İrşad Sahasında Bediüzzaman

Bediüzzaman Neden İçtihat Yapmamıştır?

Bediüzzaman Neden İçtihat Yapmamıştır?

– Bediüzzaman Hazretleri niçin ahkâmda, fıkıhta içtihat yapmamış da, tecdid ve irşâd hareketini sadece îman hakikatlerinin izah ve isbatına bina etmiştir?

Bediüzzaman Hazretleri, içtihat yapmamasının hikmetini, İçtihat Risalesi’nde izah etmiştir.

“İçtihat kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır”diye başlayan bu risaleden sadece birinci ve ikinci mânileri nakletmekle yetineceğiz:

“Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânîbin istilâsı anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında içtihad nâmıyla, kasrı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.

İkincisi: Dinin zaruriyatı ki, içtihat onlara giremez. Çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lazım gelirken, İslâmiyet’in nazariyat kısmında ve selefin içtihadı sûfiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp heveskârane yeni içtihatlar yapmak, bid’akârane bir hıyanettir.”[1]

Evet, Bediüzzaman Hazretleri bütün mesaisini, mesail-i îmaniye tabakalarındaki hikmet ve mârifetlerin izahına hasretmiş, her bir îman hakikatini yüzlerce, binlerce delil ve hüccetlerle göze gösterir derecede ispat etmiştir. Bütün himmetini ve gayretini îman hakikatlerinin neşir ve ilanına hasretmesinin hikmetini kendisi şöyle izah buyuruyor:

“Bugünlerde mânevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülasasını beyan edeyim. Biri dedi:

Risale-i Nur’un îman ve tevhid için büyük tahşidatları ve külli teçhizatları gittikçe çoğalıyor… ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor. Ona cevaben dediler:

Risale-i Nur, yalnız bir cüz’i tahribatı, bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kalayı tamir ediyor ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı ammeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’cazıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmanın ilaçları ile tedavi etmeye çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerrep ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur’ân-ı mu’cizü’l-beyanın i’caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim. Hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.”[2]

Evet, zâlim ve gaddar medeniyetin açtığı gediklerden küfür ve inkârın çığ gibi hücum ettiği; sefâhet rüzgârlarının, dalalet fırtınalarının kat kat çelik istihkâmları delip geçen radyasyon şuâları misillü hayat-ı içtimâiyyeye nüfuz ile kalplerde, ruhlarda, vicdanlarda, iffetlerde tedavisi çok müşkil derin yaralar, rahneler açtığı bir zamanda, hakaik-ı îmaniye ile meşgul olmak farz ve vâcip derecesindedir. Bilirsiniz ki, zamanın fetvada tesiri olduğu, mukarrer bir kaidedir.

Elbette, materyalist felsefenin bütün kadrolarıyla Kur’ânî ve İslâmî hakikatlere hücumu hengâmında, Bediüzzaman’ın göze göre kirpik mesabesinde olan füruat ve âdâb ile meşgul olamayacağı, izahtan vârestedir. Bu yüzden, en mühim vazifesinin îmanı kurtarmak olduğunu şöyle belirtiyor:

“Eski mübârek zâtların ekseri dîvânları ve ulemânın bir kısım risaleleri îmanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında îmanın esasatınâ ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı îman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitab ederler, bu zamanın dehşetli taarruzunu def’edemiyorlar.

Risale-i Nur ise Kur’ân’ın bir mânevî mucizesi olarak îmanın esasatını kurtarıyor ve mevcud îmandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile îmanın isbatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden herkes bu zamanda ekmek gibi, ilaç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.”[3]

Evet, Bediüzzaman Hazretleri te’lif ettiği Risale-i Nur Külliyatıyla –lillahi’l hamd– milyonlarca insanın îmanının kurtulmasına vesile olmuştur. Zaten O’nun mânâ âleminde vazifesi, îman hakikatlerini tahkiki bir sûrette ders vermektir. Bu vazifesini kendisi şöyle ifade ediyor:

“Bu dürûs-u Kur’ânîyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifesi –ulumu îmaniye cihetinde– yalnız yazılan şu sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü: Çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulum-u îmaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz.”[4]

Âhir zamanın en büyük fesadı zamanında gelen Bediüzzaman, elbette büyük bir müçtehid, hem büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olan bir Zât-ı nuranîdir. Bediüzzaman Hazretleri, diğer vazife ve sıfatları yanında en kâmil mânâda mücedditlik sıfatına da hâizdir. Evet… O’nun tecdid ve irşâd sahası, “Hakikat-ı îmaniye ve Kur’ânîyeye ait mârifet tabakalarıdır.”

Şurası da bir hakikat ki; îman bir şecere-i tubadır. Amel-i sâliha onun meyveleridir. Kur’ân’ın pek çok âyetlerinde evvela îman, sonra amel-i sâlih zikrolunur. Îmanı olmayan veyahut isyan ile îmanı zaafa düşen insanlara namazın farzından, âdâbından, helâlden, haramdan bahsetmenin bilmem ki bir te’siri olur mu?

Bir mü’minin İslâmiyet’i yaşamaması, ibâdete ait meseleleri bilmemekten ziyâde, îmanın zaafiyetinden ileri gelmektedir. Bütün insanî meziyetlerin membaı îmandır. Îman tekâmül ettikçe, insanı ubudiyette terakki ettirmekle beraber, onun bütün duygularına şekil verir, ölçü kazandırır, istidatlarını inkişaf ettirir. Mü’minde mes’uliyet duygusunu geliştirir, ferdin muamelatına, ahval ve ahlâkına tesir eder, şefkat ve merhametini, istikamet ve sadâkatini, gayretini ve himmetini inkişaf ettirir. Fert, böyle ulvî seciyelerle teçhiz edildiği takdirde, himmetini nefsine değil, milletinin saadetine hasreder. O zaman bir millet kadar kıymet kazanır. Evet, kâmil îmanın kalp ve dimağlar üzerindeki alevlendirici fonksiyonu, her devirde büyük idealistler, kahramanlar, kumandanlar, âlimler, edipler, mürşidler ve dâhi şahsiyetler doğurmuştur.

“Aziz kardaşım, Fıkhu’l-ekber olan esasat-ı îmaniye ile meşgul olduğumuz için nakle ve ehli içtihadın medarikine ve meâhizine bakan mesail-i fer’iyeye zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor.

…Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tetkikat-ı sâibe yapmışlar ki, füruata dair tetkikat-ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakiki ihtiyaç hissetseydim, böyle füruata dair müçtehidînin derin me’hazlerine gidip bâzı beyanatta bulunacaktım. Belki de daha o nevi hakaike meşguliyet zamanları gelmemiş…”[5]


[1]      Nursî, Sözler, s. 525-526.

[2]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 36.

[3]      Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 185.

[4]      Nursî, Mektubat, s. 474.

[5]      Nursî, Barla Lâhikası, s. 355.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X