Hz. Peygamberin (s.a.v.) Çok Evlenmesinin Hikmetleri
İslâm dininin ulviyetini anlamayanlar ve ona düşman olan bazı Garplı yazarlar, Hz. Peygamberin çok evlenmesini tenkit ederek O’na insafsızca hücum etmektedirler. Öncelikle bu düşüncede olan kişileri büyük bir teessüfle, hayretle ve taaccüple karşıladığımı ifade etmek isterim.
Bunlardan biri olan dinsizliğin mümessili Voltaire (1694-1778), Peygamber Efendimizin çok evlilik meselesini özellikle de Zeyneb validemizle evliliğini tamamen kasıtlı ve iftiralarla dolu bir şekilde anlatmış ve bu konuda bir de tiyatro kitabı yazmıştır. Bu eserinden sonra daha önce Voltaire’ye düşman olan ve kendisini aforoz eden zamanın Papa’sı, “Sevgili oğlum” diye ona iltifatlarda bulunmuştur.
“Güneş balçıkla sıvanmaz.” sözü, bu meselemize de ışık tutmaktadır. Dünyaya teşrifinden âhirete irtihal etmesine kadar geçirmiş olduğu altmış üç senelik ömrünün en ince detayları bile kayıt altına alınmış tek insan Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Bu bakımdan O’nun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri de gizli kalmamıştır. Bütün mü’minler Allah Rasûlü’nün her hareketi gibi çok evlenmesinin de hikmetli ve güzel olduğuna inanırlar.
Şunu hemen ifade edelim ki, tarihin hiçbir devrinde, hiçbir peygamberin şeriatında çok evlilik yasaklanmamıştır. Çok evlilik meselesi Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizden önce asırlarca Şark ve Garp’ta vuku bulan bir hâdisedir. Hz. İbrahim, Hz. Yâkub, Hz. Mûsâ, Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman (a.s.) gibi peygamberlerin de birden fazla evlilik yaptıkları tefsirlerde yazılmaktadır. Bu bakımdan çok evlilik meselesi Hz. Peygamber ile meydana çıkmış yeni bir hâdise değildir.
İslâm dini nikâhı birden dörde çıkarmamış, bilakis çok evliliği dörde indirmek sûretiyle onu sınırlandırmıştır. Hem İslâm birden fazla evliliği ağır şartlara bağlamış, tek evliliğin daha hayırlı olduğunu ifade etmiştir. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:
وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَـعُولُوا
“Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde, onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sâhip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.”[1]
Bu âyetten de anlaşıldığı gibi, İslâm’ın hedefi tek evliktir. Hanımlar arasında adaleti sağlamak ve onların geçimini güzel bir şekilde temin etmek şartıyla birden fazla evlenmeye izin vermiştir. Ancak, bu ağır şartları yerine getirmek de her kişinin kârı değildir. Bunları yerine getiremeyen bir kişinin huzur ve saadeti kalmaz, adaleti temin edemediğinden dolayı da günaha girme ihtimali artar. Bu bakımdan huzur ve saadet tek evliliktedir. Her şeye bir ölçü koyan İslâm dini, evliliklere de bir sınır koymuş ve bu sayıyı “en fazla dört” ile sınırlandırmıştır.
Zemahşerî birden fazla evlilik yapmanın zorluğunu bir eserinde şöyle ifade eder:
“Denizin dalgalarında yüzenler mi yoksa müteaddid zevceye sâhip olanlar mı daha muzdarip ve bedbahttır, bilemem.”
Birden fazla evlilik yapan kişilerin büyük çoğunluğunun huzur ve saadetten mahrum kaldıklarını müşâhede etmekteyiz. Nitekim bir âyette birden fazla evlilik yapanların, onlara adaletle muamele etmelerinin zorluğu şöyle ifade buyurulur:
وَلَنْ تَسْتَطٖيعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَمٖيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَحٖيماً
“Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız, buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan korunursanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[2]
“Yanlış mukaddimelerle doğru sonuca ulaşılmayacağı” bilinen bir gerçektir. Allah Rasûlünün çok evlenme meselesi üzerinde konuşulurken, öncelikle bu asrın ve özellikle de garp kültürünün yanlış kadın telakkisinden uzak olarak, konuyu İslâm’a ve onun kadın hakkındaki temel hükümlerine göre değerlendirmek gerekir. Malumdur ki, “Herkes kendi aynasının müşâhedatına tâbidir.” Bir insan İslâm’ın çok evlilikle ilgili hükümlerini kendi kadın telakkisiyle tartarsa, çoğu zaman yanlış sonuçlara varacaktır.
Cenâb-ı Hak, canlıları hatta bir bakıma cansızlar âlemini de çift çift yaratmıştır. Semâ ve arz ikilisinden, bulutların eksi ve artı kutuplarına, şehâdet ve gayb âlemlerinden, kandaki al ve akyuvarlara kadar uzanan bu ikili yaratma zincirinin en önemli halkası, insanların erkekli ve dişili yaratılmaları, evlilik ve nikâh ile meşru dairede, evlat yetiştirmeleri ve böylece insan neslinin sağlam esaslara bina edilmesidir.
Kadına sadece şehvet aracı olarak bakanlar, evliliğin ve aile hayatının gerçek mahiyetini anlayamazlar. Kadını erkeğe, erkeği de kadına sevdiren Allah’tır. Bu gerçek, bir âyet-i kerimede şöyle nazara verilir:
وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Yine O’nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.”[3]
Evet, insan sadece bedenden ibaret bir varlık değildir. Onda esas olan ruhtur, beden ise onun hânesidir. “Bir şey zâtı için sevilmez. Muhabbet, sıfatlar içindir.” kaidesine göre, insanlar birbirlerini üstün ahlâkları, dürüstlükleri, ilim ve irfanları ve yardımsever oluşları gibi güzel sıfatları için severler. Aynı şekilde kadın da sadece cinsiyeti için değil, taşıdığı güzel sıfatlar için sevilir. Kadının sadece beden güzelliği esas alınırsa, onun ihtiyarlığında sevilmemesi gerekir. Kadına sadece şehvet metaı nazarıyla bakmak, ona en büyük bir hakarettir. Hüsn-ü sûret, sima güzelliği, hüsn-ü sîret ise kişinin iç âleminin, yani kalbinin, aklının, his âleminin güzelliğidir. Bu noktaya Nur Külliyatı’nda şöyle dikkat çekilir:
“Refika-i hayatına[4] muhabbetin, madem hüsn-ü sîret[5] ve maden-i şefkat[6] ve hediye-i rahmet[7] olduğuna bina edilmiş. O refikaya samimi muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddi hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hâl ziyâdeleşir, mes’udâne hayatını geçirirsin. Yoksa hüsn-ü sûrete[8] muhabbet nefsânî olsa, o muhabbet çabuk bozulur, hüsn-ü muaşereti[9] de bozar.”[10]
Allah Rasûlü’nün çok evlenme meselesini İslâm’a ve onun kadın hakkındaki temel hükümlerine göre değerlendirmek gerekir.
Bediüzzaman Hazretleri, evliyada görülen bast-ı zaman[11] ve tayy-ı mekân[12] gibi kerâmetler konusunda “Rûhu bedenine gâlip olan evliyanın işleri sür’at-i ruh mizanıyla gidiyor.”[13] buyurur.
Bütün peygamberlerin ruhları bedenlerine gâliptir. Hepsi Allah’ın hususî bir terbiyesinden geçerek nûraniyet kesbetmişler, günah işlemekten yaratılışları pak ve temiz kılınmış, ismet sıfatına mazhar olmuşlardır.
Ruhları bedenlerine, akılları nefislerine, ulvî latifeleri şehvetlerine mağlup olan kişilerin kadın sevgileri ölçü alınarak o mukaddes zâtların çok evliliklerine nazar edildiğinde yanlış ve edep dışı hükümlere varılır. Bediüzzaman Hazretleri Peygamber Efendimizin (s.a.v.) çok evlenmesinin bir hikmetini şöyle ifade eder:
“O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı Risâletin akvâli[14] gibi, ef’al[15] ve ahvâli[16] ve etvar[17] ve harekâtı dahi menâbi-i din ve şeriattır[18] ve ahkâmın[19] mehazlarıdır.[20] Şıkk-ı zâhirîsine[21] sahabîler hamele[22] oldukları gibi, hususî dairesindeki mahfî[23] ahvâlâtından[24] tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de ezvâc-ı tâhirattır[25] ve bilfiil o vazifeyi îfâ etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, birçok ve meşrepçe muhtelif ezvâc-ı tâhirat lâzımdır.”[26]
Hz. Peygamberin (s.a.v.) çok evlenmesinin bir hikmeti de şu olsa gerektir:
Malumdur ki, büyük zâtların huzurunda bulunmak insana çok ağır gelir ve onu sıkar. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) her an gafletsiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) huzurunda idi. Bir an bile gaflete düşmemişti. Bu bakımdan O, daima huzur ateşi ile yanıyordu. Bu ateşe dayanmak kolay değildi. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) ara sıra Hz. Âişe (r.anhâ) validemizin dizine vurarak şöyle derdi: “Susma yâ Âişe konuş, yanıyorum.” Bu bakımdan Allah Rasûlünün (s.a.v.) her bir zevcesi, O’nu rahatlatmak ve huzur ateşini biraz hafifletmek için âdeta birer itfaiye vazifesi görmekte ve gaflet serinliğine vesile olmakta idiler.
Ayrıca, Allah Rasûlünün (s.a.v.) hâne-i saadetleri hanımlar için âdeta bir mektep hâline gelmiş idi. Risaletpenah Efendimizin aile hayatı, yeme ve içmesi gibi hâlleri ancak ezvac-ı tahirat vasıtasıyla bilinir ve anlaşılır. Bu bakımdan ümmehatü’l mü’minin olan hanımlar, İslâm’ın tesisinde o ulvî ve kudsî vazifeyi omuzlarına almış, bazıları birçok hadis rivâyet etmiş, Hz. Peygamber’den almış oldukları feyiz ve kemâlâtı ve kadınlarla ilgili meseleleri etrafa duyurmuş ve özellikle de kadınların irşadına vesile olmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.v.), dinin kadınlarla ilgili olan mahrem kısımlarını hayâ ve edebinden dolayı izah edemezdi. İşte bu mühim vazifeyi diğer hanımlara tâlim edip anlatan O’nun mübârek eşleri olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
“Dininizin yarısını Hz. Âişe’den öğreniniz.”[27]
Ümmü Seleme (r.anhâ) validemizin Hz. Osman (r.a.) gibi bir halifeye yapmış olduğu nasihatler çok meşhurdur. Demek ki, ezvac-ı tahiratın çok mühim ve ulvî vazifeleri vardır. Kıyâmete kadar payidar olacak bir dinin bazı meselelerini anlamak ve anlatmak vazifesi onlara verilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) kadın halleriyle ilgili sual soran hanımları, kendi zevcelerine gönderirdi. Elbette ki, böyle ulvî bir vazifeyi tek bir hanımın yapması mümkün değildir. Bu kudsî ve geniş meseleleri idrak edip muhafaza etmek için ayrı ayrı istidat ve fıtratta olan müteaddit zevceye ihtiyaç vardır. Rasûl-i Kibriya’nın (s.a.v.) aile hayatına ait hallerinin ve sözlerinin muhafaza edilip diğer mü’mine kadınlara tâlim edilmesi en büyük bir vazifedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) dünya zevk ve safasına ve ziynetlerine asla itibar etmedi. İktidar ve saltanatın şahikasına yükseldiği hâlde, hayatında asla bir değişiklik olmadı. Sadelik O’nun en önemli hususiyetlerinden biri idi. Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) her zaman büyük bir tevazu içinde yaşadı. Hânesinde tek bir yatak ve hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı. Günlerce bacası tütmez, evinde yemek pişmezdi. Birkaç hurma ile idare eder ve çoğu zaman aç kalırlardı. Hâlbuki bütün servet ve imkânlarını O’nun yolunda feda edecek nice âlicenap sahabîler vardı. Fakat O, hep sade elbise giydi ve her zaman öksüzlüğündeki hâlini muhafaza etti. Allah Rasûlü (s.a.v.) bütün imkânlarını hep ümmetinin saadet ve selameti için harcamış, hırsının ve şehvetinin esiri olmamıştır. Kureyşlilerin teklif ettikleri servet ve nimetlere hiç ehemmiyet vermedi. Hanımlarının ganimetlerden bazı ziynet eşyalarını pay almak ve refah içinde yaşamak istemeleri üzerine şu âyet nâzil oldu:
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزٖينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً جَمٖيلاً
“Ey peygamber! Hanımlarına şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve zinetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim…”[28]
Bu âyet nâzil olduğu zaman, Hz. Peygamber (s.a.v.) hemen hemen bütün Arabistan’a hâkim durumda idi. Fakr u zaruretin yerini refah almıştı. Buna rağmen, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) sade bir hayat yaşamayı tercih etti. Şayet Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) zevcelerine de bu umumi refahı sağlamış olsa idi, hiçbir kimse buna bir itirazda bulunamazdı. Zira bu hâl gayet meşru ve makul idi. Ancak O’nun yaşantısında zerre kadar bir değişiklik olmadı. Dünyanın fâni ve geçici ziynetleri O’nun hânesinde yer almadı ve nübüvvet harimi[29] dünya âlâyişinden[30] hep uzak kaldı. Hz. Peygamberin (s.a.v.) bütün hanımlarına karşı son derece şefkat ve merhametli olduğunda şüphe yoktur, ancak O, onları da dünya ziynet ve nimetlerinden mahrum bıraktı. Onlar dünya nimetlerinden talepte bulundukları zaman, peygamber hanımı olmanın dünya ziynetleri ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir ihsan-ı İlâhi olduğunu ifade etmişlerdir. O şerefli ve asil hanımlar da dünya ziynetlerini değil, Allah Rasûlünü tercih ettiler. Acaba dünya zevk ve ihtirası içinde olan bir kişi, hanımlarını onlardan mahrum eder miydi? Bu hâl O’nun süflî şeylerden berî olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şüphe yok ki, Rasûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v.) çok evlenmeleri de, O’nun ayrı bir siyaseti idi. Burada asıl maksat; evlendiği hanımların kabilesini dost edinmek, zengin olanların servetiyle İslâm’a hizmet etmek ve korunmaya muhtaç olanları da muhafaza altına alıp onların maişetlerini temin etmekti. Zaten bu hanımların birçoğu Allah Rasûlüne eş olma şerefine nail olmak için kendi arzu ve istekleri ile O’nunla evlenmişlerdir. Mesela, Esmâ isminde şerefli bir hanım Peygamber Efendimizin kendisini nikâhı altına alacağını duyunca fevkalâde mesrur olmuş ve sevincinden vefat etmiştir. Evet, bütün hanımların O’na karşı teveccühü hep bu şekilde idi.
Hz. Peygamberin (s.a.v.) Evlilikleri Nefsanî Değildir
Yukarıda izah edildiği gibi, Hz. Peygamberin (s.a.v.) her hareketinde ve her sözünde birçok hikmet olduğu gibi, O’nun çok evlenmesinde de nice derin mânâlar, yüzlerce belki binlerce hikmetler vardır. Gönüller Sultanı ve Zât-ı Âli-i Nebevi (s.a.v.) –hâşâ– beşerî zâfiyetinden dolayı evlenmemiştir. O bunlardan müberradır. Zira dost ve düşmanın ittifakıyla sabittir ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) gençliğinden beri iffet, nezâhet ve ismet timsali olarak yaşamıştı. Onun eminliği ve güzel ahlâkı bütün Arap kabilelerini kendisine meftun etmişti. O, hiçbir kimse ile mukayese edilmeyecek derecede hayâlı ve edepli idi.
Allah Rasûlü (s.a.v.), güzel ahlâkın her bir şubesinin en son mertebesinde bulunan yegâne şahsiyettir. O, yirmi beş yaşına kadar evlenmemiş ve kendisinden on beş yaş büyük olan dul bir kadın ile nikâhlanmıştır. Böyle olmasaydı, yirmi beş yaşına kadar bekâr durmaz, kırk yaşındaki dul ve çocuklu bir kadınla evlenmez ve yirmi beş sene yalnızca onunla beraber kalmazdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) elli üç yaşına kadar bir hanımla yaşamış ve âdeta tek hanımla yaşamanın esas olduğunu ortaya koymuş ve ümmetine ders vermiştir. Çok evlilik yapması bu yaştan sonra olmuştur. Yapmış olduğu bu evliliklerinde Hz. Âişe ve Mâriye validelerimizden başka bütün hanımları dul idiler. Hâlbuki Arapların en şerefli kabilelerine mensup birçok bekâr kız O’nunla evlenmek ve O’na eş olmak arzusunda oldukları hâlde, O’nun dul ve yaşlı hanımları tercih etmesi en büyük bir âlicenaplık ve hamiyetperverlik değil de nedir? Her kudret ve imkân elinde bulunan Allah Rasûlü, –hâşâ yüz bin defa hâşâ– nefsanî arzularının peşinde koşan bir kişi olsaydı, acaba o dul kadınlarla evlenip onlarla ömür geçirir miydi? Bütün bunlar O’nun şehvanî arzularına esir olmadığının en büyük bir delilidir.
Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:
“Evet, on beş yaşından kırk yaşına kadar, hararet-i gariziyenin[31] galeyanı hengâmında ve hevesât-ı nefsaniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla kemâl-i iffet ve tamam-ı ismetle Haticetü’l-Kübrâ (r.a.) gibi ihtiyarca bir tek kadınla iktifa ve kanaat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani hararet-i gariziye tevakkufu[32] hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivaç[33] ve tezevvücâtı, bizzarure ve bilbedâhe, nefsanî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenit[34] olduğunu, zerre kadar insafı olana ispat eder bir hüccettir.”[35]
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in (r.a.) İslâm’a yaptıkları büyük hizmetlere bir mükâfat olarak onların kızları ile evlenmekle, onları iki cihan serverine kayınpeder olma lütfuna kavuşturmuş, kızlarını da bütün mü’minlerin annesi olma şerefine nail etmiştir.
Allah Rasûlü (s.a.v.) Hanımlarını Mülâyemetle İdare Etti ve Onlara Adaletle Muamele Etti
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), mizaçları ve fıtratları farklı olan bu kadar hanımı aynı çatı altında tutmayı başarmış, gönüllerini hoş tutmuş, onların aralarındaki muhabbeti tesis etmiş ve kıskançlığa meydan vermemek için de nöbet usûlünü âdil bir şekilde uygulamıştır. Bu hâl O’nun yüce ahlâkındandır.
Yukarıda sadece birkaçına temas ettiğimiz binlerce hikmetten dolayı Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin çok evlilik yapmasına izin vermiş, bu ağır yüke tahammül edebilmesi için de âlemlere rahmet olarak yarattığı sevgili Habibinin kalbine hanımlarına karşı özel bir şefkat, merhamet ve muhabbet yerleştirmiştir.
Rasûl-i Zîşan Efendimiz (s.a.v.) aile hayatında da gayet refik ve şefik idi. Özellikle ümmü’l mü’minin olan Hz. Hatice (r.anhâ) validemizle fevkalâde bir nezâhet ve itidal ile geçen o saadetli günleri öyle rakik idi ki, şâirleri hayrette bırakırdı.
Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nûru namaz.”[36]
Burada sevdim demeyip, sevdirildi buyurması çok manidardır. Ulvî bir rûha sâhip olan Hz. Peygambere, kadının da Allah tarafından sevdirildiğini düşündüğümüzde, bu sevginin Garp insanının yahut onların sefih medeniyetiyle sarhoş olmuş kişilerin anladığı mânâda bir kadın sevgisi olmadığı açıkça anlaşılır.
Evet kadın; anne adayı, çocukların en müessir mürebbisi ve rûhundaki hassas yapı ile erkeklerden daha şefkatli olduğu için sevilir. Kısacası kadın hüsn-ü sîreti için sevilir. Her türlü güzel ahlâk; kalbi îman, edep ve hayâ ile bezenmiş kadınlardan nebean etmektedir.
Bir kadın, fikrini hakikat nurlarıyla ne kadar tenvir ederse, insanlığa o derece faydalı olur. Onların eşsiz şefkatleri ve hâlis ubûdiyetleri rahmet-i ilâhiyeyi celbedip, rûha sürur, kalbe ferahlık verir. Bu vasıfları taşıyan kadınları Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Cennet annelerin ayakları altındadır.”[37] diyerek övmüştür. Acaba dünyadaki bütün şâirler, edipler ve mütefekkirler toplansalar, kadının mahiyet ve ehemmiyetini bu kadar mükemmel anlatabilirler mi? İşte, İslâm’ın kadına verdiği değer budur.
Şu da bir hakikattir ki, Asr-ı Saadete kadar kadınlara bir değer verilmez ve bir ev eşyası gibi alınıp satılırlardı. İslâm dini onları bir eşya gibi alınıp satılmaktan kurtarmış, şeref ve haysiyetlerini muhafaza altına almış ve gerçek hürriyetlerine kavuşturmuştur.
Yukarıdaki hadis-i şerifte geçen “Gözümün nûru namaz.” ifadesine gelince, Hz. Peygamberin sürur ve safâsı hep namazda idi. Bundan dolayıdır ki, Habib-i Kibriya (s.a.v.) mirac mucizesine mazhar olduğu hâlde, sadece farz namazlarla iktifa etmemiş, her vesileyle nâfile namaz kılarak bu ibâdeti olabildiğince artırma yoluna gitmiştir. Bir hadis-i kudsîde şöyle buyurulur:
“Kulum bana en fazla farzlarla yaklaşır, sonra nâfilelerle. (Farzlara ilave olarak nâfile namazlara da devam ede ede) Sonunda öyle bir noktaya gelir ki, ben o kulumum gören gözü, işiten kulağı olurum…”[38]
Allah Rasûlünün zâhiri âlem-i beşeriyette, bâtını ise daima âlem-i melekûtta idi. Beşeriyetinden dolayı kendisinden sudur eden fiiller, ümmetine bir kolaylık ve örnek olması içindir. Hasan-ı Şâzeli:
“O bütün güzel vasıfları ile insandır, fakat diğer insanlar gibi değildir. Evet, yakut taştır, ama sair taşlar gibi değildir.” buyururlar.
Hz. Peygamberin hanımları bütün mü’minlerin valideleriydi. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:
وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَدًاۜ
“Peygamberden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz.”[39]
Peygamber Efendimiz yukarıda izah edildiği gibi birçok hikmete binaen birçok evlilik yapmış ve şu âyet nâzil olduktan sonra daha evlenmemiştir:
لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمٖينُكَ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَقٖيـباً
“Bundan başka kadınlar sana helal olmaz. Bunları başka eşlerle değiştirmek de olmaz. İsterse güzellikleri hoşuna gitsin. Ancak sâhip olduğun câriyen başka. Allah her şeye gözcü bulunuyor.”[40]
Bu âyet nâzil olduktan sonra Hz. Peygamber başka bir evlilik yapmamıştır. Hanımlarını boşamaması da O’na mahsus bir durumdur.
Nur Küliyatı’ndan Mesnevî-i Nuriye’de Peygamberimiz hakkında nazara verilen çok ince ve derin bir hakikati dikkatinize sunmak istiyorum:
“Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana[41] başlar. Âfâk-ı âlemde[42] şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemalâtını, terakkîyâtını[43] arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur.
Binaenaleyh tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (s.a.v.) bidâyet-i hayatına[44] maddî, sathî,[45] surî[46] bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine[47] ve ahvâl-i zâhiriyesine[48] ince bir kışır,[49] nâzik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (s.a.v.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan’ın (s.a.v.) mebde-i hayatına[50] ait ahvâl-i suriyesinden[51] zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhâl başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.”[52]
Evet, Üstadımızın bu ifadelerinde, Hz. Peygamberin çok evliliği ve diğer beşerî hâlleri kabuğa teşbih edilmiş ve O’nun gerçek kemâlinin anlaşılması için bu beşerî hallere değil, havada tayaran eden tavusa, yani O’nun miraca yükselmesine, Allah’ın yanındaki itibar ve derecesine, bütün esmâ-i ilâhiyeye en azam derecede mazhar olmasına, Şark ve Garb’ı heyacana getirerek, kısa zamanda İslâm dinini dünyanın başına geçirmesine, hâsılı şahsiyet-i mânevisine bakılması tavsiye edilmiştir.
Şunu da ifade edelim ki, asırlara göre şeriatların değişmesi bu yönüyle de büyük bir rahmettir. İnsanlık tarihi harplerle dolup taşmaktadır. Harp edenler de büyük ekseriyetle erkeklerdir. Erkeklerin savaşlarda vefat etmesi sebebiyle kadınların sayısında büyük bir artış görülmüş ve bir muvazenesizlik ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi rahmet olmuştur. Böyle olmadığı takdirde bu kadınlar ya evlilikten mahrum kalacak, evlat sevgisini tadamayacaklar yahut çaresizlik içinde kaldıklarından dolayı meşru olmayan yollara düşme ihtimali ile âhiret hayatlarını mahvedeceklerdi.
Öte yandan, nüfusta da gittikçe bir azalma görülecekti. Bu hikmete binaen, özellikle insanlık tarihinin ilk dönemlerinde çok evlilik büyük önem kazanmış, yirmiye, otuza hatta bazen altmışa varan sayıda hanım alma yoluna gidilmiştir.
Asr-ı Saadette de İslâm’ın tesisine vesile olan savaşlarda birçok sahabe şehit olmuş, hanımları dul ve çocukları yetim kalmıştı. Dul kalan hanımları ve çocuklarını himaye etmek ve onların maişetlerini temin etmek zaruri idi. Bu bakımdan İslâm dininin dörde kadar evliliğe izin vermesi büyük bir rahmet olmuş, bazı sahabîler iki, üç veya dört kadınla evlenerek hem Müslüman nüfusun azalma tehlikesinin önüne geçmişler, hem de o dul ve kimsesiz kalan kadınları himaye etmişlerdir. Allah Rasûlünün de bazı evlilikleri bu mânâdadır. Hz. Peygamber, evlendiği o dul hanımların sadece zaruri ihtiyaçlarını değil, onların iffet ve haysiyetlerini de düşünmüş, onları sefalete düçar olmaktan kurtarmıştır.
[1] Nisâ, 4/3.
[2] Nisâ, 4/129.
[3] Rûm, 30/21.
[4] Refika-i hayat: Hayat arkadaşı, eş.
[5] Hüsn-ü sîret: Ahlâk güzelliği.
[6] Maden-i şefkat: Şefkat kaynağı.
[7] Hediye-i rahmet: Rahmetin bir hediyesi.
[8] Hüsn-ü sûret: Dış görünüşün güzelliği.
[9] Hüsn-ü muaşeret: Güzel geçim.
[10] Nursî, Sözler, s. 710.
[11] Bast-ı zaman: Zamanın genişleyip kısa bir sürede çok işlerin görülmesi.
[12] Tayy-ı mekân: Bir anda birkaç yerde birden bulunma ve iş yapma.
[13] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 198.
[14] Akvâl: Sözler.
[15] Ef’al: Fiiller, işler.
[16] Ahvâl: Haller, durumlar.
[17] Etvar: Tavırlar, davranışlar.
[18] Menâbi-i din ve şeriat: Şeriat ve dinin kaynakları.
[19] Ahkâm: Hükümler, esaslar.
[20] Mehaz: Kaynak.
[21] Şıkk-ı zâhirî: Görünürdeki taraf.
[22] Hamele: Taşıyıcı.
[23] Mahfî: Gizli.
[24] Ahvâlât: Haller, durumlar.
[25] Ezvâc-ı tâhirat: Temiz eşler; Peygamber Efendimizin (s.a.v.) iffetli, mübarek hanımları.
[26] Nursî, Mektubat, s. 28-29.
[27] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, h. no: 1198, 1/374.
[28] Ahzâb, 33/28.
[29] Harim: Harem dâiresi.
[30] Âlâyiş: Gösteriş, debdebe, tantana.
[31] Hararet-i gariziye: Duyguların kuvvetli olması hâli, ateşlilik.
[32] Tevakkuf: Durma, duraklama.
[33] Kesret-i izdivaç: Çok evlilik.
[34] Müstenit: Dayanan.
[35] Nursî, Mektubat, s. 28.
[36] Nesâî, İşretu’n-Nisâ, 1, (7, 61).
[37] Nesâî, Cihad, 6.
[38] Buhârî, Rikak 38.
[39] Ahzâb, 33/53.
[40] Ahzâb, 33/52.
[41] Tayaran: Uçma, uçuş.
[42] Âfâk-ı âlem: Âlemin ufukları.
[43] Terakkîyât: İlerlemeler, gelişmeler.
[44] Bidâyet-i hayat: Hayatının başlangıcı.
[45] Sathî: Sığ, yüzeysel.
[46] Surî: Üstünkörü.
[47] Levâzım-ı beşeriyet: İnsan için gerekli olan şeyler.
[48] Ahvâl-i zâhiriye: Dış görünüşe ait hâller, durumlar.
[49] Kışır: Kabuk.
[50] Mebde-i hayatı: Hayatının başlangıcı.
[51] Ahvâl-i suriye: Dışa yansıyan görünüşteki hâller, durumlar.
[52] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 84.

Bu konuda geri bildirim bırakın