mün’im tarafından ihsan edildiğini düşünür ve idrak eder. “Sübhanallah” der ve O’na şükür ile mukabele eder.
Bu hakikatleri gören bir insanın, kendisine akıl, ruh, istidat, vicdan, aşk, şevk ve îman gibi mânevî ve cihanbaha latifeleri ihsan eden Hâlık’ını bilmemesi mümkün müdür?
Kendisinin bir damla sudan yaratıldığını ve ona verilen zâhirî ve bâtinî duyguların menfaatlerini düşünen akıl sâhibi bir insanın, Rabbine karşı mârifet ve muhabbeti her an ziyâdeleşir ve kendi âciz kudretinin üstünde merhamet ve inâyet sâhibi bir kudret-i kâmilenin mevcut olduğunu idrak eder.
İnsanın nefsini tefekkür etmesine dair saydığımız bu misaller, denizden bir katre, güneşten bir ziyâdır.
Bir ârif-i billah’ın nazarında bu kâinat nizam ve intizamıyla Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini ilan eden mücessem bir delil ve bir hüccettir. Kâinatın her bir eczasında, çiçeğinde, meyvesinde, ağacında insanı vecde getirici bir câzibe vardır. İnsan bunların letafet ve ziynetlerini temâşâ ettikçe, azamet-i subhaniyenin ulvîyetine hayran olur. Erbab-ı kemal için bundan daha büyük bir zevk ve aşk mı olur? Aşk-ı hakiki ile dolu olan gönülleri hangi keder ve üzüntü mahzun edebilir?
Âlemleri tenvir eder envar-ı kemalin
Her zerrede meşhud olur asar-ı kemalin
İdrak edemez künhünü erbab-ı ukul
Akılları mesrur eder esrar-ı kemalin.
İslâm filozofları demişlerdir ki: “Allah’ın insana verdiği en büyük ve en hayırlı ve en nûranî hediyesi akıldır.” Zira insan, kendi nefis ve mahiyetini o nur ile bilebilir.
Aklın şerefi, insana kendini bildirmesi ve tefekkür ettirmesidir. Çünkü tefekkür, insanı Hâlık’ını bilmeye götürür.
Musibetlerin en şerlisi ve cehaletlerin en büyüğü kendini bilmemektir. Ehl-i dalalet’in[6] küfürde kalmalarının yegâne sebebi işte budur. Yani kendi nefislerini tefekkür etmemeleridir.
Dalalet ve cehâlet gibi gayr-i insanî yollara süluk etmek, insanın yaratılışındaki hikmetle asla kābil-i telif olamaz. Kendini bilemeyen kâinattaki nizam ve ahenkteki mânâyı kavrayamaz. Bu ise tam anlamıyla cehl-i mürekkep, yani katmerli bir cehâlettir.
Zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar ibret alan akıl sâhipleri için bu kâinat, kudret ve Azamet-i İlâhîye’yi ilan eden antika eserlerin bir teşhirgâhıdır…
Gerek kendi nefsine gerekse kâinata sathî ve câhilane bir nazarla bakmak, hiçbir zaman akıl ve fikirle bağdaşmaz. Her şeyin kıymet ve değeri olduğu gibi, insanın da kıymeti ve değeri Mevlâ’sını bilmesinde ve O’nun âsarını tefekkür etmesindedir.
Yunus Emre’nin dediği gibi, “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”
İlim hakikatinin başlangıcı ve aslı, kişinin kendi nefsini bilmesiyle mümkündür. Buna hiçbir vicdan sâhibi itiraz edemez. İnsanın bu dağdağalı ve keşmekeş dünyada huzur içinde yaşaması nefsini bilip, kendini okumasına bağlıdır. Hem kendi nefsine ve hem de âlem-i insaniyete faydalı olması buna bağlıdır.
İnsanın kendini bilmesinin başka bir ciheti de; kensinin bu dünyada bir memur ve misafir olduğunu, ebedî bir saadeti kazanmak ve kaybetmek imtihanı geçirdiğini, mahiyetinde nihayetsiz acz, fakr ve naksın bulunduğunu, cisminin taştan ve demirden olmayıp, her an yıkılmaya mahkûm et ve kemikten yaratıldığını idrak etmesi ve bu şuur ile Rabbine karşı kulluk vazifesinde hassasiyet göstermesidir.
[1] Sıfat-ı Kudsiye: Kutsal sıfatlar, kusursuz özellikler.
[2] Nüsha-i camia: Çok geniş ve kapsamlı nüsha.
[3] Nursî, Sözler, s. 755.
[4] İnsan, 76/1-2.
[5] Terakkiyat: Terakkîler, ilerlemeler, gelişmeler.
[6] Ehl-i dalalet: Doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler.

Bu konuda geri bildirim bırakın