Peygamber Efendimiz

Peygamberimizin Hz. Hatice’den Sonraki Muhterem Hanımları

Peygamberimizin Hz. Hatice’den Sonraki Muhterem Hanımları

1. Hz. Hatice Validemizin vefatından sonra;

2. Hz. Sevde Validemiz

Allah Rasûlü (s.a.v.), Hz. Hatice (r.anhâ) validemizin vefatından sonra, Hz. Sevde (r.anhâ) validemizle evlenmiştir. Hz. Sevde validemizin ilk kocası Sekran bin Amr (r.a.) idi. Kocası ile beraber İslâmiyet’i kabul ettiğinden dolayı birçok eziyet görmüş ve Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Hicret dönüşü kocası vefat edince kimsesiz ve çaresiz kaldı. Hz. Sevde’nin akrabalarının yanına sığınması mümkün değildi. Çünkü onlar Müslümanlığın azılı düşmanı idiler. Bu durumu çok iyi bilen şefkat ve merhamet timsali Hz. Peygamber (s.a.v.), dul ve kimsesiz kalan Hz. Sevde’yi (r.anhâ) nikâhı altına almakla onu himaye etmiş oldu.

Hz. Hatice’nin (r.anhâ) vefatından dolayı iki erkek ve dört kız olmak üzere altı çocuğu yetim kalmıştı. Hepsi de küçük yaşta idiler. O sırada elli beş yaşında olan Sevde (r.anhâ) validemiz, Hz. Peygamberin çocuklarına annelik yapma şerefine nail olmuş ve bu evlilikten sonra onun kavmi İslâmiyet’e girmeye başlamışlardır.

3. Hz. Âişe Validemiz

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) daha sonra Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) kızı olan Hz. Âişe (r.anhâ) validemizle nişanlanmış, hicretten sonra da evlenmiştir.

Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz çok zeki, dirâyetli ve Hz. Peygambere uygun bir hanımdı. Nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a.), kızı Hz. Âişe’de çok üstün bir kabiliyet gördüğünden, onun Allah Rasûlü ile evlenmesini ve böylece İslâm’a ve Kur’ân’a hizmet etmesini arzu etmiş ve Peygamber Efendimize (s.a.v.), Hz. Âişe (r.anhâ) validemizle evlenme teklifini kendisi yapmıştır.

Peygamber-i Âlişana layık bir refika olan Hz. Âişe validemiz (r.anhâ), müstesna bir fakih, mükemmel bir müfessir, en büyük bir hadisçi ve fevkalâde bir fesahat ve belagat sâhibi idi. Rasûl-i Ekrem’den (s.a.v.) birçok ahkâm-ı diniyeyi tâlim ederek sahabe-i güzin ve tâbiine tebliğ etmiştir. Bu evlilik Hz. Peygamber ile Hz. Ebû Bekir Efendimizin aralarındaki muhabbet ve dostluğu daha da artırmış, eşsiz sehâveti,[1] hâdiseleri kavramadaki serî intikali, vahye muhatap olmadaki zekâveti[2] ile meşhur olan Hz. Sıddık’ı (r.a.) fevkalâde mesrur etmiştir.

Âişe (r.anhâ) validemiz altmış altı yaşında iken ebediyete göçmüştür.

4. Hz. Hafsa Validemiz

Hz. Peygamberin (s.a.v.) dördüncü hanımı olan Hz. Hafsa (r.anhâ) validemiz, Hz. Ömer’in (r.a.) kızı idi. Kocası Huneyn’de şehit olunca dul kalmıştı. Hz. Ömer (r.a.) sahabîlerden bazılarına onu nikâhlamalarını teklif etmiş ancak müspet bir cevap alamamıştı. Çünkü o zaman dul kalan kadınları nikâhı altına alacak ve onların maişetini temin edecek insan çok azdı. Herkes kendi geçim derdinde idi. Hz. Ömer (r.a.), durumu Hz. Peygambere arz etti. Allah Rasûlü (s.a.v.), ashab arasındaki kırgınlığı ortadan kaldırmak, Hz. Ömer’in (r.a.) üzüntüsünü gidermek, kendisini İslâmiyet’e yapmış olduğu hizmetlerden dolayı taltif etmek için Hz. Hafsa (r.anhâ) validemizi nikâhına aldı.

Allah Rasûlü bu izdivaç ile hem Hafsa validemize sâhip çıkmış, hem de Hz. Ömer’i memnun ve mesrur etmiştir. Bu izdivaç da şefkat ve merhamet peygamberi olan Habib-i Ekrem’in şânına yakışan bir harekettir. Münevver bir aileye mensup Hz. Hafsa validemiz, ibâdetine düşkün ve okuma yazma bilen nâdir hanımlardandı. Kendisi sert mizaçlı olduğundan, Hz. Ömer zaman zaman onu uyararak Hz. Peygamberi incitmemesini ve Hz. Âişe ile iyi geçinmesini tavsiye ederdi.

Bazen Hz. Hafsa validemizin sitemlerine maruz kalan Hz. Peygamber, onu daima sabır ve hoşgörü ile karşılamış ve böylece hanımlara nasıl davranılacağını ümmetine ders vermiştir.

5. Zeyneb binti Huzeyme Validemiz

Bu hanım Âmir İbni Saa kabilesindendi. Kocası Ubeyde b. Hâris (r.a.) Bedir Savaşı’nda şehit düşünce, otuz yaşında dul kaldı. İyilikperver bir kadın idi. Sehâveti ile intişar etmişti, miskinleri yedirip içirdiğinden dolayı “ümmü’l mesâkin” yani miskinlerin anası lakabını almıştı. Efendimize evlilik teklifini kendisi yaptı. O’na sığınanı Allah Rasûlü (s.a.v.) nasıl reddederdi. O, kendisine yakışır bir âlicenaplıkla onu zevceliğe kabul etti.

Fakat Zeyneb binti Huzeyme (r.anhâ) validemiz birkaç ay sonra vefat etti.

6. Ümmü Seleme Validemiz

Hâlid bin Velid’in (r.a.) yakın akrabası olan bu hanım, İslâmiyet’i ilk kabul edenlerdendi. Kocası Uhud Harbi’nde şehit düşünce dul kalmıştı. Yaşının ilerlemesine, çok sayıda çocuğunun bulunmasına ve son derece kıskanç biri olmasına rağmen, Hz. Peygamber onu nikâhı altına alarak çocuklarının bakımını üstlendi. Bu izdivaç ile henüz bir müşrik olan Hâlid bin Velid’in İslâm dinine olan düşmanlığı azalmış ve bu evlilik, onun iki sene sonra İslâm’a girmesine vesile olmuştur.

7. Hz. Zeyneb Binti Cahş Validemiz

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) en çok tenkit edilen evliliklerinden birisi, O’nun Zeyneb Binti Cahş (r.anhâ) validemizle olan evliliğidir. Bu bakımdan bu evlilik üzerinde biraz daha geniş izahat yapmak icab ediyor.

Hz. Zeyneb Binti Cahş validemiz, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) halasının kızı idi. Şerefli bir kabileye mensup olan Zeyneb validemiz, son derece maharetli, vakarlı ve yüksek ahlâk sâhibi idi. Ailesi ile birlikte İslâmiyet’i ilk kabul edenlerdendi. Kendi el emeği ile yapmış olduğu şeylerden kazandıklarını hep tasadduk ederdi.

Zeyd bin Hârise (r.a.) ise Yemenli olup, Kudaa kabilesine mensuptur. Miladi 594 yılında dünyaya gelmiştir. Zeyd, annesi ile beraber akrabalarını ziyarete giderken, bir kabilenin baskısı sonrası esir alınmış ve Mekke’de Sûk-ı Ukâz denilen panayırda satılığa çıkarılmıştı. Zeyd, Hakim ibni Hizan tarafından sekiz yaşında iken dört yüz dirheme köle olarak satın alınmıştı. Hakim onu teyzesi olan Hatice validemize hediye etmiş, Hatice validemiz de Zeyd’i Peygamber Efendimize (s.a.v.) hediye etmişti. Hz. Peygamber Zeyd’i âzat edip evlatlık edindi. Bundan sonra Zeyd “Muhammed’in oğlu” olma şeref ve unvanı ile tanındı. Zeyd, Haticetü’l Kübrâ ve Hz. Ali’den (r.a.) sonra İslâmiyet’i kabul eden üçüncü kişidir.

Zeyd’in annesi ile babası çocuklarının nerede olduğunu bilemeden senelerce mersiyeler ve manzumeler söyleyerek ağlayıp sızlandı. Evladının hasret ateşiyle yanıp tutuşan Hâris, onu bulmak için diyar diyar dolaşıp, uğramadık memleket ve sormadık kimse bırakmıyordu. Bir hac seferinde Benî Kelb’den gelen Kudaa kabilesinin içinden bazı kimseler Zeyd ile sohbet edince onu tanıdılar. Anne ve babasının kendisi için gözyaşı döküp aradıklarını söylediler. Zeyd, “Her ne kadar uzaklarda bulunsam da, ben burada çok mutlu ve huzurluyum. Allah’a hamd ederim ki, ben çok hayırlı ve şerefli bir ailenin içinde bulunuyorum.” sözlerini ailesine iletmelerini söyledi. Oğullarının hayatta olduğunu öğrenen ailesi çok sevindiler. Zeyd’in babası, onu âzat etmek için bol miktarda altın alarak abisi ile beraber Mekke’ye geldiler. Zeyd’in Hz. Peygamberin (s.a.v.) yanında olduğunu öğrenip, O’nun huzuruna çıkıp durumu izah ettiler. Hz. Peygamber Zeyd’i çağırarak şöyle buyurdular:

“Ey Zeyd! İşte baban ve amcan. İşte ben. Onlar seni götürmek için gelmişler. İster onlarla gidersin, istersen benimle kalırsın. Hangisini tercih edersen bizim kabulümüzdür.”

İnsanı derinden etkileyen bu acip manzara, Zeyd için büyük bir imtihandı.

Rasûlullah Efendimizi (s.a.v.) dinleyen Zeyd, şu cevabı verdi:

“Yâ Rasûlallah! Ben sizin üzerinize hiçbir kimseyi tercih edemem. Velev ki, o kişi babam ve ailemden biri de olsa. Çünkü benim anam da babam da sensin.” diyerek, Hz. Peygambere olan bağlılığını ortaya koydu.

Oğlunun bu cevabı karşısında çok şaşıran Hârise hiddetle: “Demek sen köleliği ailene tercih ediyorsun, öyle mi?”

Zeyd, babasının bu çıkışına şöyle cevap verdi:

“Afedersiniz babacığım! Ben bu zâtta öyle şeyler gördüm ki, hiç kimseyi O’na tercih edemem.”

Bunun üzerine Zeyd’in elinden tutarak Kâbe’nin yanına gelen Allah Rasûlü, babasının ve amcasının da bulunduğu topluluğa şöyle seslendiler:

“Siz şâhit olunuz ki, Zeyd benim oğlumdur. Ben ona, O da bana vâristir.”

Bu hâdiseler olduğunda henüz İslâmiyet gelmemişti. İşte Zeyd, Peygamber Efendimizin bu iltifatına mazhar olmuş en talihli, en bahtiyar ve şerefli bir kişidir.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bu örnek davranışı karşısında fevkalâde memnun ve mesrur olan Zeyd’in babası ve amcası, ağlayarak geldikleri Mekke’den sevinçle memleketlerine geri döndüler. Hâne-i saadette Peygamber Efendimizin şefkat ve merhameti altında terbiye olan Zeyd, O’nun feyiz ve irfanından istifade etmiş, her cihetle mükemmel bir insan olarak yetişmiş ve bütün ömrünü Allah ve Rasûlü yolunda mücadele ile geçirmiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde, Câfer-i Sâdık ve Abdullah ibni Revaha gibi sahabînin önde gelen zâtları, onun kumandası altında bir nefer gibi sefere çıkmışlardır. Bu cihetten bakılınca sahabîlerin en ileri gelenlerinden şecaat timsali olduğu açıkça anlaşılır. İşte Zeyd budur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Bana insanlar arasında en sevimli olan kişi, benim ve Allah’ın ihsanına mazhar olan kişidir. Bu zât Zeyd’dir.”

Hicretten sonra Peygamber Efendimizin katıldığı sekiz seferde komutan olarak görev yaptı ve komutan olarak katıldığı Mute Muharebesi’nde elli beş yaşında iken şehâdet mertebesine yükseldi.

Zeyd’in Hz. Peygamberin yanındaki kıymetinin bir yönü de şudur:

Peygamber Efendimizin babasının câriyesi olan ve kendisine de annelik yapan Ümmü Eymen adında yaşlı bir hanım vardı. Hz. Peygamber “Bu yaşlı ve cennetlik kadını kim nikâhı altına alacak?” dediği zaman Zeyd ileri atılmış “Ben!” diye cevap vermiş ve Allah Rasûlü’nü ziyâdesiyle memnun etmişti. Bu evlilikten Üsâme bin Zeyd dünyaya gelmiştir. Bu fedakârlığından dolayıdır ki Peygamber Efendimiz, onu Zeyneb’le evlendirmek istemişti.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün halasına: “Artık Zeyneb’in evlenme çağı geldi, onu evlendirelim.” dedi. Zeyneb’in annesi ve kardeşi Abdullah, Rasûl-i Ekrem’in Zeyneb’i kendisine nikâhlayacağı zannıyla: “Siz nasıl münasip görürseniz öyle yapalım. Emir ve tensib sizindir.” diyerek memnuniyetlerini ifade ettiler. Peygamber Efendimiz Zeyneb’i Zeyd ile evlendireceğini ifade edince, onların yüzündeki o sürur bir anda hüzne inkılâp etti. Kendileri Hâşimî ve Esedî olmaları itibari ile Mekke’nin en ileri eşrafından idiler. Zeyd ise kölelikten âzad edilmiş birisiydi. Onu kendilerine küfüv[3] görmediklerinden, bu tekliften memnun kalmadılar ve meseleye tereddütle yaklaştılar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onlara:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُبٖيناً

“Bununla beraber Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman, gerek mü’min bir erkek ve gerekse mü’min bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Rasûlüne âsi olursa, açık bir sapıklık etmiş olur.”[4] ilâhi emrini tebliğ etti. Onlar da bu emr-i ilâhiye karşı boyun eğdiler ve Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) teklifine razı oldular. Zeyneb ise bu durumdan pek hoşnut olmayarak Zeyd’e zevce olmayı kabul etti.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu evlilikle gerçek şerefin nesepte değil, takvâda olduğunu ve insanların neseplerinden dolayı birbirlerine karşı gururlanmalarının pek mânâsız olduğunu en güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Ayrıca Zeyneb’i de kölesi Zeyd ile evlendirmekle nesebinden dolayı gururlanmaktan korumuştur. Rahmetenli’l âlemin, Hatem-ül Enbiya ve tüm insanlığa yüksek ahlâkı tâlim eden bir peygamberin bu icraatı O’nun şânına yakışan bir hâldir. Ancak, Zeyneb ile Zeyd bu evlilikte mesud olmadılar ve aralarında geçimsizlik başladı. Zeyd aralarındaki bu durumu Peygamber Efendimize arz edip Zeyneb’ten ayrılmak istediğini ifade etti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de kendisine şöyle buyurdu:

“Sen bir köle idin, âzad ettim. Seni evladım olarak kabul ettim. Allah sana İslâm nimetini inam etti. Zeyneb’le nikâhınızı ben kıydım. Allah’tan kork ve sakın onu boşayacağım deme.”[5]

Bundan da anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber onların ayrılmasını istemiyordu. Ancak aralarındaki geçimsizlik onların boşanmasına sebep olmuş ve bundan dolayı Allah Rasûlü (s.a.v.) fevkalâde müteessir olmuştu. Çünkü bu izdivacı tasavvur edip nikâhı kıyan kendisi idi.

Zeyd’in Zeyneb validemizden boşanması onun aleyhine değil, lehine olmuştur. Çünkü bu hâdiseden dolayı Kur’ân-ı Kerim’de ismi açıkça zikredilen tek sahabe Hz. Zeyd’dir. Bundan daha büyük bir şeref ve itibar olabilir mi?

Hz. Âişe validemiz şöyle demiştir:

“Eğer Zeyd, Peygamber’den sonra vefat etse idi, Rasûlullah onu kendisine halife ederdi.”

Baba evine dönen Zeyneb, bazı kimseler tarafından bir köle ile geçinemeyen kibirli, geçimsiz ve hırçın bir kadın olarak ayıplanmakta idi. Böyle bir hanım ile evlenmeyi kimse kabul etmezdi. Zira hilkaten yüksek bir ahlâk sâhibi olan Zeyd ile geçinememişti. Ümmetine karşı son derece şefkat ve merhamet dolu olan Allah Rasûlü (s.a.v.), Zeyneb’in izzet ve haysiyetini muhafaza etmek adına onu da nikâhı altına almak istiyordu. Çünkü Zeyneb kendisinin yakın bir akrabası idi ve onun Zeyd ile evlenmesini de O istemişti. Hafsa validemiz gibi sert mizaçlı olan birini nikâhı altına alan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Zeyneb’i bu şereften mahrum edemezdi. Ancak asırlardan beri devam eden “oğulluğunun boşadığı hanımla evlenmeme” geleneğinden dolayı, insanların ayıplamasından endişe duyuyordu. Bu husus bir âyette şöyle ifade buyurulur:

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذٖٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْفٖي فٖي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْدٖيهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ حَرَجٌ فٖٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراً وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

“Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork.’ diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah kendisini saymana daha layıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada mü’minlere bir darlık olmasın.”[6]

Peygamber Efendimiz, Zeyd’in Mute Savaşı’nda şehit olmasından sonra Zeyneb validemizle evlenmiştir.[7] Böylece, Allah’ın emri yerine getirilmiş ve asırlardan beri devam eden yanlış bir gelenek ortadan kaldırılmış oldu. Bu evlilik de Hz. Peygamberin yüksek şânına layık bir harekettir ve O’nun hayatında hususi ve mühim bir vakadır. Kaldı ki bu nikâhı kıyan Cenâb-ı Hakk’tır. O’nun kıydığı bu nikâh hakkında söz söylemek kimin haddine düşer.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisinden sonra, Zeyneb Validemizin vefat edeceğini hanımlarına şu şekilde haber vermiştir.

“Sizin içinizde bana en çabuk vâsıl olanınız, eli uzun olanınızdır.”[8]

Zeyneb validemiz son derece cömert olduğundan dolayı, “eli uzun” lakabı ile intişar etmiştir. Nitekim Zeyneb validemiz Hz. Peygamberin vefatından kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Hz. Âişe validemiz onun hakkında şöyle der:

“Diyanetçe Hz. Zeyneb’ten hayırlı bir kadın yoktur. O müttakî, doğru sözlü, sıla-i rahime riayetkâr ve sadakası çok bir kadındı.”[9]

Bediüzzaman Hazretleri de Peygamber Efendimizin Zeyneb validemizle evlenmesinin hikmetini şöyle ifade eder:

“Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Zeyneb’i tezevvücünü,[10] eski zaman münâfıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medâr-ı tenkit[11] buluyorlar; nefsanî, şehevânî telâkki ediyorlar, diyorsunuz.

Elcevap: Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya[12] şöyle pest[13] şübehâtın[14] eli yetişmez. (…)

رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّنَ

“Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; o Allah’ın Rasûlüdür ve peygamberlerin sonuncusudur.”[15] âyetine dair şöyle yazılmış ki:

İnsanların tabakatına göre bir tek âyet, müteaddit[16] vücuhlarla,[17] her bir tabakanın fehmine göre bir mânâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi[18] şudur ki:

Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı veya ‘Oğlum!’ hitabına mazhar olan Zeyd (r.a.), rivâyet-i sahiha[19] ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine mânen küfüv bulmadığı için tatlik[20] etmiş. Yani Hz. Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, mânevî imtizaçsızlığa[21] sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah’ın emriyle Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani:

زَوَّجْنَاكَهَا

“Biz onu sana nikâhladık.”[22] işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî[23] olduğuna delâletiyle, harikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye[24] fevkinde,[25] sırf kaderin hükmüyledir ki, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyad[26] göstermiştir ve mecbur olmuştur; nefis arzusuyla değildir.”[27]

8. Hz. Cüveyriye Validemiz

Cüveyriye (r.anhâ) validemiz, İslâm’a düşman olan Benî Mustalik kabilesinden idi. Hicretin beşinci senesinde vuku bulan bir gazvede kocası ölmüş, kendisi de esir düşmüştü. Serbest bırakılması için kendisinden çok miktarda fidye istendi. Fakat onun bunu verecek gücü yoktu. Peygamber Efendimizin yanına gelerek şöyle dedi. “Benden istenen bu fidyeyi ödeme gücüm yok, size iltica ediyorum, bana yardım ediniz.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, ondan istenen fidyeyi kendisi ödedi ve böylece Hz. Cüveyriye, Efendimizin câriyesi oldu. Câriyelerin Hz. Peygambere helal olduğu bir âyette şöyle ifade buyurulur:

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا لَكَ اَزْوَاجَكَ الّٰـتٖٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَمٖينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰتٖي هَاجَرْنَ مَعَكَ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَا خَالِصَةً لَكَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنٖينَ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ فٖٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَحٖيماً

“Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sâhip olduğun câriyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mü’min bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka mü’minlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve câriyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”[28]

Allah Rasûlü, daha sonra onu âzat etti. Hürriyetine kavuşmanın süruru içinde olan bu kadın, Peygamber Efendimizle beraber Medine’ye geldi. Babası ile iki kardeşi de ondan istenen fidyeyi ödemek üzere Medine’ye geldiler.

Kızının fidyesinin Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından ödendiğini öğrenen babası, O’nun bu mürüvveti ve âlicenaplığı karşısında eğildi ve âdeta eridi. “Hz. Muhammed hakiki bir peygamberdir.” diyerek, iki oğlu ile beraber İslâmiyet’e girdi. Sonra Peygamber Efendimize (s.a.v.): “Ey Allah’ın Rasûlü, kızımızı izdivacınıza alarak onu ve bizi şerefyâb ediniz.” dedi. Hz. Peygamber Hz. Cüveyriye’yi  (r.anhâ) nikâhı altına aldı ve onu “ümmü’l-mü’minîn” yani mü’minlerin annesi olma şerefine nail etti. Sahabîler de: “Artık bu kabile ile aramızda akrabalık oluştu.” diyerek, Hz. Peygamberin hatırı için Benî Mustalik kabilesinden esir olanların tamamını serbest bıraktılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:

“Kavmi ve milleti için bundan daha bereketli ve hayırlı bir kadın görmedim.”

Nitekim bu izdivaçtan sonra Hz. Cüveyriye (r.anhâ) validemizin kabilesi İslâmiyet’e girmişlerdir.

9. Ümmü Habibe Validemiz

Ümmü Habibe (r.anhâ) validemiz Ebû Süfyan’ın kızıdır. Kocası ile beraber Habeşistan’a hicret eden ilk Müslümanlardandı. Kocasının Müslümanlıktan dönmesine rağmen, kendisi İslâm’da sebat etmişti. Kocası da vefat edince diyar-ı gurbette çaresiz ve kimsesiz kalmıştı. Mekke’ye de geri dönmesi mümkün değildi. Çünkü o zaman henüz Müslüman olmayan babası Ebû Süfyan, Müslümanlığın en azılı düşmanı idi. Annesi Hind ise Uhud’da şehit ettirdiği Hz. Hamza’nın ciğerlerini çıkarıp kanını içecek kadar İslâmiyet’e gayz ve nefret duymakta idi. Böyle bir anne babadan ne beklenirdi ve onların yanına nasıl gidilirdi?

Ümmü Habibe (r.anhâ) validemiz, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğini duymuştu. Medine’ye hicret eden Allah Rasûlü (s.a.v.), Habeş kralı Necâşî’ye bir mektup yazarak onu İslâmiyet’e dâvet etmiş ve kendi himayesinde bulunan Ümmü Habibe’yi de nikâhlamak istediğini bildirmişti. Mektubu alan Habeş kralı, onu yüzüne gözüne sürerek, Hz. Câfer’in (r.a.) huzurunda kelime-i şehâdet getirerek İslâmiyet’le şereflendi. Daha sonra Ümmü Habibe’nin vekili Hâlid bin Said ve Hz. Peygamberin vekili olarak da kendisi nikâhı kıydı. Ümmü Habibe’nin mihrini de kendisi karşılayarak birçok çeyiz ve hediyelerle onu Medine’ye gönderdi. Allah’ın Rasûlü, İslâm yolunda akrabalarını terk ederek hicret eden bu sadakatli hanımla evlenmek sûretiyle kendisine sâhip çıkmış ve bu asil kadını şereflendirmiştir.

Bu evlilikten sonra Ebû Süfyan’ın İslâm’a karşı tutumu yumuşamaya başlamıştı.

10. Hz. Safiyye Validemiz

Hz. Safiyye (r.anhâ), Hayberli bir Yahudi kabilesinin reisi olan Huyey’in kızıdır. Hârûn Peygamberin (a.s.) neslindendir. Müslümanlara esir düşmesi sonunda Hz. Peygambere (s.a.v.) düşen ganimetler arasında idi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) Safiyye’ye:

“İstersen hür olarak kabilene döner, istersen Müslüman olarak bana zevce olup ümmü’l mü’minin arasına girersin. Bu iki tekliften birisini kabul etmekte serbestsin.” dedi. Peygamberin bu teklifi ve mürüvveti karşısında ziyâdesiyle mesrur olan bu kadın, Müslümanlığı kabul ederek O’na zevce olma şerefine nail oldu. Bu izdivaçtan sonra İslâm dini aleyhinde olan Yahudilerin bir kısmının düşmanlığı azalmış oldu.

11. Hz. Meymune Validemiz

Hâris’in ve Hind’in kızı olan Meymune (Berre), Amr bin Sasaa kabilesine mensuptu. Efendimizle evlendiğinde otuz altı yaşında dul bir kadın idi. Hz. Peygamberin (s.a.v.) dul kadınları nikâhı altına aldığını duyan Hz. Meymune (r.anhâ), O’na zevce olma arzusunda idi. “Beni sadece nikâhına alsa razıyım.” diyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) hicretin yedinci senesinde umre için Mekke’ye gelmişti. Kendisinin yanına gelen amcası Abbas, O’nun Meymune ile nikâhlanmasını teklif etti. Hz. Peygamber, kendi yanında hatırı pek yüce olan amcasını kırmadı ve Meymune ile nikâhlanmayı kabul etti. Allah Rasûlü, Kureyş kabilesinden olmayan Meymune validemizle evlenmek sûretiyle onlarla da bir akrabalık bağı oluşturmuştur.

12. Reyhâne ve Mâriye Validelerimiz

Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) Reyhâne ve Mâriye  (r.anhâ) adlarında iki de câriyesi vardı.

Reyhâne (r.anhâ) validemiz, Yahudi kabilesinden Kureyza ile yapılan bir savaşta ganimet olarak ele geçirilmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu âzat etti ve kendisiyle evlenme ile câriye olarak kalma arasında serbest bıraktı. Reyhâne, câriye olarak kalmayı tercih etti. Reyhâne, Hz. Peygamberin (s.a.v.) veda haccı dönüşünde vefat etti. Cenazesini bizzat Rasûl-i Ekrem Efendimiz kıldırdı ve Bâki mezarlığına defnetti.

Mâriye validemizin ise, babası Şemûn adında Mısırlı bir Kıptî ve annesi ise Rum asıllı bir Hıristiyandı. Kıptî kavminin reisi olan Mukavkıs’ın sarayına câriye olarak gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), Mukavkıs’ı İslâm’a dâvet etti. O Müslümanlığı kabul etmedi, ancak saltanatının yıkılacağından korktuğu için Peygamber Efendimize Mâriye ile kendi kardeşi Şirin’i birçok hediye ile beraber câriye olarak gönderdi. Bu câriyelerin ikisi de Medine’ye varmadan yolda Müslüman oldular.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Şirin’i Hasan bin Sâbit’e hediye etmiş, kendisi de Hz. Mâriye ile evlenmiş ve ona bir câriye gibi değil, nikâhlı bir eş gibi muamele edip, kendisine son derece değer vermiştir.

Hz. Mâriye (r.anhâ) validemizden İbrahim (r.a.) dünyaya gelmiş ve bu bakımdan kendisi Ümmü’l-Veled unvanını kazanmıştır. Mâriye validemiz hicretin 16. yılında vefat etmiş, cenaze namazı Hz. Ömer (r.a.) tarafından kıldırılmış ve Cennet’ül-Bâki kabristanına defnedilmiştir.

Peygamber Efendimizin Hz. Hatice (r.anhâ) validemizden dünyaya gelen çocuklardan, Hz. Fâtıma (r.anhâ) validemizin dışındakilerin hepsi vefat etmiş ve diğer hanımlarından da çocuğu olmamıştı. Allah Rasûlü (s.a.v.), bir evlat sâhibi olma arzusuyla Hz. Mâriye (r.anhâ) validemiz ile izdivac etmişti. Nitekim Hz. İbrahim (r.a.) bu evliliğin meyvesidir. Ancak o da küçük yaşta vefat etmiştir.

Hz. İsmâil’in (a.s.) validesi olan Hacer annemiz “Kıptî” kabilesine mensuptu. Mâriye validemiz de o kabileden idi. Amr bin As (r.a.) Mısır fethine gidince, Mukavkıs’a Peygamber Efendimizin şu vasiyetini iletti:

“Mısır’ı fethederseniz, ahalisine iyilikle mukabele edin. Zira onların bizim yanımızda rahim ve hısımlılıkları vardır.”

Nitekim Mukavkıs ile Amr bin As (r.a.) arasında yapılan anlaşmaya karşı çıkan Rum Kayseri, Mısır Melikine yazmış olduğu mektupta şöyle demiştir:

“Mısır’da yüz bine yakın silahlı Rum varken, on iki bin kişi ile savaşmayı göze alamadınız mı? Bu anlaşmadan vazgeçin ve savaşa devam edin.”

Buna rağmen Mısır Meliki Mukavkıs onun bu sözünü dikkate almamış ve anlaşmada sâdık kalmıştır.


[1]       Sehâvet: Cömertlik, el açıklığı.

[2]       Zekâvet: Çabuk anlama ve kavrama yeteneği, zekâ.

[3]       Küfüv: Denk.

[4]       Ahzâb, 33/36.

[5]       İbn İshak, s. 321-322; İbn Sa’d, 8/71-72.

[6]       Ahzâb, 33/37.

[7]       ez-Zebîdî, Tecrîdü’s-Sarîh, cilt, 4.

[8]       Müslim, Fezâilu’s-sahâbe, 101.

[9]       İbn Sa’d, Tabakât, 8/87.

[10]      Tezevvüc: Evlilik, evlenmek.

[11]      Medâr-ı tenkit: Tenkide sebep.

[12]      Dâmen-i muallâ: Yüksek namus sâhibi; yüce, yüksek etek.

[13]      Pest: Alçak, aşağı.

[14]      Şübehât: Şüpheler.

[15]      Ahzâb, 33/40.

[16]      Müteaddit: Birçok, çeşitli.

[17]      Vücuh: Vecihler, yönler.

[18]      Hisse-i fehm: Anlayış konusunda payına düşen.

[19]      Rivâyet-i sahiha: Sağlam ve doğru olarak ulaşan haber.

[20]      Tatlik etmek: Boşamak.

[21]      İmtizaçsızlık: Kaynaşmama, uyuşmama.

[22]      Ahzâb, 33/37.

[23]      Akd-i semâvî: İlâhi akit; Hz. Zeyneb’i, Peygamberimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk’ın nikâhlaması.

[24]      Muâmelât-ı zâhiriye: Görünürdeki uygulamalar.

[25]      Fevkinde: Üstünde.

[26]      İnkıyad: Boyun eğme, itaat etme.

[27]      Nursî, Mektubat, s. 28-29.

[28]      Ahzâb, 33/50.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X