Bediüzzaman Hazretleri’nin Irkçılıkla Mücadelesi
Bütün İslâm âlimleri ırkçılık fikrini kitap ve sünnetin ışığında reddetmişler, kavmiyetçiliği ferdî ve içtimâî bir hastalık olarak kabul etmişlerdir. Üstâd Bediüzzaman Hazretleri hem eski hem de Yeni Said dönemlerinde içtimâî hayatın en büyük bir âfeti olan ırkçılıkla aralıksız mücadele etmiştir. O’nun cihadında ırkçılıkla mücadelenin apayrı bir yeri vardır.
Malûmdur ki Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) o ulvî ve eşsiz cihadını şirk ve küfür yanında ırkçılığa karşı da yapmıştı. Başta sahabe-i kiram efendilerimiz olmak üzere bütün mü’minler küfür ve dalâletten nefret ettikleri gibi, mü’minler arasına tefrika sokmanın en birinci vesilesi olan ırkçılıktan da nefret etmişlerdi.
O şanlı Nebi’nin (s.a.v) bu felâket ve helâket asrındaki büyük temsilcisi Bediüzzaman Hazretleri de O’nun (s.a.v) yolunu aynen takip ederek hem küfre, hem de ırkçılığa karşı mücahedesini birlikte sürdürmüştür.
Bediüzzaman Hazretleri milletimizin birlik ve beraberliğinin ancak İslâm kardeşliği ile mümkün olabileceği, kavmiyetçiliğin ise, nifakı alevlendirmekle bölünmeye, parçalanmaya sebep olduğu inancındadır.
Evet, İslâm kardeşliği, birlik ve beraberliği tesis ve temin eden en kuvvetli, en şümûllü ve ezelden ebede kadar devam eden râbıtadır. Binâenaleyh her mü’min ve Müslümanın bu râbıtaya ihtimam göstermesi ve bunu muhafaza etmesi hem dinen, hem aklen, hem de vicdanen vâciptir. Bilhassa bu asırda zâlim düşmanların tasallutu hengâmında ırkçılık yüzünden tefrikaya düşmek erbab-ı şuur sâhiplerinin kârı olmasa gerektir. İhtilâflar hâlledilerek İslâm kardeşliği fiilen tahkim[1] edilmezse, maazallah bütün Müslümanların ebedî esarete mahkûm olarak dünya ve âhiret saadetini kaybetmeleri tehlikesi vardır. İşte bundan dolayı vahdet ve ittihadın teminine çalışmak en büyük bir cihattır.
Eğer kavmiyetçilik,[2] beşeri kemalâta çıkaracak düsturlara haiz olsa idi, Cenâb-ı Hak onu yasak etmezdi. Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür, insanın yaratılışındaki maksadı idrak ve mahiyetine takılan ulvî hislerin ve latifelerin hikmetlerini, sırlarını tâlim; ancak İslâmiyet’le kābildir, kavmiyetçilikle değil.
Fakat zamanın değişmesi ile fikirler ve tarz-ı telakkîler[3] dahi değişmiştir. Bu bakımdan İslâmiyet’teki hakikî meziyet ve şerefi tam idrak edemeyenler, kavmiyetçiliğin hayalî câzibesine kapılmışlardır.
İslâmiyet, âlem-i insanı tenvir eden Rahmânî bir şule ve bir ziyâdır. Şayet o ziyâ gaflet ve ülfet bulutları arasında perdelense, hayat-ı umûmîyede bir zulmet hükmetmeye başlar. İşte kavmiyetçilik, insanlık âleminin İslâm’ın nûrundan mahrum kalmasına sebep olan kesif ve zulmanî perdelerden biridir.
Bediüzzaman Hazretleri: “Asabiyet-i câhiliye,[4] birbirini tesânüt[5] edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye[6] ise nûr-u îmandan in’ikas[7] edip dalgalanan bir ziyâdır.”[8] buyurarak, bu tehlikeye dikkat çeker. Üstâd Hazretleri bu tehlikeyi önlemek gayesiyle dinî ve fennî ilimlerin birlikte okutulacağı Medresetü’z-Zehrâ nâmını verdiği bir İslâm üniversitesi kurmaya çalışmış ve bu arzusunu zamanın padişahına kadar ulaştırmıştır. Fakat cihan harbinin patlak vermesiyle bu teşebbüs akim[9] kalmıştır.
Üstâd Hazretleri büyük bir iştiyakla açılmasına çalıştığı bu medrese hakkında Reis-i Cumhura ve Başvekile yazdığı mektubunda şöyle seslenir:
“Câmiü’l-Ezher[10] Afrika’da bir medrese-i umûmîye[11] olduğu gibi; Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun,[12] bir İslâm üniversitesi Asya’da da lâzımdır.
Taa ki, İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umûmî milliyet-i hakikiye[13] olan İslâmiyet milliyeti ile [14] اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur’ân’ın bir kanun-u esasisinin[15] tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu[16] ile ulûm-u diniye[17] birbirleriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle[18] tam musâlaha[19] etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyat-ı şarkiyenin[20] merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında ‘medresetü’z-Zehrâ’ mânâsında Câmiü’l-Ezher üslubunda bir dârülfünuna, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için tam elli beş senedir Risale-i Nur’un hakaikine çalıştığım gibi, ona da çalışmışım.”[21]
Hakikaten Üstâd Hazretleri’nin bu gayesi o gün tahakkuk[22] edebilseydi, her Müslümanı mustarip eden bugünkü dehşetli tablo ile karşı karşıya kalınmayacaktı.
Nitekim Osmanlılar eğitim sistemlerinde İslâm rûhunu hâkim kıldıklarındandır ki, bugünkü ırkçılık ve bölücülük tehlikesine hiçbir zaman maruz kalmamışlardır.
Bilindiği gibi İslâmiyet pek büyük ve mukaddes bir saadet membaıdır; ulvî bir feyiz kaynağıdır. Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud Hazretleri dünya ve âhiret saadetini beşere İslâm dini ile bahşetmiştir.
İki İbret Tablosu
1. Osmanlı’yı parçalamayı en büyük bir gaye edinen haçlı zihniyeti, bu maksatla ırkçılık fitnesini alevlendirmiş ve İngiliz ağırlıklı şeytanî planlarla Osmanlı içerisindeki muhtelif ırkların istiklâllerini ilân etmelerine çalışmıştır. Bu sinsî ve kesif gayretler umûmî efkârda yavaş yavaş taraftar bulmaya başlamış, hatta Prens Sabahattin bile Osmanlılar’ın selâmetini muhtelif ırklara muhtariyet verilmesinde görmeye başlamıştır. Bu tehlikeli vaziyetin dehşetini o yüksek ferâsetiyle gören (hisseden) Bediüzzaman Hazretleri, Prens Sabahattin’e bir ikaz mektubu yazmıştır. “Prens Sabahattin’in yanlış anlaşılan güzel fikrine cevap” diye başlayan bu mektubun bir parçası şöyledir:
“Bu topraklar üzerinde bütün yaşayanları, aynı kültür ve düşünce seviyesine eriştirmeden adem-i merkeziyet[23] fikri ve onun kardeşi olan ‘her unsura mahsus kulüpler’ kurdurursak, zaten merkezden nefret eden diğer unsurlar ve milliyetler büsbütün alevlenecek, ayrılık fikirlerini tatbike dökme imkânı bulacaklardır. O zaman dehşetle göreceğiz ki, sizin adem-i merkeziyet ve tevsî-i mezuniyet[24] fikriniz kendi kabına sığmayacak, dört yana tazyik edecek ve Osmanlılığın ümit bağladığı meşrutiyet perdesi üzerine öylesine baskı yapacaktır ki, bu perde tazyike dayanmayacak, yırtılacaktır. Hatta feveran ile patlayacaktır. Muhtelif ırk, din ve milliyetler önce muhtariyet, daha sonra istiklâl isteyeceklerdir.”[25]
2. “Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: ‘Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler, sen onlara ne niyetle bakıyorsun?’ dedim.
Dedi: ‘Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyâde ona alâkadarım. Çünkü tam îmana hizmet ediyorlar.’
Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel[26] ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi ki: ‘Ben, şimdi gayet fâsık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd’ü, sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.’ Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiye’nin kahraman bir ordusudur.
Ey sual soran mebuslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiye’yi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum!”[27]
Bediüzzaman Hazretleri Eski Said döneminde olduğu gibi, Yeni Said döneminde de kavmiyetçilik üzerinde hassasiyetle durmuş ve bu mevzuda bir risale telif etmiştir. Bu risale kavmiyetçiliği kesin olarak reddeden âyet-i kerîmenin harika bir tefsiridir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ
“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, taa birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet[28] edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkâr ile yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir!”[29]
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri âyet-i kerîmeye böylece mânâ verdikten sonra, âyette geçen “tearüf (tanışma)”, “teavün (yardımlaşma)” düsturlarını şöyle bir misalle açıklar:
“Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, taa takımlara kadar tefrik edilir. Taa ki, her neferin muhtelif ve müteaddit[30] münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin… Taa, o ordunun efradları,[31] düstur-u teâvün[32] altında, hakikî bir vazife-i umûmîye[33] görsün ve hayat-ı içtimâiyeleri, a’dânın[34] hücumundan masun[35] kalsın. Yoksa tefrik[36] ve inkısam,[37] bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet[38] etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de, heyet-i içtimâiye-i İslâmiye[39] büyük bir ordudur, kabâil[40] ve tavâife[41] inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri[42] var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir, bir, bir… binler kadar bir, bir… İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf[43] içindir, teâvün[44] içindir, tenâkür[45] için değil, tehâsum[46] için değildir!”[47]
Evet, insanlık âlemi için İslâmiyet pek ulvî ve mukaddes bir ruhtur. Bu ruhtur ki asırlarca muhtelif ırklara mensup ve farklı lisanlar konuşan milyonlarca insanı birbiriyle kaynaştırıp tek bir vücut hâline getirmiştir. Ve hem huzur içerisinde yaşatarak payidar etmiştir.
Acaba insanları birbirine rapteden bağlar içerisinde İslâmiyet rûhundan daha büyük, daha faydalı bağ ne olabilir?
Evet, İslâm dini, şuurlu Müslümanların kalplerinin mahbubu[48] ve mâşukudur. Başlarının sertâcı, canların cânanıdır. Asr-ı saadetten bu yana bu canan için ne canlar, ne başlar feda edilmiştir, ne kanlar akıtılmıştır!
Bu rûhu muhafaza etmek, heyecanlı ve canlı tutmak her millet için en büyük bir vecibedir. Binâenaleyh bütün ırklar bu rûhun âzâsı hükmündedirler; ayrılmaları hakikatte imkânsızdır. Herkesin bu mukaddes ruhtan iftihar edecek şerefli bir payı vardır. Şayet Levh-i Mahfuz açılsa mâzi, hâl ve istikbal iç içe bir motif gibi işlenmiş olarak görülecektir. İslâmiyet’e hizmet noktasında milletlerin bazısı bazısından muhteşem ve vüsatli de olsalar, bu mefâhir[49] ve şerefte hepsi ortaktırlar.
Üstâd Hazretleri, bu Müslüman Türk milletinin asırlarca İslâm’a ettiği harika hizmetleri takdir etmekle birlikte, onların ırkçılık âfet ve fitnesine düşmesinden de endişe duyar ve şöyle hitapta bulunur:
“İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları:
Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâm’a kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş tehâcümatı[50] defettiniz. Taa;
فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرٖينَ يُجَاهِدُونَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ
âyetine[51] güzel bir mâsadak[52] oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk-meşrep münâfıklarının desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız…”[53]
Mezkûr âyet-i kerîmenin meali şöyledir: “Allah, öyle bir kavim getirecektir ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever.” Üstâd Hazretleri bu âyet-i kerîmeye Türklerin mâsadak olduğunu şöylece ifade buyurmuştur:
“Ben de bu beyan-ı İlâhi karşısında düşündüm; bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve dört yüz elli milyon kardeş bedeline birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.”[54]
Bediüzzaman Hazretleri saf ırk nazariyesinin[55] geçersiz olduğu ve millî beraberliğin ırkçılıkla mümkün olamayacağı kanaatindedir. Bu kanaatini aynı risalede şöyle dile getirir:
“Şu dünya yüzü, hususen şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere[56] ve tebeddülâta[57] maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye[58] bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden[59] pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun[60] etmişler. İşte bu hâlde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır.”[61]
İslâm tarihini inceden inceye tahkik ve tedkik edersek, bütün kavimlerde nice nevvar[62] dimağların, kahraman namdâr kumandanların, nice âlimlerin ve velilerin yetiştiğini görürüz. İmam-ı Rabbânî, Gavs-ı Âzam gibi zâtları hangi kavim ve ırktan olursa olsun ilim, irfan ve kemalât sâhibi bütün Müslümanlar sever ve hürmet gösterir. Bunun sebebi onların ırkları, nesep ve kavimleri değil, kemalât ve faziletleri, ilim ve irfanları, takvâ ve salâhatlarıdır. Bunlar dünyada sevildikleri gibi âhirette de sevilir, tâzim edilirler.
Bediüzzaman Hazretleri kavmiyetçiliği daima bir Frenk illeti olarak görmüş ve bu illetin doğuracağı vahim neticeyi şu şekilde ifade etmiştir: “Fikr-i milliyet[63] bu asırda çok ileri gitmiş. Hususen dessas Avrupa zâlimleri bunu İslâmlar içinde menfî bir sûrette uyandırıyorlar. Taa ki parçalayıp, onları yutsunlar.”[64]
Dış kaynaklı ırkçılık fitnesinin İslâm âlemini parça parça etmekle yetinmeyip, memleketimizde de bölücü emellerinin tahakkukuna aralıksız devam ettiğini gören Üstâd Bediüzzaman Hazretleri, bu husustaki endişesini mezkûr risalesinin bir yerinde şöyle dile getirir:
“Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında ‘kulüpler’ sûretinde büyük zararı görülmesi ve birinci Harb-i Umûmî’de yine ırkçılığın istimali ile mübârek kardeş Arapların kardeş Türkler’e karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiye’ye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umûmîye[65] düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor.”[66]
Zaman, Bediüzzaman Hazretlerinin o günkü endişesini bugün haklı çıkarmıştır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakikî ve daimî uhuvvetin ancak İslâm kardeşliği ile mümkün olabileceğini şöyle ifade eder:
“İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekāda[67] ve âlem-i berzahta[68] o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye[69] ne kadar da kavî[70] olsa onun bir perdesi hükmüne geçebilir, yoksa onu onun yerine ikame etmek aynı kal’anın taşlarını kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakâne bir cinayettir.”[71]
Bediüzzaman Hazretleri dinî râbıta yerine millî râbıtaların esas alınması hâlinde adalete bedel zulme düşüleceğini bu risalede şöyle beyan etmektedir:
“Unsuriyet ve milliyet esasları adaleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver[72] bir hâkim milletdaşını tercih eder, adalet edemez.”[73]
Üstâd Hazretleri’nin ırkçılıkla ilgili bu değerli risalesi şöyle bir duayla son bulur:
“Rahmet-i İlâhiye’den ümit kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam[74] ettiği ve ona bayraktar tâyin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez, yine o nûru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.”[75] Âmin…
[1] Tahkim etmek: Kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.
[2] Kavmiyetçilik: Irkçılık.
[3] Tarz-ı telakkî: Kabul etme tarzı, algılama şekli.
[4] Asabiyet-i câhiliye: Câhiliye dönemi ırkçılığı.
[5] Tesânüt etme: Dayanma, dayanışma.
[6] Hamiyet-i İslâmiye: İslâmiyet’i savunma, koruma gayret ve çabası.
[7] İn’ikâs etmek: Yansımak.
[8] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 112.
[9] Akim kalmak: Sonuçlanmamak.
[10] Câmiü’l-Ezher: Kahire’de, İslâm dünyasının hâlen yaşamakta olan en eski dinî eğitim kurumu durumundaki câmi ve etrafındaki külliye.
[11] Medrese-i umûmîye: Herkese açık olan medrese, okul.
[12] Dârülfünun: Üniversite.
[13] Milliyet-i hakikiye: Gerçek millet, hakiki milliyet.
[14] “Mü’minler ancak kardeştirler.” Hucurât, 49/10.
[15] Kanun-u esasî: Temel kanun, esas prensip, anayasa.
[16] Felsefe fünunu: Felsefe ilmi.
[17] Ulûm-u diniye: Dinî ilimler.
[18] Hakaik: Hakikatler, esaslar.
[19] Musâlaha etmek: Barışmak.
[20] Vilâyât-ı şarkiye: Doğu illeri.
[21] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/232-233.
[22] Tahakkuk: Gerçekleşme.
[23] Adem-i merkeziyet: Mahallî idarelere geniş yetkiler tanıyan ve II. Meşrutiyet’ten sonra Prens Sabahaddin tarafından Türk yönetim sistemi için teklif edilen temel ilke.
[24] Tevsî-i mezuniyet: Yetki genişliği.
[25] Şahiner, a.g.e., s. 85.
[26] Aksülâmel: Ters tepki.
[27] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II, 233-234.
[28] Muavenet: Yardım.
[29] Hucurât, 49/13.
[30] Müteaddit: Çok sayıda.
[31] Efrad: Fertler, bireyler.
[32] Düstur-u teâvün: Yardımlaşma kanunu.
[33] Vazife-i umûmîye: Genel görev.
[34] A’dâ: Düşmanlar.
[35] Masun: Korunan.
[36] Tefrik: Birbirinden ayırma.
[37] İnkısam: Bölünme, kısımlara ayrılma.
[38] Muhasamet: Karşılıklı düşmanlık besleme.
[39] Heyet-i içtimâiye-i İslâmiye: Müslümanların sosyal hayat yapısı.
[40] Kabâil: Kabileler.
[41] Tavâif: Taifeler, toplumlar.
[42] Cihet-i vahdet: Birlik yönü.
[43] Teârüf: Tanışma.
[44] Teâvün: Yardımlaşma.
[45] Tenâkür: Karşılıklı inkâr etme.
[46] Tehâsum: Karşılıklı düşmanlık.
[47] Nursî, Mektubat, s. 353-354.
[48] Mahbup: Sevilen, sevgili.
[49] Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.
[50] Tehâcümât: Hücumlar.
[51] Mâide, 5/54.
[52] Mâsadak: Bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı.
[53] Nursî, Mektubat, s. 356.
[54] Şahiner, a.g.e.
[55] Nazariye: Teori.
[56] Muhaceret: Göç etme.
[57] Tebeddülât: Değişiklikler.
[58] Merkez-i hükûmet-i İslâmiye: İslâmî yönetim merkezi.
[59] Akvâm-ı saire: Diğer milletler.
[60] Tavattun etmek: Yerleşmek, vatan edinme.
[61] Nursî, Mektubat, s. 358.
[62] Nevvar: Çok nurlu, çok parlak.
[63] Fikr-i milliyet: Milliyet fikri.
[64] Nursî, a.g.e., s. 354.
[65] İstirahat-i umumiye: Herkesi içine alan rahatlık, huzur.
[66] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/231.
[67] Âlem-i bekā: Devamlı ve kalıcı âlem, âhiret.
[68] Âlem-i berzah: Dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi.
[69] Uhuvvet-i milliye: Millet kardeşliği.
[70] Kavî: Güçlü.
[71] Nursî, Mektubat, s. 356.
[72] Unsuriyetperver: Irkçı.
[73] Nursî, a.g.e., s. 58.
[74] İstihdam etme: Çalıştırma, kullanma.
[75] Nursî, a.g.e., s. 360.

Bu konuda geri bildirim bırakın