Peygamber Efendimiz

Mürşid-i Ekber’in (s.a.v.) Kısa Bir Zamanda Yaptığı Mühim İnkılâplar

Mürşid-i Ekber’in (s.a.v.) Kısa Bir Zamanda Yaptığı Mühim İnkılâplar

Habib-i Kibriya’nın bütün hayatı mücessem bir ahlâk-ı hasene olduğu gibi, irşadı da emsalsizdir. Bütün insanlığı saadet ve selamete götürecek yegâne mürşit ve müceddid O’dur. Nitekim en büyük bir mürşid-i kâmil olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), asırlardan beri gönüllerde kök salan bâtıl itikatları ortadan kaldırmış, bütün hükümleri hikmete uygun olan Kur’ân-ı Hakîm vasıtasıyla insanları saadet-i dâreyne kavuşturmuş ve kıyâmete kadar değiştirilmeyecek bir din tesis etmiştir. Ceziret’ül Arab’tan tulû eden bu İslâm güneşi, Arabistan hudutlarını aşarak Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına kadar bütün müştak vicdanları ziyâsıyla tenvir etmiş ve îmana susamış gönüller onu ezelî bir mâşuka gibi kabul etmişler, kuvvetli ve kopmaz bir râbıta ile bu dine can u gönülden sarılmışlardır.

Fahr-i Âlem’in tesis ettiği İslâm dini, ruhları cezb, kalpleri ve akılları teshir etmiştir. İnsan fıtratının aradığı bu din, ihtiva ettiği yüksek hakikat ve ulvî akidesiyle vicdanlara hükmetmiş, dünya ve âhiret hayatının saadet ve huzuruna vesile olmuştur. Zira O, kâinatın sırlarını, insanın yaratılış gayesini ve vazifesini ve Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarını kemal-i hakkaniyetle beyan etmiştir.

Maddî ve mânevî terakkî zembereği İslâm’dır. İslâm, her zaman çalışmayı ve terakkî etmeyi emreder.

“İki günü eşit olan ziyandadır.”[1] hadis-i şerifi bu hakikati ifade eder. Bu bakımdan bütün insanlığın saadet ve selametini temin edecek, onları rabt ve zapt altına alacak yegâne din İslâm’dır.

Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber vasıtasıyla onun sahabîlerine öyle bir îman bahşetti ki, tevhid inancını kabul edip İslâm ile şereflenen o insanlar, büyük bir şevk ve aşk ile hayatları pahasına İslâm dinini cihanın dört bir yanına yaydılar. Böylece îman ve irfandan, fazilet ve güzel ahlâktan mahrum olan nice insanları irşad ederek, bütün dünyayı tenvir edip onlara üstad oldular. Burada dikkat edilmesi gereken ve akılları hayrette bırakan en önemli nokta şudur ki, bütün bunları, Hz. Peygamber (s.a.v.) yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda başarmıştır. Bu da Hz. Peygamberin irşad sahasındaki büyüklüğünün ve eşsiz olduğunun en büyük bir delilidir.

Evet, lisanında kavl-i leyyin, kalbinde şefkat ve merhamet tecellî eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.), o şirk, cehâlet ve zulüm asrındaki insanları etrafında bir pervane gibi döndürerek onlara, “mahbûb-u kulûb,[2] muallim-i ukûl,[3] mürebbi-i nüfûs,[4] sultan-ı ervah[5] oldu.”[6] Daha dün O’na düşman olanlar, O’nu öldürmeye çalışanlar, O’nun uğrunda savaşmaya ve hayatlarını seve seve feda etmeye başladılar.

O’nun irşadıyla asr-ı saadette yüz yirmi dört bin kişi irşad olup sahabe makamına yükseldikleri gibi, ondan sonra da on beş asırdan beri nice müçtehitler, sayısız mürşitler ve milyonlarca evliyalar yetişmiştir. Ayrıca bundan önce olduğu gibi kıyâmete kadar da gelecek bütün Müslümanlar da O’nun irşadıyla îman nimetine kavuşarak, takva, amel-i salih ve istikamet üzere yaşamaya devam edeceklerdir.

O’nun en büyük irşadı, insanlara Cenâb-ı Hakk’ı tanıtmak, O’nun razı olduğu hakikatleri ders vermek ve ebed yolcusu olan insanların ebedî saadete kavuşmalarını sağlamak olmuştur.

Şunu da ifade edelim ki; bütün peygamberler, tebliğ ve nasihat görevlerini rıfk ve mülâyemetle ve yumuşak bir dille yapmışlardır. Her meselede olduğu gibi tebliğ ve irşatta da en büyük örnek Rasûl-i Kibriya’dır (s.a.v.). Hz. Peygamber (s.a.v.) tebliğinde rıfk ve mülâyemet içinde olduğundan dolayı, kısa bir zamanda yüz yirmi dört bin kişinin hidâyetine vesile olmuş ve onları sahabe derecesine çıkarmıştır.

Hz. Peygamberin yumuşak huylu olduğu bir âyette şöyle haber verilir:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ 

“Şimdi, Allah-u Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, öfkeli, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için istiğfarda bulun ve onlar ile iş hususunda müşavere et.”[7]

Bu âyet, yumuşak huylu olmayı ve mülâyemetle hareket etmeyi emreder. Çünkü kavl-i leyyin ile söz söylemek vücub derecesinde zaruridir.

Kavl-i leyyin,[8] sözü yumuşak söylemek, muhatabı rencide etmeden tatlı bir dille maksadını anlatmaktır. Kavl-i leyyin, insanın kemalatına vesile olan ulvî bir meziyettir. Binaenaleyh bir kişinin dâvâsında muvaffak olması, onun kavl-i leyyin sâhibi olmasına bağlıdır. Kavl-i leyyin güzel bir meziyet olduğu gibi, büyük bir kuvvete de mâliktir. Evet, lisanında rıfk ve mülâyemet, kalb-i seliminde rahmet ve şefkat olduğu içindir ki, insanlar O’nun etrafında aşk ve şevk ile pervane gibi dönüp durdular, hatta canlarını bile feda ettiler.

Bu bakımdan İslâm’ın ulvî hakikatlerini tebliğ eden nasihlerin dikkat etmesi gereken en önemli husus, Hz. Peygamberi örnek alarak, sert ve kırıcı ifadelerden sakınmaları ve sözü yumuşak bir şekilde söylemeleridir. Çünkü yumuşaklıkta olan kuvvet, sertlikte yoktur. Hilim, nezâket ve hüsn-ü beyan en büyük bir eser-i irfandır. Cebir, şiddet ve kuvvetle izale edilemeyecek nice müşkilatlar, çoğu zaman rıfk, mülâyemet, edep ve nezâketle halledilebilir. Bazen rıfk ve mülâyemetle söylenen güzel ve kıymetli bir söz veya bir hakikat muhatapta büyük bir tesir bırakır, onun kalbini fethedip irşadına, hidâyetine ve ebedî hayatı kazanmasına vesile olur. Nice insanlar, söylenen güzel bir sözün tesiri ile gayrete gelir; vatanı, bayrağı ve milleti uğruna en aziz ve en mukaddes olan hayatını feda ederler.

Cenâb-ı Hakk’ın, küfür ve inatla haddini tecavüz eden Firavun’a gönderdiği Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Hârûn’a (a.s.):

فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى

“O’na tatlı ve yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki, aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.”[9] buyurması, hak dine dâvet ve kavl-i leyini tâlim için en güzel bir misaldir.

Kelâmın nezâketle ve yumuşaklıkla ifade edilmesi, ilim ve hikmetin gereğidir. Söz, dokunmuş bir kumaş gibidir. Sözün kadri ve kıymeti, söylenen malumat ve mârifete göredir. Bu bakımdan sözün akla ve kalbe tesir etmesi ve kıyâmete kadar payidar olması için; ilim, mârifet ve kemâlâta muvâfık olması gerekir.

Yumuşak ve tatlı dilli olanı herkes sever ve takdir eder. Konuşmalarında sert, kaba ve küçük düşürücü ifadelerle muhatabını rencide edenler, haklı dâvâlarını anlatamazlar. Böylece mükâleme[10] mücadele rengini alır, esas maksat hâsıl olmaz, hatta arada nefret ve düşmanlık meydana gelir.

İnsan kalbi, çok hassas ve nazenindir; çabuk tesir altında kalır. Rıfk ve mülâyemet, vifak[11] ve ittifakı; sertlik ve katılık ise nifak ve şikakı[12] netice verir. Yumuşak söz, insanları birbirine rapteder ve dostlukları artırır; en inatçı ve kibirli insanları bile insafa getirir ve hakkı kabule mecbur eder. Sözün bu şekilde ifade edilmesi, ilim ve hikmetin gereğidir.

Şu da bir hakikattir ki, insaflı ve hakperest bir muhatap, konuşanın üslup ve tavrına değil, anlatılmak istenen hakikate nazar etmeli, onu güzelce dinleyip kabul etmelidir. Fakat ne yazık ki, böyle yüksek bir meziyet de çok az insanda bulunur.

“Beyanda sihir vardır.”

“Hüsn-ü telakkî, hüsn-ü tâbire bina edilir.”

“Su-i tâbir, su-i tesiri intaç eder.” hakikatleri sözdeki tesir için söylenmiş sözlerin en güzelleridir. Güzel söz kadar insanın aklına, kalbine ve vicdanına tesir edecek bir kuvvet yoktur. Güzel söz söylemek Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:

وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ فٖٓي اَنْفُسِهِمْ قَوْلاً بَلٖيغاً

“…onlara öğüt ver ve onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle!”[13]

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurur:

“Kişi, daima edep, nezâket ve hikmete muvâfık söz söylemeli, münasebetsiz ve uygun olmayan tâbirlerden dilini muhafaza etmelidir.”


[1]       Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/276.

[2]       Mahbûb-u kulûb: Kalplerin sevgilisi.

[3]       Muallim-i ukûl: Akılların öğretmeni.

[4]       Mürebbi-i nüfûs: Nefislerin terbiyecisi.

[5]       Sultan-ı ervah: Ruhların sultanı.

[6]       Nursî, Sözler, s. 253.

[7]       Âl-i İmrân, 3/159.

[8]       Kavl-i leyyin: Yumuşak söz.

[9]       Tâ-hâ, 20/44.

[10]      Mükâleme: Karşılıklı konuşma.

[11]      Vifak: Dayanışma, uygun hareket etme.

[12]      Şikak: Ayrılık, parçalanma.

[13]      Nisâ, 4/63.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X