İnsan, Millet ve Devlet

Devlet Millet İlişkisi

Devlet Millet İlişkisi

Devlet yetkilileri, milletin mânen tekâmülüyle maddeten terakkîsini birlikte yürütmeli, bu iki meşaleyi birlikte taşımalıdır. Birinin diğerine feda edilmesi hâlinde içtimâî âhengin bozulacağı, terakkînin ise mümkün olmayacağı muhakkaktır. Bir cemiyet ne zaman fennî ilimleri ihmal etmişse, zillet ve meskenete düşmüştür. Ve yine o cemiyet ne zaman ki mâneviyatı ihmal edip fikrini sadece maddiyata inhisar etmişse, o zaman da o insanlar, ihtiraslarının esiri, menfaatlerinin zebunu olmuşlardır. Bediüzzaman Hazretleri:

“Vicdanın ziyâsı, ulûm-u diniyedir. Aklın nûru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”[1] buyurmuş, bu veciz ifadeleriyle hem milletlere hem de devlet yetkililerine maddî ve mânevî terakkînin reçetesini en güzel bir şekilde sunmuştur.

İnanma, din hissi, insanlığın en derin ve en esaslı ihtiyaçlarından biridir, belki de en birincisidir. Din hissi, insan fıtratının ezelî ve ayrılmaz bir vasfıdır. İnsan mahiyetinin rûhudur, rüknüdür. Dinler arasında dünya ve âhiret saadetini temin edecek yegâne din ise İslâm dinidir. Milletimiz –elhamdülillah– Müslümandır. İdare edenler, her ne fikirde olursa olsunlar, bu Müslüman ve necip milletin inancına hürmet etmekle mükelleftirler.

Maddeten terakkîye gelince; dünyada her millet aşk ve şevk ile terakkî ve tekâmül için çalışırken ve gözlerimizi kamaştıran harikulade inkişaflarda bulunurken, bizlerin atalet ve cehâlet içinde boğulmamız, uyuşup kalmamız elbette doğru değildir. Şu hâlde, ebed müddet yaşamak için onlara ayak uydurmamız lazımdır, hatta zaruridir. Maddi ve mânevî terakkî için gerekli bütün sebep ve vasıtalara tam teşebbüs ve riayet etmek gerekir. Ancak böylece milletimizi muasır medeniyet seviyesine çıkarabiliriz.

Tarih ve insanlık karşısında mesuliyetini idrak eden bir idareci, milletin inancını, seciyesini ve mizacını daima göz önünde bulundurmalıdır.

Devlet yöneticilerinde olması gereken temel özelliklerden biri de; millet ile rûhen bütünleşme ve barış içinde olmalarıdır. Malumdur ki, bir devlet için en büyük tehlike, milletin kendi lider ve rehberlerine karşı itimatlarının sarsılmasıdır. Milletin rûhuna, inancına, mukaddesatına, örf ve âdetlerine karşı yapılacak herhangi bir yanlış hareketle onların itimatları sarsılırsa, halk ile idareciler arasında derin uçurumlar meydana gelir, tedavisi mümkün olmayan yaralar açılır. O zaman millet kendini idare edenlerden rûhen ve hissen soğur, kopar, daima huzursuz ve tedirgin olur, istikbale endişe ile bakar. Bu hâli fırsat bilen düşmanlar ise, akla ve hayale gelmeyen entrika ve telkinler ile fitne ve fesadı alevlendirip, muhabbet ve uhuvveti, hürmet ve şefkati zedeleyebilir. Tarih, bunun çok feci misalleriyle doludur.

Demek ki huzur ve saadet, idare eden rehberler ile milletin arasındaki insicama[2] bağlıdır. Millete hizmet etmek isteyen liderler, mazinin ibret verici derslerini daima göz önünde tutmalıdırlar.

Tarihimizde sadece vakıalar anlatılmış, ancak hangi sebeplerin terakkî ve teâlîmizi[3] sağladığının ve hangilerinin tedennîmize[4] sebep olduğunun tahlili ve muhakemesi yapılmamıştır. Bundan dolayı tarihimizin felsefesi mutlaka yapılmalıdır.

Kadirşinas milletimiz, yüksek meziyetlere sâhip olan idarecilerini her zaman sevgiyle bağrına basmış, onlara vefa borcunu ödemiştir. Bu necip milletin âmir ve idarecileri, bu milletin itibar ettiği ve mukaddes tanıdığı değerlere sâhip çıkmalı, en azından dokunmamalıdırlar. Hâne reisinden devlet reisine kadar çevresinde olup bitenlere karşı her ferdi mesul tutan “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz.” hadis-i şerifini düstur edinmelidirler.

Bir liderin hatası, diğer insanların hatasıyla mukayese edilmez; çünkü onun hatası umuma şâmildir. Devlet yöneticileri; milletini ve vatanını seven, kültürüne, örf ve an’anelerine sımsıkı bağlı, yüksek ahlâk sâhibi, faziletperver, yüce idealler peşinde koşan ve himmetini sadece milletine sarf eden birer numune şahsiyet olmalıdırlar. İstikbâlde mümtaz bir seviyeye gelebilmek için ecdadımızın cihanı hayrette bırakan şan ve şerefle dolu tarihini en kâmil mânâda rehber ittihaz etmelidirler.

Siyasetin temeli “adâlet, emaneti ehline vermek ve şûrâ”dır. İdareciler, icraatlerini ve hükümlerini adâlete bina etmelidirler. Çünkü hem Kur’ân’la hem de tarihle sâbittir ki, adâlete riayet etmeyen nice milletler ve devletler, hâkim iken mahkûm olmuşlardır.

“Zulüm devam etmez, küfür devam eder.”[5] hadisinden anlaşılıyor ki, zulüm ile hükmeden milletlerin ve devletlerin devam etmeleri mümkün olmamıştır.

İdareciler, vazifeyi siyasî taraftar ve yakınlarına değil, ehline tevdî etmelidirler. Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyle vazifeyi ehline vermeyi emrediyor:

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ 

“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermeyi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.”[6]

Şayet emanet ehil olmayana verilirse, o zaman millet zarara uğradığı gibi, devlet de terakkî yerine tedennî ve izmihlâle gider.

İstişareye gelince, Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede mealen:

وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ

“Onların işleri de aralarında şûrâ iledir.”[7] buyurmaktadır.

Ehil olan kimselerle istişare etmek, millet ve devletin inkişafına vesile olur. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi:

“…Asya kıtasının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı, şûrâdır. Yani nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır.”[8]

Bu değişmez hakikatleri hayata hâkim kıldıkları takdirde, Allah’ın izniyle maddî ve mânevî her sahada hamleler yapmaya muvaffak olacaklardır.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ 

“Bir millet nefsindeki hâlini değiştirmedikçe, Cenâb-ı Hak o milletin hâlini değiştirmez.”[9] mealindeki âyetten de anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ bir kavmin saltanat ve şevketine, servet ve saadetine son vererek, onları hâkim iken mahkûm, aziz iken zelil ederse, bunun sebebi onların kendi hâllerini değiştirmeleri, adâlet ve istikametten ayrılıp hükümlerini zulme bina etmeleri, fazilet ve ahlâkı terk ederek rezalet ve sefâleti çekinmeden işlemeleridir.


[1]       Nursî, Âsar-ı Bedîiyye, s. 361.

[2]       İnsicam: Bir bütünlük ve düzgünlük içinde devam etme, birbirine bağlı ve uygun olma, uygunluk, düzgünlük.

[3]       Teâlî: Yükselme, yücelme, âlî olma.

[4]       Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.

[5]       el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, 2:107.

[6]       Nisâ, 4/58.

[7]       Şûrâ, 42/38.

[8]       Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 97.

[9]       Ra’d, 13/11.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X