Kader Nedir?

Adaletle İlgili Bir Soru

Adaletle İlgili Bir Soru

Kader ve adalet konusunda çokları tarafından şöyle sorulmaktadır:

Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan bir insan ile İslâm ülkesindeki bir insanın İslâmî hakikatleri bilme ve öğrenme imkânları elbette bir değildir. Bunlar arasında mesuliyet açısından bir fark var mıdır? Bu hâl, adalet-i İlâhiyye cihetiyle nasıl izah edilir?

Evvelâ şu hakikati hatırlatmakla mevzuya başlamakta fayda mülâhaza ediyoruz. Hesap sormak, siğaya çekmek, ancak Allah-u Azimüşşân’ın hakkıdır. Mahlûkatın O’na sual ve hesap sormaya hakkı yoktur.

Umum mülkün yegâne sâhibi, tek hâkimi Allah-u Azimüşşân’dır. O Sultan-ı Ezel ve Ebed kendi mülkünde elbette dilediği gibi tasarruf eder. Amma O Âdil-i Hakîm[1] ve Rahîm-i Mutlak’ın[2] bütün tasarrufatı hakîmâne, rahîmâne ve âdilânedir. Hiç kimse O’nun mahlûkatına O’ndan başka şefkatli ve merhametli olamaz.

Yukarıdaki soruyu soranların görünüşte acıdıkları, gerçekte ise kendi günahlarına özür olarak ileri sürmek istedikleri o şahıs, Cenâb-ı Hakk’ın kuludur. Bizimle ilgisi sadece insaniyet cihetiyledir. Onu, ana rahminde bir damla su hâlinden rahmet ve inâyetiyle insan şekline getiren, ona akıl ihsan eden ve dünyadan faydalanabilmesi için gerekli bütün maddî ve mânevî cihazlarla teçhiz eden Allah-u Azimüşşân’dır. Öyle ise, o adama karşı hiç kimse onun Rahîm olan yaratıcısından daha şefkatli olamaz.

Kader ve adaletle ilgili meselelerin tetkikinde bu hakikatin gözden uzak tutulmaması gerekir. Her bir insanın, bu âlemde içinde bulunduğu farklı hayat şartları, fert, aile ve akraba dairelerinde karşılaştığı ayrı ayrı meseleleri, maişet[3] noktasındaki değişik problemleri ve nihayet içinde bulunduğu memleketin kendisine has içtimâî yapısıyla ayrı bir dünyası vardır. Hikmetlerini hakkıyla bilemediğimiz, fakat âdil olduğundan da şüphe etmediğimiz bu İlâhî taksimatın neticeleri âhirette, yüce adalet gününde sergilenecektir. Bir âyette beyan buyurulduğu gibi:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ  وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa, onu görecek. Kim de zerre kadar şer işlemişse, onu orada görecektir.”[4]

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“Âyâ bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede mebustur [5]ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye[6] namzettir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif[7] veya tokat yiyecek.”[8]

Bu dünyada faydalı sanılan birçok hâller, orada mesuliyetinin ağırlığı ile kulun büyük bir yükü olurken, zahmet ve meşakkat olarak görünen nice hâdiseler –sabretmek şartıyla– orada günahların affına vesile olacaktır.

Hâşir meydanı, hayvanların bile gerek insanlardan ve gerekse birbirlerinden olan haklarının alınacağı, hattâ bir kâfirin Müslümanda olan hakkının dahi hesaba katılacağı bir yüce adalet dîvânı olarak insanları beklemektedir. Hayvanların birbirinde olan küçük haklarını bile mahiyetini bilemediğimiz hassas bir teraziyle ölçen o Âdil-i Mutlak, elbette ki insanları da o mutlak adaletiyle muhakeme edecektir. “Boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun” hakkının alınacağını ifade eden büyüklerimiz, mahşerdeki adaletin inceliğine dikkat çekmişlerdir.

Bir kısım insanların, kader ve İlâhî adalet noktasındaki vesveseleri, işte bu adalet gününü düşünmemekten ileri gelmektedir. O günü düşünmeden, bir cihette yolun ortası olan bu dünyada, İlâhî adaletin kulların imtihan şartlarındaki tecellîsini lâyıkıyla anlamamız elbette imkânsızdır.

Zerre kadar şerrin dikkate alınacağı o adalet gününde, İlâhî adalete iftira edenlerin de hesaba çekileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Anlaşılmayan meselelere itiraz etmek yerine, merakla eğilmek ve öğrenmek, akıl ve hikmetin muktezasıdır. Hem bir nev’i ibâdettir. Mesela tıp ilmi, Hakîm-i Ezelî’nin[9] insan vücûdunda hiçbir şeyi hikmetsiz ve faydasız yaratmadığına inanmanın neticesi olarak; her bir âzânın, kemiğin, sinirin, bezin vaziyetini araştırmış, bulmuş ve bugünkü seviyesine ulaştırmıştır. Bir doktor, neye yaradığını bilemediği bir âzâyı faydasız kabul etse, cehaletini ilân etmiş olur. Onun anlamaması, o âzânın faydasızlığına delil olamaz. Aynen öyle de, Âdil-i Mutlak olan Allah’ın adaletine îman eden bir kimse de, her hâdisede İlâhî adaletin tecellî ettiğine îman ile mükelleftir. Hatırına gelen suallerin cevabını bu anlayış içerisinde aramalıdır.

Cenâb-ı Hak, bir âyette:

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَا

“Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar teklif eder.”[10] buyurmakla, kullarına çekemeyecekleri yükleri teklif etmediğini açıkça bildirmektedir. Zira Mâbud-u Hakk’ın emrettiği ibâdetler, insanların gücünün yetmeyeceği şekilde değil, hatta insan takatinin çok altındadır. Müfessirler, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ibâdetlerin insan takatinin son sınırı olmadığını ifade etmişlerdir. Yani bunun sınırı; orucu bir ay tutmak ve namazı beş vakit kılmak değildir. Öyle ise, O’nun emirlerini yerine getirmede tembellik göstermek, hatta hiç yapmamak mü’min kullarına yakışmadığı gibi, hem de bir cinayet-i azîmedir.[11]

İnsanın bedeninin tâkat getiremeyeceği veya mal varlığının kâfi gelmeyeceği yükler olduğu gibi, aklının da tek başına erişemeyeceği hakikatler vardır. Bunların hepsi, kullara çekemeyecekleri yüklerin yüklenmediği hakikati içerisindedir. Konuyu bazı misallerle açıklayalım:

Ayakta duramayacak kadar hasta olan bir kimse, namazını oturarak kılar.

Oturamayacak ve kımıldayamayacak durumda bulunan bir hastanın ise namazı tehire kalır.

Ramazan’da unutarak yemek yiyen kimsenin orucu bozulmaz.

Kendisine zorla haram bir şey yedirilen kimse mesul olmaz.

Fakir bir Müslümana hacca gitmek ve zekât vermek farz değildir.

Misaller çoğaltılabilir. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın Âdil-i Mutlak olduğuna ve kulları için tâkat getiremeyecekleri yükler takdir etmediğine birer delildir.

Allah-u Teâlâ mutlak adaletiyle kullarının mesuliyetlerini bedenî ve malî durumlarıyla olduğu gibi, içinde bulundukları şartlarla, îman hakikatlerini kavrama ve İslâmî hükümlere vâkıf olabilme imkânlarıyla da sınırlandırmıştır. Yani, Allah, kullarının akıllarına da kaldıramayacağı yükleri yüklememiştir. Şu hakikati de bilmek icab eder:

İnsanların bu dünyadaki asıl vazifeleri Cenâb-ı Hakk’a îman ve O’na itaat etmek olduğundan, en düşük seviyedeki akla dahi Hâlık-ı Kerîm’in varlığını idrâk etme kabiliyeti verilmiştir. Az bir akılla dünya işleri lâyıkıyla görülemediği hâlde, bu kâinatın bir yaratanı olduğu bilinebilir. Diğer taraftan, bir eli olmadığında dünyevî işlerini bir derece aksattığı hâlde, aynı insan iki elini ve iki ayağını da kaybetse… Allah’ı tanımasında, bilmesinde hiçbir noksanlık duymaz. Aklıyla bu kâinatın sultanını idrâk ettikten sonra, bedenî durumunun da müsaadesi nisbetinde O’na karşı ibâdetini yapar.

Âdil-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, her insana bu dünya imtihanını kazanacak kadar akıl ihsan etmiş, akıl hastaları ile sinn-i teklife[12] ulaşmayan çocukları imtihandan muaf tutmuştur.

Bu izahlardan sonra, mevzunun fetvâ cihetine gelelim: Mevzu, dünyanın ücra bir köşesinde veya esaret altındaki bir beldede dünyaya gelen bir insanın, bir İslâm ülkesinde dünyaya gelen insanla nasıl bir tutulacağı, bu iki şahsın imtihan şartlarındaki adaletin nasıl izah edilebileceği idi. Önce şunu belirtelim: Yukarıda durumu anlatılan insan, Hanefîlerin itikattaki imamları olan Mâtürîdî’ye göre sadece kendisinin ve bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bilmekle mükelleftir. Diğer îman hakikatlerine ve İslâmî hükümlere aklıyla erişemeyeceği için, onlardan mesul değildir. Şâfiîlerin büyük çoğunluğunun itikattaki imamları olan İmam-ı Eş’arî’ye göre ise, böyle bir kimse Allah’a îman etmese de ehl-i necâttır. Fakat ilm-i kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birinci görüşü benimsemişlerdir. Merhum Ömer Nasuhî Bilmen’in bu mevzu ile ilgili açıklamalarını önce kendi ifâdelerinden, daha sonra sadeleştirerek takdim edelim:

“Zaman-ı fetrette yaşayan ve kendilerine savt-ı nübüvvet[13] vâsıl[14] olmayan kimseler dahi Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne îman ile mükelleftirler. Çünkü kuvve-i akliyeleri, fıtrat-ı selîmeleri kendilerini tevhide, mârifetullaha sâiktir. Lâkin bunlar şer’î ahkâm ile mükellef olmazlar. Zira bu gibi hükümler Enbiyâ-ı İzâm tarafından tebliğ olunmadıkça, akıl ile idrâk olunamaz.

Fetret[15], inkıta[16] mânâsınadır. Bi’set-i enbiyânın inkıtaıyla vahy-i İlâhî’nin münkatı[17] olduğu zamana denir. Hazret-i Îsâ ile Hâtem-ül Enbiyâ Hazretleri’nin arasındaki zamana ıtlakı mâruftur. Böyle bir zamanda yaşayan insanlara ehl-i fetret tesmiye[18] olunur. Bi’set-i Nebeviyye’den sonra dünyaya geldikleri hâlde şâhik-i cebelde[19] veya arzın meçhul bir kıt’asında yaşadıkları için kendilerine savt-ı İslâm[20] vâsıl olmayan eşhas[21] dahi ehl-i fetret hükmündedir.

Binaenaleyh bunlar bu cihetle mazur olduklarından namaz, oruç gibi şer’î ahkâm[22] ile mükellef olmazlar. Ancak Allahu Teâlâ’ya îmanın bunlara farz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır. Eş’arîye’ye[23] göre mücerred[24] akıl ve nazar mârifetullah[25] da kâfi değildir. Herhâlde Allah-u Teâlâ’ya îmanın vücûbu şer’i şerîf ile sâbit olur. Ehl-i fetret adem-i îmanından nâşi[26] azab-ı nâra müstehak olmaz. Nitekim:

وَمَا كُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

‘Biz bir kavme Rasûl göndermedikçe azab etmeyiz’[27] nass-ı Kur’anîsi de bunu nâtıktır.[28] Fakat Mâtürîdîye[29] Eimmesi[30] derler ki: Allah Teâlâ’ya îman etmek fıtrat muktezasıdır. Herkes aklen tevhid-i Bâri’nin hüsnünü idrâk edebilir… Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima nazar-ı intibahına çarpan binlerce hilkat bediâlarını görür dururken, bunların azîm mübdiinin vücuduna aklen istidlâl edememesi tecviz olunamaz… Âyet-i celîleyle nefyolunan azaptan maksad ise dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyet-i kerîmenin nâtık olduğu adem-i tazip, idrâki mümkün olmayan ahlâk-ı şer’iyyenin adem-i icrâsı hâline aittir. Yoksa aklen tahsili mümkün olan mârifetullahın terkine şâmil değildir. Binaenaleyh mârifetullah hususunda hiçbir âkıl mazur olamaz. Bazı ulemâya göre ehl-i fetret üç kısımdır: Birincisi, zaman-ı fetrette yaşadıkları hâlde akıl ve nazarlarıyla vahdaniyet-i İlâhiyeyi tasdik edenlerdir, bunlar ehl-i Cennet’tir. İkincisi, Cenâb-ı Allah’a şerik ittihaz edenlerdir, bunlar da ehl-i nârdır. Üçüncüsü, gaflet üzere olup fikr-i Ulûhiyetten zâhil[31] bulunanlardır. İşte ihtilâf bu kısım hakkındadır.”[32]

Yukarıdaki ifâdelerden anladığımız şudur:

Fetret zamanında yaşayan ve kendilerine peygamber sesi ulaşmayan kimseler dahi, Cenâb-ı Hakk’a îman etmekle mükelleftir. Çünkü akılları, bozulmamış fıtratları kendilerini Allah’ı bilmeye ve birliğine inanmaya götürür. Fakat bunlar diğer dinî hükümlerden mesul değildirler. Çünkü bu gibi hükümler, peygamberler tarafından tebliğ edilmedikçe akılla anlaşılamaz.

Fetret, kesilme mânâsınadır, peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, İlâhî vahyin kesildiği zamana denir. Bilhassa Hz. Îsâ ile son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) arasında geçen zaman için kullanılır. Böyle bir zamanın insanlarına, fetret devrinde yaşayan kimseler denilir.

Peygamberimizin, peygamber olarak gönderilmesinden sonra, dünyaya geldikleri hâlde, yalnız olarak, dağ başında veya yeryüzünün bilinmeyen bir yerinde yaşadıkları için kendilerine İslâm’ın sesi ulaşmayan şahıslar dahi, fetret zamanında yaşamış insanlar hükmündedir.

Dolayısıyla bunlar bu cihetle mazur sayıldıklarından; namaz, oruç gibi dinî hükümlerle mükellef olmazlar. Ancak, Cenâb-ı Hakk’a îman etmenin bunlara farz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır. Eş’arîye’ye göre sırf akıl ve fikir Allah’ı bilmede yeterli değildir. Herhâlde Allah’a îmanın vâcib olması, din ile sâbit olur. Fetret devri insanları, îman etmemekten dolayı Cehennem’e konulmazlar.

وَمَا كُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

‘Biz bir kavme Rasûl göndermedikçe azab etmeyiz.”[33] âyeti delil gösterir. Fakat Mâtüridîye imamları derler ki: Cenâb-ı Hakk’a îman etmek yaratılış gereğidir. Herkes aklıyla Allah’ın bir olduğunu anlayabilir… Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima, uyanık fikrine çarpan, hikmet ve sanatla yaratılmış binlerce eserleri görüp dururken, bunların Yüce Yaratıcısının varlığına akılla yol bulamaması câiz görülemez… Âyette, edilmeyeceği bildirilen azaptan maksat ise, dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyetin ifâde ettiği azab etmeme durumu; anlaşılması mümkün olmayan din hükümlerinin yerine getirilmemesi hâline aittir. Yoksa akılla öğrenilmesi mümkün olan Allah’ı bilmenin terki mânâsına gelmez.

Bundan dolayı, Allah’ı bilme hususunda hiçbir akıllı kimse mazur sayılmaz. Bazı âlimlere göre, fetret devri insanları üç kısımdır: Birincisi, fetret zamanında yaşadıkları hâlde, akıl ve fikirleriyle Allah’ın birliğini kabul edenlerdir. Bunlar Cennetliktir. İkincisi, Cenâb-ı Allah’a ortak koşanlardır; bunlar da Cehennemliktir. Üçüncüsü, gaflet üzerine olup, ulûhiyet fikrini ihmal ederek hiç düşünmeyenlerdir. İşte ihtilâf bu kısım hakkındadır.

Ehl-i fetret hakkında Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Ehl-i fetret, ehl-i necâttırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatîatlarından muâhezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arî’ce, küfre de girse, usul-ü îmanîde bulunmazsa, yine ehl-i necâttır. Çünkü teklif-i İlâhî, irsal ile olur. Ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiyâ-yı salifenin dinlerini setretmiş, o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azab görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.”[34]

Bu ifâdelerden de anlaşıldığı üzere:

Fetret döneminde yaşayanların, dinin teferruatındaki hatalarından dolayı ceza görmeyeceklerinde bütün âlimler fikir birliği içindedir. Hattâ İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arî’ye göre, bunlar îman etmeyip küfre girse bile, ondan dahi mesul olmazlar. Çünkü mesuliyet ancak peygamber gönderilmesi ile tahakkuk[35] eder. Ayrıca peygamber gönderilmiş bulunduğunun ve peygamberin vazifesinin mahiyetinin de bilinmiş olması gerekir ki, mesuliyet bahis mevzuu olabilsin. Eğer peygamberlerin irşâdları, zamanın geçmesi ve gaflet gibi sebeplerden dolayı gizli kalır da anlaşılmazsa, bu hakikatlere vâkıf olamayanlar ehl-i fetret sayılırlar ve azab görmezler.

Burada şöyle bir sual de akla gelebilir: Peygamberin ismini ve vazifesini işiten, ancak bundan menfî şekilde haberdar edilen kimselerin durumu ne olacaktır?

Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin aşağıdaki tasnifine göz atalım. Bu tasnifinde İmam-ı Gazâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

“İnancıma göre, inşâallah Allah-u Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

a) Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) ismini hiç duymamış olanlar.

b) Hz. Peygamber’in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mucizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimseler, kâfir ve mülhidlerdir.[36]

c) Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hz. Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber’i taa küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan –hâşâ– yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur” şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “Müseylemetü’l Kezzab” olan yalancının biri, Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur” sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.”[37]

Bugün gerek Hıristiyan âleminde ve gerekse başka ülkelerde İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamak mümkündür. Hıristiyan âleminde ücra bir köşede içtimâî hayattan uzak ve Din-i Hakk’ı bulma imkânından mahrum birçok insanlar bulunduğu gibi, demir perde gerisinde esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bile habersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayat şartları ve imkânları ile Din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarının zorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti her şeyi ihata eden Allah-u Azimüşşân’ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içinde bulundukları şartlarla mütenasip olacaktır.

Şurası da herkesin malûmudur ki, bir rejimin perdesi arkasında ulûhiyeti inkâr maksadıyla mutlak inanca, hususan İslâm dinine karşı dessasâne faaliyet gösteren ifsat komitelerinin mesuliyetleri, gâfil ve mazlumlarla elbette bir olamaz.

Bu mevzu ile alâkalı olarak mazlum Hıristiyanlar hakkında Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin şu ifâdelerini nakletmekte fayda görüyoruz:

“Âhirzamanda mâdem fetret[38] derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (s.a.v.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş. Ve mâdem âhirzamanda Hazret-i Îsâ’nın (a.s.) din-i hakikisi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i Îsâ’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nev’i şehâdet (şehitlik) denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit[39] büyük zâlimlerin cebir[40] ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden[41] ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır, diye hakikatten haber aldım… Eğer o felâketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye[42] için ve esasat-ı diniyeyi[43] ve mukaddesât-ı semâviyeyi[44] ve hukuk-u insaniyeyi[45] muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî (âhirete ait) neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref[46] yapar, sevdirir.”[47]

Yukarıdaki ifâdeler, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu husustaki görüşlerinin hülâsası mahiyetindedir. Bu sebeple yukarıda takdim edilen açıklamaları kâfi bularak diğer kaynaklardan nakiller yapmadık. Konu ile ilgili geniş bilgi isteyenler diğer kelâm kitaplarına, bilhassa Abdurrahman Cezerî’nin Mezâhib-i Erbaa adlı eseriyle, Aliyyü’l-Karî’nin Şerhu’l-Emâli ve Şerh alel-Fıkhi’l-Ekber adlı eserlerine bakabilirler.

Şimdi de mezkûr sualin diğer bir yönü üzerinde kısaca duralım: İslâmiyet’te, bir İslâm beldesinde dünyaya gelen kimsenin mutlaka Cennet ehli olacağına dair bir hüküm yoktur. İslâm tarihini tetkik edenler bilirler ki, Asr-ı Saadet’te Hazret-i Rasûlullah’ın (s.a.v.) kapı komşusu olan Yahudiler, Müslümanlığı kabul etmemiş ve hayatlarını Yahudi olarak sürdürmüşlerdir. İslâmiyet, Rasûlullah’ın (s.a.v.) devrinde en canlı dönemini yaşamış olmasına rağmen, o gün Mekke’de yine müşrikler ve kâfirler vardı. Eğer Mekke’de doğan bir insanın Müslüman olması gerekseydi, Ebû Cehil’in, Hazret-i Rasûlullah’ın (s.a.v.) öz amcası Ebû Leheb’in de Müslüman olması icab ederdi. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim’in babası, Nemrut’un putçusuydu ve inkârcılardandı. Lût Aleyhisselâm’ın karısı; Nûh Aleyhisselâm’ın ise hem karısı, hem oğlu îman etmedi. Diğer taraftan, Firavun, Allah’ı inkâr edip ulûhiyet dâvâ ederken, Hz. Mûsâ (a.s.) onun sarayında, hattâ onun kucağında yetişti. Firavun’un karısı da Allah’a inanan bir kimseydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) çok arzu etmesine rağmen amcası Ebû Tâlib de îman etmedi.

اِنَّكَ لَا تَهْدٖي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖي مَنْ يَشَٓاءُۚ

“Sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir.”[48] âyeti bu hakikati açıkça ifade eder.

Demek ki, Rabbini arayan ve O’na yönelen bir kul, Firavun kucağında bile olsa hidâyet nûruna kavuşur. Eğer bir kul Hakk’a karşı kör olsa, peygamber oğlu veya peygamber babası olması dahi onu felâketten kurtaramaz. Bugün de İslâm memleketlerinde binlerce camiler, minareler, ezanlar, İslâmî örf ve âdetler, hattâ mezar taşları İslâm’ı telkin ederken, hâlâ İslâm’dan uzak ve Allah’tan gâfil nice insanlar yok mudur?

Bu noktada, bazı kimseler tarafından sorulan bir suale de kısaca cevap vermekte fayda mülâhaza ediyoruz:

Sual: Dünyada ortalama altmış yetmiş sene gibi kısa bir ömrün neticesi olarak mü’minin Cennet’te, kâfirin ise Cehennem’de ebediyen kalması adalet-i İlâhiye[49] noktasından nasıl izah edilir?

Cevap: Bu mesele birçok cihetlerle izah edilebilir. Biz bunlardan bazılarını kısa olarak beyan edeceğiz:

Evvelâ, bir mü’min Allah’ın varlığına, birliğine, O’nun mutlak ve nihayet kemâldeki sıfatlarına inanmakla ve O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e[50] intisap etmekle nihayetsiz bir kıymet kazanır. Cenâb-ı Hakk’ın ihsanına, lütuf ve ikrâmına mazhar olur. Böyle bir keyfiyetin neticesi ise, nihayetsiz bir saadettir.

Hem mü’min umum mahlûkatın reisi olarak onların tesbihat ve tahiyyatlarını kendi nâmına Mâbûd-u Bilhakk’ın[51] dergâhına takdim etmekle küllî bir ibâdet yapmış olur. Kendisine teveccüh eden nihayetsiz nimetlere karşı küllî bir şükür ile mukabele eder. Bu âlemdeki bedî ve garip sanat-ı İlâhiyyeyi[52] hayret ve tefekkür ile temaşa eder, Sâni-i Zülcelâl’i tesbih, tazim ve takdiste bulunur. Böylece kendisine Allah tarafından ebedî bir temaşagâh[53] ve ziyafetgâhın[54] kapıları açılır. Bediüzzaman Hazretlerinin şu harika misalini dikkatinize sunmak istiyorum:

“Nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”[55]

İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o pâdişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.

Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani: Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve îtikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.[56]”[57]

Hem îmanın kudsiyetine eren bir mü’min, dünyada faraza ebedî yaşamış olsa, Hâlık-ı Zülcelâl’ine ebediyen itaat ve ibâdet edecek, emirlerine inkiyadda[58] bulunacaktır. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” sırrınca, Cenâb-ı Hak mü’minin bu niyetini bilfiil kabul ederek ona fazlından ebedî bir Cennet’i ihsan buyurur.

“Kâfirin Cehennem’de ebedî kalması” hükmüne gelince:

Evvelâ, küfür, hadsiz bir cinayettir, affı kabil[59] değildir. Zira kâfir nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibi olan Allah-u Azimüşşân’ı inkâr etmekle, o Zât-ı Akdes’in azamet ve kibriyâsını, izzet ve celâlini tekzip ediyor; ulûhiyetinin haysiyetine, rubûbiyyetinin izzetine dokunuyor. Hem, Esmâ-i İlâhiyye’nin kâinattaki nihayetsiz tecellilerini tesadüf ve tabiata havale etmekle nihayetsiz bir cinayet işliyor ve O Mâbûd-u Bilhakk’a ibâdet eden umum mahlûkatın hukukuna tecâvüz etmiş oluyor. Elbette böyle nihayetsiz cinayetlerin cezası da ancak ebedî bir Cehennem olabilir.

Hem, küfürdeki isyan ve inkârı ile kâfirin hayra kabiliyeti selb[60] oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nihayetsiz hayır kabiliyetini nihayetsiz şerre inkılâb ettiriyor. Faraza bu hâliyle dünyada ebediyen kalsa; küfür, inkâr ve isyanına devam edecektir. Nihayet derecede tefessüh[61] eden ve hayra kabiliyeti kalmayan böyle bir kâfirin cezası, elbette ebedî bir Cehennem’dir.

Bu mevzuyu Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin şu veciz ifâdeleri ile tamamlayalım:

“Cehennem’in vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakikî adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler. Çünkü nasıl ki bin masumların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak bir tek yolsuz merhamete mukabil yüzer biçârelere yüzer merhametsizliktir. Aynen öyle de, Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak[62], küfrüyle hem o Esmâ’ya şehâdet eden mevcudatın şehâdetlerini tekzip[63] ile hukuklarına tecâvüz ve mahlûkatın o Esmâ’ya karşı tesbihkârâne[64] yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz ve kâinatın gaye-i hilkati[65] ve bir sebeb-i vücudu[66] ve bekası olan tezahür-ü Rubûbiyet-i İlâhiye’ye[67] karşı ubûbiyetle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzip ile hukukuna bir nev’i tecâvüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kabiliyeti kalmaz. “İnnâllahe lâ yağfiru en yüşrake bihî” (Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez) âyetinin tehdidine müstehak olur. Onu Cehennem’e atmamak, bir yersiz merhamete mukabil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz dâvâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o dâvâcılar, Cehennem’in vücudunu istedikleri gibi, İzzet-i Celâl[68] ve Azamet-i Kemâl[69] dahi kat’î isterler.

Evet, nasıl ki bir serseri âsi ve raiyete[70] tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: “Beni hapse atamazsın ve yapamazsın” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak. Aynen öyle de, kâfir-i mutlak[71], küfrüyle izzet-i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl-i rubûbiyetine[72] tecâvüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennem’in pek çok vazifeler için pek çok esbab-ı mucibesi[73] ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem’i halk etmek ve onları içine atmak, o İzzet ve Celâl’in şe’nidir.”[74]


[1]       Âdil-i Hakîm: Her şeyi hikmetle yapan, sonsuz adalet sâhibi Allah.

[2]       Rahîm-i Mutlak: Rahmeti her şeyi kuşatan, sınırsız şefkat ve merhamet sâhibi Allah.

[3]       Maişet: Yaşayış. Yaşama. Ömür. Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.

[4]       Zilzâl, 99/7-8.

[5]       Mebus: Görevlendirilmiş, görevli.

[6]       Şekavet-i daime: Sürekli bedbahtlık, hiç bitmeyen sıkıntı.

[7]       Taltif: İyilik ve güzellikle muamele etme, ödüllendirme.

[8]       Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 161.

[9]       Hakîm-i Ezelî: Varlığının başlangıcı olmayıp sürekli var olan ve her şeyi hikmetle yapan Allah.

[10]      Bakara, 2/286.

[11]      Cinayet-i azîme: Çok büyük cinayet.

[12]      Sinn-i teklif: Erginlik, büluğ çağı. Bir kimsenin aklı başına geldiği; haramı helâli ayırt edebildiği, kadınlık veya erkeklik hâlini bildiği, ergin hâle geldiği yaşı. (Ortalama 12-15 kabul edilir.)

[13]      Savt-ı nübüvvet: Peygamberlik.

[14]      Vâsıl: Ulaşma, birleşme.

[15]      Fetret: İki peygamberin gelişi arasında geçen süre.

[16]      İnkıta: Kesinti, kopukluk.

[17]      Münkatı: Son bulmak, devam etmemek, kesilmek.

[18]      Tesmiye: İsimlendirilmek.

[19]      Şâhik-i cebel: Dağda, çölde veya baskı ve zulüm rejimleri altında yaşayıp da peygamberleri ve onların getirdikleri dinleri işitmemiş kimseler. https://www.islamiyet.gen.tr/sozluk/sahik-ul-cebel-nedir.html

Şâhik-i cebel olanların peygamberliğe ve peygamberlerin gönderilmiş olmasına inanmaları mümkün değildir. Bunlara peygamber gelmemiş gibidir. Bunlar mâzur görüldü. Peygambere inanmaları emr olunmadı. Şâhik-ul-cebel olanlar için Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâ sûresinin on beşinci âyetinde: “Peygamber göndermeden önce azâb yapmayacağız” buyuruldu. Bunlar hayvanlar gibi hesâbdan sonra ölecekler, Cehennem azâbı ve Cennet nîmeti görmeden ebedî olarak yok edileceklerdir. Kâfirlerin bâliğ olmayan (ergenlik çağına ulaşmamış) çocukları için de durum böyledir. (İmâm-ı Rabbânî). https://sozluk.ihya.org/dini-terimler/sahik-ul-cebel.html

[20]      Savt-ı İslâm: İslâm’ın sesi.

[21]      Eşhas: Şahıslar.

[22]      Şer’î ahkâm: İslâm hukûkunun îtikat, ibâdet, muâmelât ve cezâlara âit hükümleri.

[23]      Eş’arîye: Mîlâdî X. yüzyılda İmam Ebû’l-Hasan Ali el-Eş’arî’nin fikirleri etrafında gelişen ve İslâm dîninin inanç esaslarını ehl-i bid’ata karşı ehl-i sünnet anlayışına göre savunup açıklayan hak mezhep.

[24]      Mücerred: Düşüncede var olan, zihinde soyutlama, tecrit yoluyle elde edilen, soyut.

[25]      Mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma.

[26]      Nâşi: Meydana gelen, ortaya çıkan.

[27]      İsrâ, 17/15.

[28]      Nâtık: Konuşan, söz söyleyen.

[29]      Mâtürîdîye: İslâm akaidinde imam Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Matüridiyye nisbet edilen mezhep. İmam Ebû Mansur el-Mâturidinin akaiddeki mezhebine mensub olanların meydana getirdiği topluluğa Matüridiyye denilir.

[30]      Mâtürîdîye Eimmesi: Mâtürîdîye İmamları

[31]      Zâhil: İhmal eden, unutan.

[32]      Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul, Yeni Matbaa, 1959, s. 82.

[33]      İsrâ, 17/15.

[34]      Nursî, Mektubat, s. 428.

[35]      Tahakkuk: Gerçekleşme.

[36]      Mülhid: Allah’ı tanımayan, inkâr eden, dinsiz, îmansız kimse.

[37]      İmam-ı Gazâlî, İslâm’da Müsamaha, (Terc. Süleyman Uludağ), s. 60-61.

[38]      Fetret: İki olay arasındaki zaman.

[39]      Müstebit: Hükmü altındakilere zor ve baskı uygulayan, tahakküm eden kimse, zorba, despot, diktatör.

[40]      Cebir: Zorlama.

[41]      Sefâhet: Aşırı derecede zevk ve eğlenceye düşkün olma.

[42]      İstirahat-i beşeriye: İnsanlığın rahatı, huzuru.

[43]      Esasat-ı diniye: Dine ait esaslar, temeller.

[44]      Mukaddesât-ı semâviye: İlâhî emre ve vahye dayanan mukaddes şeyler.

[45]      Hukuk-u insaniye: İnsan hakları.

[46]      Medâr-ı şeref: Şeref kaynağı sebep.

[47]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 97.

[48]      Kasas, 28/56.

[49]      Adalet-i İlâhiye: Allah’ın adaleti.

[50]      Sultan-ı Ezel ve Ebed: Saltanatının başlangıcı ve sonu olmayan Sultan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

[51]      Mâbûd-u Bilhakk: Hakkıyla ibâdete layık olan Allah.

[52]      Sanat-ı İlâhiyye: Allah’ın sanatı.

[53]      Temaşagâh: Seyir yeri.

[54]      Ziyafetgâh: Ziyafet yeri.

[55]      Nursî, Sözler, s. 387.

[56]      Şükr-ü küllî: Umumî ve kapsamlı bir şükür.

[57]      Nursî, Sözler, s. 387.

[58]      İnkiyad: Boyun eğmek, itaat etmek.

[59]      Kabil: Mümkün.

[60]      Selb: Ortadan kaldırma.

[61]      Tefessüh: Bozulma, kokuşma.

[62]      Kâfir-i mutlak: Tam inkârcı; hiçbir kutsal değere inanmama şeklinde dinsizlik.

[63]      Tekzip: Yalanlama.

[64]      Tesbihkârâne: Tesbih edercesine.

[65]      Gaye-i hilkat: Yaratılış amacı.

[66]      Sebeb-i vücud: Varlık sebebi.

[67]      Tezahür-ü Rubûbiyet-i İlâhiye: Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının açıkça görülmesi.

[68]      İzzet-i Celâl: Haşmet, azamet ve yüceliğin izzeti.

[69]      Azamet-i Kemâl: Kusursuzluk ve mükemmelliğin büyüklüğü.

[70]      Raiyet: Halk.

[71]      Kâfir-i mutlak: Tam inkârcı; hiçbir kutsal değere inanmama şeklinde dinsizlik.

[72]      Kemâl-i rubûbiyet: Mükemmel terbiye ve idare eden.

[73]      Esbab-ı mucibe: Gerektirici sebepler.

[74]      Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 229.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X