Adâlet
İslâm’ın nazarında sâlih amellerin en mühimlerinden biri de adâlettir. Adâlet, Allah-u Teâlâ’nın insanlık âlemine bahşettiği nimetlerin en büyüklerindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“Bir saat adâlet, yetmiş sene nâfile ibâdetten hayırlıdır.”[1]
Adâlet; her şeyi layık olduğu yerine koymak demektir. Zulmün zıddıdır. Sırat-ı müstakimdir, yani her iki uçtaki aşırılıkların ortasıdır.
Adâlet; insaf ve hakkaniyet mânâlarını ihtiva eder, âlemin nizamı ve âhengidir. Bütün insanların hukuk karşısında eşit olmaları adâlet ile temin edilebilir. Bir milletin kuvvet ve devamı, adâletin ta’mim ve tahakkukuna bağlıdır. Zira:
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهٖ
“Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.”[2] buyurulmuştur.
Buna göre başta devlet idarecileri olmak üzere, her insanın adâletle hükmetmesi vâcip oluyor. Fertlerin âdil hükümdarlara itaati vâcip olduğu gibi, idarecilerin de fertler arasında adâletle hükmetmesi vâciptir.
Cenâb-ı Hak diğer bir âyetinde mealen şöyle buyurur:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّامٖينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَقٖيراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيراً
“Ey îman edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz veya ana babanız veya en yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şâhitlik eden kimseler olun. Haklarında şâhitlik yaptığınız kimseler, gerek zengin ve gerek fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Onun için haktan ayrılıp da nefsinizin arzusuna uymayın. Eğer adâleti yerine getirmekte veya şâhitlikte dillerinizi eğer bükerseniz veya büsbütün yüz çevirirseniz, hiç şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkı ile haberdardır.”[3]
Bu âyetten anlaşılıyor ki, adâletin haricine çıkan kimse zâlimlerin arasına dâhil olur ve cezasını görür.
Fesada uğramış fert ve cemiyetleri, azgın nefisleri yola getirip terbiye etmek ancak adâletle olur. Düşmana bile adâletle davranmak lazımdır. Çünkü Peygamber Efendimiz:
“Düşmanınıza galebe ederseniz, sakın adâletten ayrılmayınız! Onların çocuklarını, ihtiyarlarını, rahiplerini öldürmeyiniz. Onları kendi hâline bırakınız. Şayet onlarla anlaşma yaparsanız, anlaşmanızı bozmayınız.”[4] buyurmuştur.
Adâletten ayrılan devlet reisi, idare ettiği milletin huzur ve saadetini temin edemez, bilakis onlara zulmetmiş olur. Malumdur ki, insanlara zulmedenin dâvâcısı Allah’tır. Bir kimsenin de dâvâcısı Allah olunca, gideceği yer ancak Cehennem’dir. Evet, zulüm kadar Allah’ın kahr ve gadabını tâcil[5] edecek hiçbir şey olamaz. O’nun intikamına dayanacak kuvvet ve kudret ise hiçbir kimsede yoktur. Allah Teâlâ ile azamet yarışına kalkışan Firavun ve Nemrutların âkıbetleri ortadadır. Allah Teâlâ her zâlimi zelil; her mütekebbiri hakir eder, bırakır.
İnsanlar kudret, servet, makam ve mevki itibarıyla birbirinden farklıdır. Bunları birbirine tecavüzden men edecek bir kuvvet, bir engel varsa o da adâlettir. Allah’ın bir kanun-u ezelisi olan adâlet bir millette hükmetmezse, o zaman fertler arasında fitne, fesat ve terör tezâhür eder. Kavi zayıfa, zengin fakire, zâlim mazluma tahakküm eder. Biçare insanlar merhamet ve insaftan, fazilet ve kemâlâttan mahrum olan zâlimlerin tecavüzünden perişan ve huzursuz olurlar; malları, namusları muhafaza edilemez olur. İş çığırından çıkar, yoksullukların, hırsızlıkların önü alınmaz olur. İşte bunları huzura kavuşturmak, mal ve canlarını teminat altına almak ancak adâlet ile temin edilebilir.
Bediüzzaman Hazretleri de:
“Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdat[6] tevzî[7] olunmuş olur.”[8] buyurarak, adâletin ancak kanun hâkimiyetiyle sağlanabileceğine dikkat çekmiştir.
Fertlerin idarecilere karşı samimi irtibatı adâletle sağlanabilir, takviye edilebilir. Adâletle hükmedilmezse, zulüm ve cebir ortaya çıkar. O zaman idarecilere muhabbet ve itaat yerine, düşmanlık ve husumet edilir. Memlekette âsâyiş ve emniyet kalmaz. İdare edenlerle idare edilenler arasında nefret meydana gelir ve gittikçe ziyâdeleşir. İdareyi elinde tutanlar adâleti kendilerine rehber ederek cemiyetin nizam ve intizamını muhafaza etmelidirler. Adâletin hükümran olmadığı bir memlekette huzur ve bereket olmaz. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak, kullarını zulümden meneder. Çünkü adâlet insanların huzur ve istirahatine vesiledir. Allah, adâletle yaşayan devlet ve milletlere, hak dini üzere olmasalar bile yardım eder, onları pâyidâr eder.
Adâletin tarih boyunca hâkim olduğu dönemler yaşanmıştır. Başta Peygamberler ve onların yolunu izleyen pek çok âdil melikler, yaşadıkları dönemlerde ferdî ve içtimâî hayatta huzur ve güveni temin etmişlerdir. Bu konuda akla gelen ilk örnekler Hz. Ömer ve Nuşirevan’dır. Devletlerden de adâlet denince akla ilk defa Selçuklular ve Osmanlılar gelir.
Bütün dünya tarihinde Hz. Ömer’in adâleti dillere destan olmuştur. O, kalbi muhabbet, merhamet ve lütuf ile dolu bir devlet reisiydi. Nuşirevan’ın adâleti sayesinde de İran Devleti geniş bir imparatorluk hâline gelmişti.
Gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan toplumları aynı bayrak altında beraber ve huzur içinde yaşatmışlar, ferdî ve içtimâî adâleti sağlamışlardır.
Selçuklu ve Osmanlıları o yüksek seviyeye çıkaran ve itibar sâhibi yapan şecâat, hürmet, ahde vefa gibi birçok meziyetleri vardı. Ancak bunların başında adâlet gelir. Bu vasıflar sayesindedir ki, Osmanlılar altı asır boyunca dünyaya hâkim olmuş ve hükmetmişlerdir. Adâlet mekanizmasını tam olarak işletmişler, bayrağı altındaki muhtelif kavimlerin aralarında adâlet ve eşitlik esaslarını korumaya gayret göstermişlerdir. Adâlet sayesinde kuvvet ve kudret kazanmışlar, hoşgörüde insanlık âlemine numune olmuşlardır. Fethettikleri ülkelere sevgi, barış ve huzur götürmüşlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı Devletleri milletlerin din ve dillerine ilişmemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’in:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ
“Ey îman edenler! Âdil şâhitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun!”[9] âyetini kendilerine rehber etmişler, savaş zamanlarında bile adâletten ayrılmamış, düşmanlarına karşı merhametle davranmışlardır. Bu merhametli davranış sayesinde insanların kalplerinde muhabbete dayalı hâkimiyetlerini devam ettirmişler ve böylece cihanı kucaklayan şevket ve saltanatları, bütün haşmet ve şa’şaasıyla asırlarca devam etmiştir.
[1] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/58, 1721.
[2] Nisâ, 4/58.
[3] Nisâ, 4/135.
[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/300; Ebû Dâvûd, Cihad 90, 121.
[5] Tâcil: Acele ettirme.
[6] İstibdat: Baskı, zulüm.
[7] Tevzî olunma: Dağıtılma, yayılma.
[8] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 56.
[9] Mâide, 5/8.

Bu konuda geri bildirim bırakın