Örnek İdareci Nasıl Olmalıdır?
Millet ve memleketi kendilerine emanet edebileceğimiz idarecilerde birtakım meziyet ve vasıfların mevcut olması lazımdır, taa ki deruhte ettikleri vazifeyi hakkıyla yerine getirebilsinler.
Aşağıda bir idarecide bulunması gereken vasıflar kısaca ifade edilmiştir.
Devlet idaresine tâlip olan kimsenin bu vazifeye ehil olması lazımdır. Taa ki devlet işleri âhenkli ve verimli bir şekilde işleyip devam edebilsin. Binaenaleyh bir millet için liyakatli, iktidarlı ve kudretli idarecilere her zaman ihtiyaç vardır. Zira kabiliyetsiz ve yetersiz devlet adamları bir milletin gerilemesine, hatta yok olmasına kâfi bir sebeptir.
İdareci; kendi liyakat ve mahareti ile birlikte muktedir de olmalıdır. Güç kaynağını zorbalıktan ve tahakkümden değil; liyakat ve maharetten almalıdır.
İdareci; söz ve fiillerinde ölçülü olmalı, sözleri ile hareketleri birbirine uymalıdır.
İdareci; başkalarını küçümseyerek kendini büyük göstermeye çalışmamalı, asla tahkir[1] ve tezyif[2] edici davranış ve beyanlarda bulunmamalıdır.
İdareci; hak ve hakikatten taviz vermemelidir.
İdareci; toplayıcı, birleştirici ve bütünleştirici olmalı, milletin birlik ve beraberliğini bozucu düşünce ve hareketlere asla müsamaha göstermemelidir.
İdareci; bilgili, azimli ve kararlı olmalı, hissî ve zihnî olgunluğa sâhip, ihtiyat ve tedbire azamî derecede riayetkâr olmalıdır. Kendine güvenmeli ve halkının nazarında da güvenilir olmalıdır.
İdareci; herkesin ümitsizliğe düştüğü, şevk ve gayretinin kırıldığı şartlar içinde, bitmez bir enerji ve tükenmez bir şevkle milletine ümit kaynağı olup, zor şartlardan başarı ile çıkmasını bilmeli ve yol gösterici olmalıdır. Bir düşünürün ifade ettiği gibi:
“Dehâ, imkânsızda mümkünü görebilmek demektir. Gemilerin karada da yüzdürülebileceğini göstermek, Mehmedlerden birini Fâtih yapar.”[3]
İdareci; istişareye önem vermeli, mesai ve hizmet arkadaşlarından ehil olanlarla istişare ederek alınan ortak karar üzerine harekete geçmelidir.
İdareci; emanete riayetkâr, sözüne sâhip ve sâdık olmalıdır. Hz. Ali (r.a) bir devlet adamına yazdığı emirnâmede: “Verdiğin sözü muhafaza için, icap ederse hayatını bile feda et! Sakın ahdine hıyanet etme!” buyurmaktadır.
İdareci; zamanın şartlarına göre daima terakkî ve tekâmüle doğru adım atmalıdır. Milletine fikir, ifade ve teşebbüs hürriyeti tanıyarak, onlara karşı hoşgörülü olmalıdır. Fikir ve görüşlerini anlatmaları hususunda milletine zaman ayırmalıdır.
İdareci; çevresindekilerle kavgadan yana değil, daima sulhtan yana olmalıdır.
وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ
“Sulh daha hayırlıdır.”[4] âyet-i kerîmesini kendine rehber etmelidir.
İdareci; görev taksiminde bilgiyi, tecrübe ve liyakati esas almalıdır. Nizam’ül-Mülk “Siyasetnâme” adlı eserinde, devlet idaresinde en akıllı, en tecrübeli ve en ehliyetli insanlara vazife vermenin zaruretini anlatmakta ve vazifelerin ehliyet ve liyakata göre dağıtılması görüşünü ısrarla savunmaktadır.
İdareci; karar vermeden önce çok düşünmeli, hâdiselerin müspet ve menfî taraflarını dikkate almalı, alacağı kararın faydalı olduğuna inandığı zaman da derhâl tatbik etmelidir. Nitekim şu âyet-i kerîmede Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ
“Bir kere de azmettin mi, yalnızca Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine itimat edip güvenenleri sever.”[5]
İdareci; üstlendiği vazifenin mesuliyetini müdrik olmalıdır; şahsî ihtiraslarına ve menfaatlerine mağlup olmamalıdır. Kendinde bilkuvve[6] bulunan istîdatlarını mutlaka bilfiile[7] geçirmelidir.
İdareci; gayelerinin tahakkuku için belirli bir sistem içinde çalışmalıdır.
İdareci; bilhassa muvaffak olmuş liderlerin hayatlarını ve eserlerini incelemeli, onların faaliyetlerini karşılaştırarak kendi fikriyle bütünleştirmelidir. Tarih, hayattan alınmış misal ve ibret levhalarıyla dolu bir mekteptir. Bu mektepten hakkıyla mezun olan, vakaları gözden geçirip değerlendiren idareciler ise, geleceğe daha başarılı bir şekilde hükmedeceklerdir. Mesela Napolyon (1769-1821) muvaffak olamazken, Roma imparatoru İskender (MÖ 356-MÖ 323) neden muvaffak oldu? Victor Hugo (1802-1885) bu soruya cevap olarak:
“Napolyon, kendi zevk ve ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra devlet işleri ile uğraşırdı. İskender ise, devletin işlerini yaptıktan sonra vakit kalırsa kendi ihtiyaçlarına bakardı.” demiştir. Ancak şu da bilinmelidir ki, İskender’in arkasında bir Eflatun (MÖ 427-347), bir Aristo (MÖ 384-322) vardı. Napolyon ise böyle bir destekten mahrumdu. Aynı şekilde; Hz. Ali’ye (r.a) soruluyor:
“Neden Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın (r.a) muvaffak olduğu gibi, sen de muvaffak olamadın?” O da:
“Onların müsteşarı ben idim. Fakat benim arkamda hakkıyla istişare edebileceğim birisi yoktu.” diye cevap vermiştir.
İdareci; her hareketinde, hatta yemesinde içmesinde, oturup kalkmasında ölçülü ve itidalli davranmalıdır.
İdareci; idare ettiği milleti kendisi gibi sevmeli ve kendisini onların hizmetine adamalıdır.
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ
“Bir kavmin yöneticisi, o kavmin hizmetçisidir.”[8] hadis-i şerifini hatırından çıkarmamalıdır.
Milletler; ehliyetsiz, önünü ve arkasını göremeyen idarecilerin elinde kaldığı müddetçe, bedbaht ve perişan olurlar. Eflatun’un dediği gibi: “Dünyanın düzelmesi için ya kralların filozof veya filozofların kral olması lazımdır.” Yani bir lider; bir filozof kadar düşünceli, bir kral kadar kudretli olmalıdır. Hikmet ve kudret birbirini takip etmeli ve tamamlamalıdır.
İdareci; ferdî ve umumî vicdanı kaynaştırarak siyasî, idarî, askerî, içtimâî icraatında birlik ve âhengi meydana getirmelidir. Bir milletin yaşaması üç unsura bağlıdır; mâneviyat, hikmet ve kuvvet.
İdareci; dinin birleştirici ve bütünleştirici hususiyetlerini daima göz önünde bulundurmalıdır.
İdareci; her zaman hak ve hakikatin taraftarı olmalıdır. İdarecinin bir elinde kuvvet, diğer elinde hikmet ve adâlet olmalıdır. Aksi hâlde o devletin devamı olmaz.
İdareci; çevresinde meydana gelen anarşi ve huzursuzluk gibi zor ve karışık meseleleri büyütmeden ve halkı ümitsizliğe düşürmeden lazım gelen çözümleri üretmelidir. Halkı yönlendiren idareciler, şayet hatalı davranır da acze düşerlerse, câzibelerini kaybederler. O zaman milletin onlara bağlılıkları azalır ve böylece o milletin nizam ve intizamı bozulur.
Âdil idareciler hakkında Hasan-ı Basrî’nin Ömer bin Abdülaziz’e yazdığı mektubundan bazı bölümlerini burada nakletmekte fayda mülahaza ediyorum. Mektupta âdil yöneticinin niteliklerini şöyle sıralamaktadır:
“Bil ki, Allah âdil devlet reisini, haktan sapanları düzeltici, her zâlimi doğrultucu, her bozuğu ıslah edici, her zayıfa güç, her mazluma da hakkını verici ve her şaşkına sığınak kılmıştır. İdareci; idare ettiği insanlara karşı gayet şefkatli olmalıdır. Onları tehlikelerden uzaklaştırır, fitne ve anarşiden, eza ve cefaya maruz kalmaktan muhafaza eder. İdareci; yetimlerin, fakirlerin ve kimsesizlerin vasisi ve koruyucusudur. İdareci, vücudun içinde kalp gibidir. Onun sağlıklı çalışmasıyla vücut hayatını devam ettirir.”
“Bil ki, şu anda yaşadığın dünyadan başka kalacağın ebedî bir dünyan daha var. Sevdiklerin senden ayrılacaklar ve seni kabrinde yapayalnız bırakacaklar. O hâlde, kişinin kardeşinden, anne babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı o gün için, sana faydalı olacak işleri yapmayı da unutma.”
“Düşün, kabirdekilerin diriltilip dışarı atıldığı, kalplerde ve gönüllerde olanların ortaya konulduğu günü ki, o gün tüm sırlar açığa çıkarılmış ve amel defterin küçük büyük her işlediğini eksiksiz olarak ortaya koymuştur.”
“Bugünkü kudretine takılıp kalma, yarınki aczini de düşün! O gün sen ölüm kemendiyle esir edilmiş olarak, nice meliklerin Hayy u Kayyum olan Allah’a boyun eğdiği bir sırada, melekler, nebiler ve rasûllerden müteşekkil bir topluluğun arasında olacaksın. Artık sen bilirsin.”
“Bu öğütleri, sevdiği kimseyi sağlığına kavuşturmak istediği için, ona acı ilaçlar içiren doktor gibi telakki et.”[9]
[1] Tahkir: Hakaret etmek, gurur kıracak tarzda davranmak.
[2] Tezyif: Değersiz göstermeye çalışma, aşağılama, küçültme.
[3] Selahattin Şimşek.
[4] Nisâ, 4/128.
[5] Âl-i İmrân, 3/159.
[6] Bilkuvve: Düşünce ve fikir hâlinde, iş hâline geçmeden, fiil durumuna gelmeden.
[7] Bilfiil: Fiilen, gerçekten, nazarî değil iş olarak.
[8] el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1/450, hadis no: 1668; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/463.
[9] Muhammed İbn Abdürabbih, el-ʿİkdü’l-ferîd, 1/25.

Bu konuda geri bildirim bırakın