Azize Hemşirelerim ve Afîfe[1] Kardeşlerim
İzhâr-ı fetânet[2] ve faziletlerinizi ibraz[3] eden mektubunuzu aldım. Sizin gibi Risâle-i Nur’dan ziyâ-yı saadet iktibas etmiş hemşirelerimizin dinimize ait bir hakikati taharrî[4] ederek sual etmeniz, vicdanımda tasvir kabul etmeyen bir tesir-i mânevî icrâ etti. Bu hâliniz, kalbimdeki teessür ve teessüflerimi bir derece sürura incirar[5] ettirdi. Doğrusu benim için güzel bir medâr-ı teselli[6] oldu. Zira asırlardan beri Kur’ân’ın elmas kılıcını elinde tutan aziz bir miletin hem nâmus-u haremine, hem mukaddesatına, hem îman ve Kur’ân’ına, hem istikâmet ve iffetine, hem hürriyetine, vatan ve canına tecâvüz ve taarruz[7] eden dehşetli dinsizlik ve komünistlik âfâtı ve bu âfâtın kalb-i umûmîde açtığı hicran ve elemin, tedavisi gayr-ı kābil bir yara gibi kan ve kin akıtarak bizzat kendi çocuklarımızın eli ile şeref ve haysiyetimizi imha ve tahrip etmek istemesi karşısında elbette ulvî vicdanlar, âlicenap insanlar muazzep olmaktadırlar. Bu müthiş manzara karşısında bu âcizin de bir derece müteessir olması zaruridir. Fakat sizin gibi nûr-u irfanla[8] ziyâdar, ümit ve cesaretle meşbû[9] mücâhidelerimizin şu îman ve Kur’ân dâvâsını tahmil[10] edip, milletin himaye ve vikāyesini[11] deruhte[12] etmeleri, hazîn rûhuma sürur ve inşirah verdi. Nefsime medâr-ı teselli oldu. Kalbimdeki teessürleri bir derece tebessüme çevirdi.
Fedâkar Hemşirelerim, sizler –inşaallah– Risâle-i Nur’un hakikatlerini tahsil edip merhamet, sadâkat, iffet, rikkat[13] gibi birçok mezâyâ-yı insaniyeye[14] mazhariyetle kalp ve rûhunuzu nurlandırıp fikirlerinizden bir güneş gibi tulû ve intişar eden bu hakikatlerin kuvveti ile bu milletin mukaddes mefhumlarını kirleten, tezyif[15] ve tahkir[16] ile ayaklar altına alan şeytan ruhlu habise ve neciselerin rağmına bu güzel cennetvâri vatanımızı latif kokulu çiçekler ile bir gülistana çevirerek, bu dünyada ecdâdımızın en sâdık bir yâr-ı vefadarı olacaksınız. Hem, Risâle-i Nur’un sizlere kazandırdığı mârifet ve hakikatlerin kemalâtıyla –biiznillah– dünya ve ukbâda mesut ve bahtiyar, hem şu memleketin kurtuluş ve saadetine güzel bir vesile olacaksınız.
Bilirsiniz ki, bu zamanda kemâlat ve fazilet, sadece fakülte kapılarından alınmıyor. Görüldü ki bu zamanın tahsili, gençlerimizi sürur ve saadete götürecek kapasiteden mahrumdur. Sadece okullar açmakla şu memleketin terakkîsini[17] kâfi görenlerin ne kadar gaflet ettiklerini, hâdiseler ne güzel şerh etmektedir. İşte pespaye gayelerin, rezilâne arzuların, bâtıl fikirlerin pençesine düşen ahlâk ve faziletten mahrum, şuursuz, sarhoş, gâfil, sefil ve rezil gençlik… Evet, memleketimize böyle bir görüşün faturası, pek pahalı olmuştur.
Bu kemâlin dışındaki kemâller kemâl değil, mahbûb[18] değil, maksûd[19] değil… Derakap[20] zeval ile zedelenen zevkler, alâka-i kalbe[21] değmez, muhabbete layık değildir. Fıtratan en ziyâde sevimli ve muhabbetli ve en müstesna mahlûk olan insan, fıtratına bütün bütün zıt olarak fenada mahvolan bir mahbûbun, bir maksûdun peşinden koşsa, o mahbûb onun kalbini işbâ[22] edemez; çünkü kalp âyine-i Samed’dir,[23] Mahbûb-u Hakiki’den[24] başkasını kabul etmiyor. Sonu mahcubiyet, nedâmet, hıçkırık ile neticelenen herhangi bir aşk ve muhabbet, elem ve kederden başka ne netice verebilir?
Kardeşlerim, farz ediniz ki saçaklı saraylarda, bahçeli kâşânelerde[25] yahut zümrüt ve pırlantalarla tezyin edilmiş gümüş sırmalı libaslar giyen hanımlar, velev ki altun saçlı şehzâdelere refika da olsalar, eğer böyle bir hakikat ve mârifete âşinâ ve mazhar olmamışlarsa, onların saadet ve sürûrlarının kadeh içinde sunulan bir yudum şerbetten ne farkı vardır?
Katiyyen biliniz ki, meşrû dahi olsa köşklerde, bağlarda, saraylarda, sultanlarda bulunmayan zevk ve sürur, mârifette mevcuttur. Mârifette aşk ve muhabbet bir derya gibidir. Bu derya içinde gark olanlar, âb-ı hayatta[26] boğulurlar. Yani, yudum yudum hayata mazhar olurlar, nihayetsiz hayatı bulurlar. Bu derya-yı saadetin[27] bahtiyar-âver[28] dalgaları üzerinde sürûra müstağrak[29] olurlar. İşte İbrahim Ethem… İbrahim Ethem’e taç ve tahtı terk ettiren bu sır değil midir?
Mârifetsiz bir kalp, bir gönül, bir dimağ, susuz ve hayatsız çöller gibidir. En âlâ, en nezih, en mükemmel güzellik mârifettedir. Güzellik, ism-i Kuddûs’un[30] hakikatlerine âyine olmaktır. Nezâfette,[31] taharette, letâfette terakkî ederek tasaffî[32] edene “Güzel” denir. Kötü hasletlerden, bâtıl itikatlardan, isyan ve hatalardan, bid’atlerden şiddetle içtinâp edendir “Güzel”… Takvâ gerdanlığını takandır “Güzel”. İbâdet tâcını takana “Güzel” denir. İffet ve hayâ libasını giyendir “Güzel”… Âli ve ulvî, ebedî arzularla meşbû olup, kalp ve dimağını maâliyâta[33] çevirendir “Güzel”… Güzel odur ki, vesveselere kapılmasın. Güzel odur ki serâp-misâl arzulara takılmasın. Güzel odur ki kendini Allah’a beğendirsin, sevdirsin, gayre değil… Güzel odur ki, behîmî arzularını kendine rab ve ilâh kabul etmesin. Güzel odur ki, özünü Hakk’a çevirsin. “Yandımsa, İslâm’ın derdine yandım” diyendir güzel. Fâni umûra[34] iltifat etmeyendir güzel. “Ne elem, ne keder, Allah’ım var yeter” diyendir güzel. Evet, evet! Sevdası, dâvâsı olacak güzelin. Güzellik sûrette değil sîrettedir,[35] güzellik sahte tebessüm ve gösterişte değil, ahlâk ve fazilettedir.
Hemşirelerim! Dünyevî ve uhrevî saadet, sürur ve güzelliğin merkezi mârifetullah ve muhabbetullahtır. O merkeze bağlı olmayan ve o mârifette hissesi olmayan her şey, bir hiçtir. Bilirsiniz ki bir zamanlar, cihânın, sizin âbâ[36] ve ecdâdınızın vücutlarıyla fahretmesinin[37] yegâne sebebi, onların bu merkeze bağlı ve bu merkezden nur almış olduklarından dolayıdır. Evet, Hakîm-i Ezelî, dün hikmet ve mârifeti düşmanın rağmına olarak sizlerin âbâ ve ecdâdınızda cem etmişti. Bugün de o merkeze bağlanmanın, o hakikatlere yetişmenin en keskin, en kısa, en eslem[38] yolu, Risâle-i Nur’un hakikatleriyle meşgul olmaktır, vakit ve fikrini onun mütâlaasına hasretmektir. Evet, zarif ve nazîf bir çiçek üzerindeki bir damla su, sâfiyet ve şeffafiyetiyle, içinde semânın bir kısım yıldızlarını gösterip, elmas gibi parlaklığıyla cilâlı bir ayna hükmüne girerek âsumanın bedîî ve acip[39] manzaralarını nazar-ı dikkate verdiği misillü, saf ve pâk olan kalplerinizi Nur’un hakikatleriyle tenvîr[40] edince o kalpler, Esmâ-i İlâhiye’nin tecellilerine zâhir ve bâhir birer cilve-saz[41] olurlar. Evet, kalpler ne nisbette saf ve şeffaf olursa, o nisbette inci-misâl o mârifetlere sadef ve cilvegâh olur. İşte bu hakikatleri yaşayanlar ve bu hakikatlere âyine olanlar ârife olur, kâmile olur, habibe olur, mahbube olur, cennete bezek, hûrilere sultan olur. Bu hakikat ve bu mânâdan ırak ve uzak olanlar, binlerce maddî imkânlar içerisinde milyonlarca sene yaşasalar bile teselli bulamazlar ve sürûra mazhar olamazlar, saadetlere nail olamazlar, kâmile olamazlar. Ancak habise[42] olurlar, rezile olurlar, necise olurlar, mücrime olurlar.
Mâzinin derinliklerinden taa günümüze gelinceye kadar beşere ait terakkî[43] ve tedennînin[44] sebeplerini dikkatle tetkik ve tahkik edince, kadınsız bir terakkî ve teâlînin[45] derece-i kemâlde mevcudiyetini görüp sezemiyoruz. Evet, tarih boyunca insanlarda görünen maddî ve mânevî yükselmenin kemâline mazhariyet, ancak kadınlardaki mevhibe-i Subhâniyye[46] olan fıtrî vazifenin tarîk-i müstakimde[47] istimal[48] ve inkişafı ile mümkün olmuştur. Bu vazifeye hakkıyla müdrik olmayan kadınlar, nice nice yuvaların, devletlerin, milletlerin hatta imparatorlukların yıkılış ve çökülüşlerine vesile olmuşlardır. Bizans ve Roma’nın çöküşünün temel unsuru da kadın değil midir?
Görülüyor ki; tarih boyunca birçok milletler, Âdil-i Hakîm’in hanımlara tahsis buyurduğu ve bahşettiği hususiyetlere iltifat etmeyerek onların hak ve hukukunu çiğnemişler, sefil arzuları nâmına onların şerefli mevkilerini zîr ü zeber etmişlerdir. “Saadet” tâcının bedeline, “Kahr” tâcını başlarına koyarak tahtlarından indirip, bahtlarını kara etmişlerdir. Kadın ile erkek arasındaki adalet ve dengeyi muvâzene ve muhafaza edemediklerinden gâh ifratta, gâh tefritte kalarak o meleksîmâ sınıfın perişaniyetine sebep olmuşlardır. O sefihler bilememişler ki terakkî ve teâlînin içtimâî hayatımızdaki temel unsuru ailedir. Ailenin varlığı, sürur ve sükûnu ise, iffete bakmaktadır. İffeti de İslâm dini getirmiştir. Aile fertleri arasındaki emniyetin tesisi, muhabbetin sıhhat ve devamlılığı için de tesettürü emretmiştir. Hiç şüphesiz İslâm’daki tesettür, hanımların hukuk ve hürriyetlerini kısmak için değil, belki o dâmen-i ismetlerini[49] sefîl ve kötü nazarlardan muhafaza etmek içindir. Hem tesettür, hanımların güzel meziyyet ve seciyelerini vikāyeye[50] mâtufen[51] emrolunmuştur.
Tesettür, en büyük saadet ve fazilettir. Çünkü kadınların izzeti, namus ve iffetlerindedir. Namus ve iffeti muhafaza etmekte en eslem yol, kadın için mestûriyet[52] ve ismettir. Erkekler hakkında da gözünü haramdan sakınmaktır. Aksi hâlde ortaya çıkacak tablonun tasvirinden ruhlar ürperir. Bu sebeple onları, gözleri ile tahakküm altına almak isteyen erkeklere karşı kadınların hürriyet ve istiklâliyetini[53] muhafaza için tesettür bir emr-i zaruridir. Bu sır içindir ki İslâm, kadına tesettürü, erkeğe de gözünü muhafazayı emretmiştir.
Bilirsiniz ki, îman ve mârifetten sonra en büyük kemâlat, güzel ahlâktadır. Kadınlar hakkında ise güzel ahlâkın esası, hayâ ve iffettir. İşte bu hikmete binaen, bu sıfatlarla muttasıf[54] hanımların dikiş iğneleriyle evlerinde nail oldukları ecir ve sevaba, erkekler harp meydanlarında düşmana karşı süngüleriyle ancak nail olabilirler. Demek ki kadının iğnesi; mücahit erkeklerin, düşmanın bağrına sapladığı süngü gibidir.
Bakın söz sultanı (s.a.v) ne güzel söylemiş: “Cennet, validelerin ayakları altındadır.”[55] Dünyadaki bütün erbâb-ı belâğat[56] ve fesâhatten[57] dem vuran dâhiler, bu hakikati tavsifte kelîl[58] ve ebkem[59] kalıp, bu fesâhat ve cezâlet-i rakika[60] karşısında serfurû[61] etmişler ve etmektedirler. Evet… İslâmiyet, anneyi öyle bir tahta oturtmuş ki, bu tahtta mârifet tâcını giyen, hilm ve hayâ libasıyla örtünen, sadâkat, zarâfet, şefkat ve tebessüm zînet ve mücevheratıyla süslenen her bir annenin ayaklarının dibinde cennet vardır.
İşte İslâmiyet’in kadınlara bahşettiği makam ve mevki…
Esas olarak mevzumuzu kadın ve erkek arasındaki mukayese açısından değerlendirecek olursak, görülecektir ki; fıtrata muvâfık bir sûretteki terakkî, bütün meşakkatleriyle birinci derecede erkeklerle kaimdir. Yani, kadınlar ile devam eden ve kadınların hıfz-ı himayesinde[62] neşvünemâ bulan ve kemâl derecesine ulaşan terakkînin sütunları erkeklerdir. Muhakkak ki insanları iki cihânda huzur ve saadete kavuşturan fazilet, mârifet ve kemâlat gibi en büyük hak ve hakîkatler, nev-i beşere ancak nebiler eli ile gelmiştir. Hiç şüphesiz bu büyük hasletlerin nev-i beşerde rüsuh[63] bulup yerleşmesinde hanımların rolü de büyüktür. Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizin dâvâsındaki muvaffakiyet ve muzafferiyetinde büyük payları bulunan mübârek Zevce-i Tâhireleri, fedâkârlıklarıyla bütün kadınlar dünyasına birer nümûne-i imtisal[64] olmuşlardır. Bilhassa Hazret-i Hatice-i Kübrâ Validemizin Nebiyy-i Zîşân’a ve dâvâsına gösterdiği fevkalâde bir refâkat, muhabbet ve teslimiyetle, hususan akıllara hayranlık veren tedbîr ve ferâgat ile değil kadirşinas insanların, hattâ ulvî âlemdeki rûhanîlerin bile takdir ve tebcillerine[65] bihakkın mazhar olması, bu meselemize bir hüsn-ü misâldir, kâfî bir örnektir. Görülüyor ki cevher-i âlâları,[66] lâhûti bir faziletten, vicdan-ı müstesnâları[67] rahmânî bir şefakatten[68] yaratılan bu validelerimiz, bütün kabiliyet ve meziyetlerini Kur’ân’ın hakikatlerine ve mârifet levhalarına çevirmişler, hatta akıllarını başlarından, kalplerini göğüslerinden çıkarıp, yerlerine şu mârifet ve muhabbet-i İlâhiyye’nin iştiyakını bihakkın yerleştirerek, onun ziyâ ve şulelerine misbâh[69] ve mişkât[70] olmuşlardır (r.a).
Denizden kurtarıp, milletinin necâtına vesile olan Hz. Mûsâ’yı Firavun’un sarayında yetiştiren Âsiye Validemiz (r.a) gibi, sizlerin de Asya’yı sefâhat ve dalâlet dalgalarından kurtarıp sahil-i selâmete çıkarmanız, ancak ve ancak bu validelerimizi örnek alıp, her birinizin birer fazilet feneri olmanızla mümkün olacaktır. Çünkü anladığıma göre, Asya’nın tenebbühü[71] sizlerin teyakkuz[72] ve intibâhınıza[73] vâbestedir.
Elhâsıl, tavsiyem şu ki: Derya gibi Nur’un derinliklerinde müstetir[74] şahdâne[75] incileri hâfızalarınıza yerleştiriniz, idrâkinizde tanzim ediniz, lisanınız ile zaman ipine dizerek nescedip dokuyunuz. Meydana gelen o mârifet kumaşından sîretinize giydirerek bezetiniz. Üzerine hayâ ve iffet çarşafını örtünüz. O vakit sûretinizi seyreden habîs ruhlu insî şeytanların bedeline, menâzır-ı âlânın[76] melekleri o mübârek sîretlerinizi takdir ve tebcil ile temâşâ edip taa kıyâmete kadar sizleri alkışlayacaklardır. Firdevs-i Âlâ’nın[77] hûrileri, cemâlinizi, gözleri kamaşarak temâşâ edeceklerdir. İnşaallah şu mârifetlerden aldığınız ezvâk-ı mâneviyeleriniz,[78] sizler için Cennet bağlarından esen bâd-ı seherlerden[79] daha zevkli daha tatlı olacaktır. Göreceksiniz, biiznillah…
Sualinizin cevabına gelince, evvelâ gün tahsisi bid’attır. Böyle bir tahsis, dinimizde yoktur. Ancak şu var ki, ölüye her zaman her yerde hayır ve hasenat yapılabilir. Saniyen: Dîvân-ı İlâhi’nin güzergâhları, ancak Nebiyy-i Zişan’a nâzil olan düstûr ve sünnetlerden geçer. Yani, o dîvâna onlar ile gidilir. O mi’raç ve mirsadlar[80] ile uruc[81] edilebilir. Sadece akıl ve âdetlerin koyduğu ölçüler içerisinde yürümek, hak ve istikâmetten udul[82] etmektir. Hele dindeki ölçü ve esasları kâfi görmeyip de başka telakkî ve fikirler ihdas etmek, dünyada fitne ve fesada, âhirette de azap ve nâra[83] kapı açmaktan başka bir şey değildir.
Cenâb-ı Hak, kaşâne-i kalbinizi[84] Risâle-i Nur’un mârifet ve faziletlerine mazhar eylesin. Selâm eder dualarınızı beklerim.
8 Aralık 1978
Mehmed Kırkıncı
[1] Afîfe: İffet sâhibi, namuslu, temiz kadın.
[2] İzhâr-ı fetânet: Yeteneklerini gösterme.
[3] İbraz: Ortaya koyma, gösterme.
[4] Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.
[5] İncirar: Çekilip bir sona erme, sonuçlanma.
[6] Medâr-ı teselli: Teselli sebebi.
[7] Taarruz: Sataşma, ilişme, takılma, tecâvüz etme.
[8] Nûr-u irfan: İlim, irfan ışığı.
[9] Meşbû: Dopdolu hâle gelmiş, dolmuş, dolu.
[10] Tahmil etmek: Yüklemek.
[11] Vikāye: Korumak, gözetmek.
[12] Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.
[13] Rikkat: İncelik, rakik olma, acıma, şefkat, merhamet.
[14] Mezâyâ-yı insaniye: İnsanların üstün özellikleri.
[15] Tezyif: Değersiz göstermeye çalışma, aşağılama, küçültme.
[16] Tahkir: Hakaret etme, küçük görme, aşağılama.
[17] Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.
[18] Mahbûb: Sevilen kimse, sevgili.
[19] Maksûd: İstenilen şey, amaç, gaye, maksat.
[20] Derakap: Hemen, hemen arkasından, arkası sıra, akabinde.
[21] Alâka-i kalb: Kalben bağlılık.
[22] İşbâ: Doyma.
[23] Âyine-i Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey kendisine muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna.
[24] Mahbûb-u Hakiki: Sevilen ve gerçek anlamda sevilmeye lâyık olan Allah.
[25] Kâşâne: Büyük, süslü köşk, mükellef ev.
[26] Âb-ı hayat: Hayat suyu.
[27] Derya-yı saadet: Saadet denizi.
[28] Bahtiyar-âver: Mutluluk veren.
[29] Müstağrak: Batmış, dalmış, içine gömülmüş, gark olmuş.
[30] İsm-i Kuddûs: Allah’ın her türlü kusurdan ve çirkinlikten uzak olduğunu her şeyi temiz yaptığını ifade eden ismi.
[31] Nezâfet: Temizlik, paklık.
[32] Tasaffî: Saflaşma, saf duruma gelme.
[33] Maâliyât: Yüksek ve derin fikirler.
[34] Umûr: İşler.
[35] Sîret: Bir kimsenin ahlâkı, seciyesi, karakteri, dışa akseden davranışı.
[36] Âbâ: Atalar, cetler.
[37] Fahretme: Övünmek, iftihar etmek.
[38] Eslem: Çok (daha, en, pek) doğru, çok sağlam ve emin.
[39] Acip: Çok acâyip, tuhaf, garip, şaşırtıcı.
[40] Tenvîr: Aydınlatma, bilgilendirme.
[41] Cilve-saz: Cilve yapan, cilve-ger.
[42] Habis: Kötü, soysuz, alçak, fesat kimse.
[43] Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.
[44] Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.
[45] Teâlî: Yükselme, yücelme, âlî olma.
[46] Mevhibe-i Subhâniyye: Subhân olan Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve hediyesi.
[47] Tarîk-i müstakim: Doğru olan yol.
[48] İstimal: Kullanma.
[49] Dâmen-i ismet: Çok temiz, çok iffetli eteğiniz; her türlü kötülük ve günahtan uzak duran bir kişinin peşinden gitmeyi ve ona saygı göstermeyi ifade eden bir deyim.
[50] Vikāye: Korumak, gözetmek.
[51] Mâtuf: Bir tarafa doğru yönelmiş, eğilmiş, meyletmiş.
[52] Mestûriyet: Örtülü, kapalı, gizli. Kadının dinen yabancı sayılan erkeklerin yanına örtülü olarak çıkması.
[53] İstiklâliyet: Müstakil olma, bağımsızlık.
[54] Muttasıf: Bir hâl ve sıfatla nitelenmiş olan, kendisinde o hâl ve sıfat bulunan.
[55] Nesâî, Cihad, 6.
[56] Erbâb-ı belâğat: Belağatçılar; belağat ilminin inceliklerini iyi bilen söz ve ifade uzmanları.
[57] Fesâhat: Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.
[58] Kelîl: Körleşmiş. Az gören, donuk gören göz.
[59] Ebkem: Dilsiz, lâl.
[60] Cezâlet-i rakika: İnsanın gönlüne ferahlık veren, kalbini yumuşatan, anlatım ve ifadedeki akıcılık, güzellik.
[61] Serfurû: Boyun eğme, itaat etme.
[62] Hıfz-ı himaye: Koruma ve kollama.
[63] Rüsuh: Kökleşme, sağlamlaşma.
[64] Nümûne-i imtisal: Örnek alınacak model.
[65] Tebcil: Ululama, ağırlama, saygı gösterip ikram etme.
[66] Cevher-i âlâ: Yüksek ve değerli cevher.
[67] Vicdan-ı müstesnâ: Üstün vicdan.
[68] Şefakat: Şefkat kelimesinin eskiden kullanılan asıl şekli.
[69] Misbâh: Lamba.
[70] Mişkât: Kandil, içinde lamba olan küçük hücre.
[71] Tenebbüh: Gafletten kurtulup kendine gelme, aklını başına toplama.
[72] Teyakkuz: Gözünü açma, gafletten kurtulma, uyanıklık.
[73] İntibâh: Uyanık olma, göz açıklığı, gafil olmama.
[74] Müstetir: Gizlenen, gizli, saklı.
[75] Şahdâne: İri parlak inci.
[76] Menâzır-ı âlâ: Yüce, ulvî manzaralar.
[77] Firdevs-i Âlâ: Cennetin yüce bahçesi.
[78] Ezvâk-ı mâneviye: Mânevî zevkler.
[79] Bâd-ı seher: Seher rüzgârı.
[80] Mirsad: Gözetleme vasıtası; dürbün.
[81] Uruc etmek: Yukarı çıkmak, yükselmek.
[82] Udul etmek: Geri dönmek, sapmak, vazgeçmek.
[83] Nâr: Ateş, od, cehennem.
[84] Kaşâne-i kalb: Gönül köşkü.

Bu konuda geri bildirim bırakın