Mânâ-yı Harfî, Mânâ-yı İsmî
“Mânâ-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh[1] olamaz ve o mânâ-yı harfînin inceliklerine tetkîkat[2] yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismî, sâdık, kâzip[3] her hükme mahal olur.”[4] cümlesinin izahı, bazı malûmat-ı nahviyyenin verilmesine vâbeste olduğundan, şu tasnifi, meselenin vuzuhu için gerekli buluyoruz.
Nahiv âlimleri kelimeyi üçe ayırırlar: Fiil, isim, harf.
Fiil: Zamana mukārin[5] olarak, müstakil bir mânâya delâlet eden kelimedir.
İsim: Zaman kaydına girmeksizin, bir mânâya müstakillen delâlet eden kelimedir.
Harf: Müstakil bir mânâsı olmayan, ancak isim ve fiil gibi mânâlı kelimelerin yeni mânâlarını göstermeye vesile olan kelimelerdir. Yani harf, gayrin mânâsına hâdimdir, bizzat müstakil bir mânâsı yoktur.
Maksadımız, bu tarifleri şu misale tatbik edince daha iyi anlaşılacaktır.
“Erzurum’dan İstanbul’a geldim.” cümlesinin hey’eti umumiyesinde üç kelime nazarımıza çarpmaktadır. Bunlardan “Erzurum” ve “İstanbul” lafızları bir zamana tâbi olmadan müstakil mânâları bulunan kelimelerdir ki, bunlara isim diyoruz. “Geldim” tâbiri ise “fiil” olup, bir zaman kaydına girerek (geçmiş zaman) müstakil bir mânâyı taşıyan bir kelimedir. Bu iki kelime sınıfının müşterek noktası, bir mânâlarının oluşudur. “Dan” ve “a” kelimeleri (ekleri) müstakil bir mânâya sâhip değillerdir. Ancak “dan” eki Erzurum, “a” eki de İstanbul ismine eklenen aynı fiilin nihâi noktasını bildirir.
Yaptığımız bu izah neticesinde görülmektedir ki, “dan” ve “a” ekleri Erzurum ve İstanbul kelimelerine eklenince, bunlara yeni mânâlar kazandırırlar. Ama bu eklerin, aynı kelimelere olan intisapları kesilince, herhangi bir mânâ ifade edemeyecekleri gayet açıktır. Demek “dan” ve “a” ekleri, diğer iki kelimenin yeni mânâlarının anlaşılmasına hizmet eden âlet ve vâsıtalardır. İşte bu iki ek, kelimenin “harf” denen sınıfındandır (dan: Mef’ulün minh / Ayrılma hâli; a: Mef’ulün ileyh / Yaklaşma hâli).
Tekrar aynı cümlemize nahvî[6] bir tahlille, başka bir cihetten bakalım: Misalimizdeki “geldim” kelimesini “Ben geldim” şeklinde mütâlaa edecek olursak, “ben” müptedâ[7] ve “geldim” tâbirinin ise haber olduğunu görürüz. Diğer bir ifade ile “ben” mahkûmun aleyh,[8] “geldim” ise mahkûmun bihdir.[9] Bu “ben geldim” kaziyesinin[10] sıdkı ve kizbi (doğru olup olmaması) münakaşa götürür. Gelme vakıa yani gerçeğe mutâbık olsa veya olmasa hüküm özelliğini yitirmez; bu kaziye sıdka ve kizbe mahal olur. Gelmişse sıdktır, gelmemişse kizbdir.
Fakat “dan” ve “a” harflerinde sıdka ve kizbe mahal olacak hüküm mevcut değildir. Zira kendilerinde müstakil bir mânâ yok ki, bu mânâ üzerine lehte ve aleyhte bir hüküm tahakkuk[11] etsin. Bu sebeple bu ekler, ne müptedâ, ne haber, ne mahkûmun bih ve ne de mahkûmun aleyh olurlar. Demek ki, mânâ-yı harfi kasdî hükümlere mahkûmun aleyh olamaz. Ancak mahkûmun bih ve mahkûmun aleyh’in maksatlarına vâsıta olurlar. Mesela, “geldim” denildiğinde akla gelen “nereye?” sualine, “İstanbul’a” şeklinde cevap verilir. Buradaki “a” eki gelme fiilinin nihai noktasının İstanbul olduğunu gösterir. Bunun dışında başka bir mânâsı yoktur. Ama mahkûmun aleyh ve mahkûmun bih olan “Ben geldim” cümlesinin hususiyetleri çoktur. “Nereye geldim? Geldiğim yerin özellikleri nedir?” gibi hususiyetler ile bu hükmün sıdkı ve kizbi üzerinde inceleme ve tahkîkat[12] yapılabilir.
Üstâdımızın bu kaide-yi mukarrereyi zikrinden esas maksadı, bir teşbihten hareket ederek Tevhid’e müteallik şu hakikati izah etmektir:
Yukarıda mezkûr[13] “dan” ve “a” harfleri, mânâları müstakil kelimeler ilhak[14] edilince, onlardan kastedilen mânâların anlaşılmasına âlet ve vâsıta oldukları gibi, bu istiâre[15] hakikat mucibince bir harf olan kâinat da Esmâ ve Sıfat-ı İlâhiye’ye ait kudsî mânâ ve maksatların anlaşılmasına bir âlet ve vâsıta, yani bir aynadır. Demek aklı ve fikri bîhuş[16] ve bîkarar[17] eyleyen, bu âlemin güzelliklerini intac[18] eden fiillerin fâili, mahkûmun aleyhi, istinadgâhları ve onların sebeb-i vücudu sıfat ve Esmâ-yı İlâhiyye’dir.
Evet, “Şu saray-ı âlem, şu mükemmel müzeyyen eser; bilbedâhe[19] gayet kemâldeki ef’ale delâlet eder. Çünkü eserdeki kemâlât o ef’alin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef’al ise, bizzarure bir Fâil-i Mükemmel’e ve O fâilin kemâl-i esmâsına, yani âsâra nisbeten; musavvir, müdebbir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve unvanların kemâli ise, şeksiz ve şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsafına delâlet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş’et eden isimler, unvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsafın kemâli, bilbedâhe[20] Şuunat-ı Zâtiyye’nin kemâline delâlet eder. Çünkü sıfatın mebdeleri, o Şuun-u Zâtiye’dir. Ve o Şuun-u Zâtiyye’nin kemâli ise biilmelyakîn, Zât-ı Zîşuur’un kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuun ve sıfat ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçtiği hâlde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.”[21]
Üstâdımızın bu izahından da anlaşılacağı gibi, kâinatta sergilenen tedbir, tanzim, tedvir, tertip, tavzif, tanzif ve tevzin gibi, kasdî ve şuurî faaliyetlere kâinat mahkûmun aleyh olamaz. Yani bu işleri ve fevkalâde hâkimane icraatı kâinat yapıyor denilemez. Bu muazzam fiiller câmid, şuursuz ve zelil mahlûkata isnad edilemez. Mesela: “Esbap yarattı, tabiat icad etti, şefkat etti, mevcudat acıdı, güneş merhamet etti.” denilemez.
Öyle ise Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarının mânâlarını mütâlaa etmeye âlet ve vâsıta olan bu kâinata –her ne kadar tantanalı ve şa’şaalı görünse bile– felsefeciler gibi mânâ-yı ismî ile bakmak ve bu mânâ ile tetkîkat[22] ve tahkîkata[23] girişmek büyük bir hatâdır.
[1] Mahkûm-u aleyh: Bizzat kendisi üzerine hüküm binâ edilen.
[2] Tetkîkat: Tetkikler, incelemeler.
[3] Kâzip: Yalan söyleyen.
[4] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 228.
[5] Mukārin: Bir yerde, bir arada bulunan, birlikte olan, bitişik, yakın.
[6] Nahvî: Arapça dil bilimci, uzman.
[7] Müptedâ: Başlangıç, baş taraf. İsim cümlelerinde fâil durumunda bulunan kelime veya kelime öbeği.
[8] Mahkûmun aleyh: Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.
[9] Mahkûmun bih: Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.
[10] Kaziye: İleri sürülen iddiâ, dâvâ, mesele, husus.
[11] Tahakkuk: Gerçekleşme.
[12] Tahkîkat: Belli bir maksatla yapılan araştırma, soruşturma.
[13] Mezkûr: Adı geçen, sözü edilen, yukarıda anılan, zikrolunan.
[14] İlhak: Bir yere katma, ekleme, ilâve etme.
[15] İstiâre: Ödünç alma, eğreti olarak alma.
[16] Bîhuş: Aklı başında olmayan, kendinden geçmiş, baygın, şaşkın, sersem.
[17] Bîkarar: Kararsız, bir karar üzere durmayan, aynı hâl üzere devam etmeyen.
[18] İntac: Sonuçlandırma, sonunu alma, bitirme.
[19] Bilbedâhe: Apaçık bir şekilde.
[20] Bilbedâhe: Apaçık bir şekilde.
[21] Nursî, Sözler, s. 670-671.
[22] Tetkîkat: Tetkikler, incelemeler.
[23] Tahkîkat: Belli bir maksatla yapılan araştırma, soruşturma.

Bu konuda geri bildirim bırakın