Hakkındaki Tezler

Bediüzzaman’ı Ziyaret (1956)-Halil Ahmet Kırkkılıç

Bediüzzaman’ı Ziyaret (1956)-Halil Ahmet Kırkkılıç

Kırkıncı Hoca, Bediüzzaman ismini on iki yaşlarında duymuş, daha sonra davasını tanımış, kendisinden kitap dahi istemiş ve onun yaşadığı Van bölgesini ziyaret etmişti. Artık Bediüzzaman’ı ziyaret vakti gelmişti.

O zamanlar Erzincan-Sivas yolu yoktu. Ankara’ya, Gümüşhane-Trabzon-Samsun güzergâhından gidilebiliyordu. 1956 yılında Zekeriya isimli bir öğrencisiyle birlikte bir Haziran sabahı İsparta’ya gitmek üzere otobüse bindiler. Samsun’da inip o sırada Bediüzzaman’ın talebelerinden yedek subay olarak Samsun’da görev yapan Mustafa Sungur’la buluştular. Samsun’da bir hafta kaldıktan sonra Ankara’ya geldiler. O zaman Ankara’da Sözler Mecmuası yeni harflerle ilk defa basılıyordu. Bu işle uğraşanlar Ankara’nın genç bir vaizi olan Said Özdemir ile hukuk fakültesi son sınıf öğrencisi Atıf Ural ve Mustafa Türkmenoğlu idi. Günlerini birkaç zeytin tanesi ve birkaç dilim ekmekle geçiriyorlar, kıt-kanaat yaşıyorlardı. Fakat Nur davasının önemini bildikleri için bu sıkıntılara gönüllü olarak katlanıyorlardı. İsparta’ya yola çıkmak istediklerinde Atıf Ural kendilerine “Sözlefin yeni çıkan şu formasını Üstad’ımıza verin. Zira, her yeni forma Üstad’ın tashihinden geçiyor. Ayrıca bunu götürmekle hem bir hizmet etmiş olursunuz, hem de Üstad sizi memnuniyetle kabul eder.” dedi. İsparta’ya indiklerinde Bediüzzaman’ın talebelerinden önceden adresini aldıkları Rüştü Çakın’ın dükkânına gittiler. O da kendilerini polislerin fark etmeyeceği bir şekilde Bediüzzaman’ın evinin önüne kadar getirdi. Kendilerini Tahirî Mutlu karşıladı. Kırkıncı Hoca heyecanlanıp huzurunda konuşamama endişesiyle Bediüzzaman’a söylemek istediklerini önceden mektup olarak yazmıştı. Tâhirî Mutlu’ya Ankara’dan getirdikleri forma ile beraber bu mektubu da verdi. Bediüzzaman görüşmeyi kabul edince ellerini öptüler, sonra oturup Bediüzzaman’ı dinlemeye koyuldular. Kırkıncı Hoca’nın mektubunu Tâhirî Mutlu okudu. Bediüzzaman tebessüm etti ve kendilerine duada bulundu. Sözler Mecmuası’nın formasını getirdikleri için de çok memnun oldu ve şöyle dedi: “Risale-i Nur çok yakın bir zamanda başlara taç olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırı altınla satılacaktır. Radyo lisaniyle, bütün dünyaya neşrolunacaktır.” Daha sonra Risale-i Nur’u okumanın önemi üzerinde durdu. Nazarları eserlerine tevcih ettirerek “Uzaklardan buraya kadar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nur’u okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum, lâzım geliyor ki, sizlerin hiç olmazsa yol paralarınızı vereyim.” dedi. Ankara’dan getirdikleri formayı da Zübeyir Gündüzalp okudu. Formanın okunması bitince Bediüzzaman, Kırkıncı Hoca’ya dönerek, “Risale-i Nur burada okundukça Cenab-ı Hak Anadolu’ya gelen belâları kaldırıyor.” diyerek onların ümitlerini tazelemeye çalıştı. Kırkıncı Hoca ise o sırada on beş- yirmi vilâyette az sayıda insan olduklarını “Biz ne kadar Risale-i Nur okuyoruz ki, Anadolu’dan belâların kalkmasına vesile oluyoruz?” diye içinden geçirdi. O sırada Bediüzzaman büyük bir dağın yıkılışını gösterir gibi ellerini kaldırıp sola doğru götürerek celalli bir ses tonu ile “Burada Risale-i Nur okundukça Rusya’da küfr-ü mutlak dağlar gibi yıkılıyor!” diye âdeta haykırdı. Daha sonra kendilerine müteveccihen şu dersi okuttu:

“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” (Nursi, B. S. 2012a; a.mlf., 2012b: a.mlf., 2012c).

Sonra Bediüzzaman kendilerine dua etti, onlar da huzurundan hürmetle ayrıldılar. O geceyi İsparta’da geçirdikten sonra Barla’ya geçtiler. Barla’da Sıddık Süleyman’la birlikte Bediüzzaman’ın oturup kalktığı yerleri ziyaret ettiler. Sarıkavak’a uğradılar, Sıddık Süleyman’ın Cennet Bahçesi’ne indiler, Barla kabristanında dua ettiler, bir taraftan Eğirdir gölünü, diğer taraftan Çam dağını seyrettiler. Sonuçta tekrar Erzurum’a dödüler. (Okur, 2011; Kırkıncı, 2013; Özcan, 2013) Geri dönerken Kırkıncı Hoca’nın kafasında şu düşünceler dolaşıyordu:

“Âdil Türk Mahkemelerinin vermiş olduğu bunca beraat kararına rağmen, niye Bediüzzaman’ı göz hapsinde tutuyorlar ve eserleri niye hâlâ serbestçe okunmuyordu?!..”

“Neden % 99’u Müslüman olan bu vatanın evlatları, başları dik, alınları açık, vicdanları hür olarak değil de daracık sokaklardan gizli gizli geçerek Üstadı ziyaret ediyorlardı?..”

“Bin seneden beri tevhid bayrağını cihanın her tarafında şerefle dalgalandırmak için cepheden cepheye koşan ve bu uğurda candan ve cihandan geçen o şanlı ecdadın torunları, şimdi böyle nadir’ül-vücûd bir İslâm kahramanının feyz ve irşadından mahrum mu bırakılmak isteniyordu?!.. “

“Bu bir oyun muydu? Bu oyunu kimler tezgâhlıyordu? Perde arkasında kimler vardı? Fikri ve vicdanı hür vatanperver tarihçilerimiz, acaba ne zaman bu perdeleri aralayacak ve sahne arkasındakileri bütün dünyanın huzurunda ne zaman mahkum edeceklerdi?”

“Bu istifhamların, niçinlerin, acabaların arkasındaki gerçek neydi? Yoksa, bu millet mukaddesatından, örf ve an’anelerinden tecrit edilmek, tarihten koparılmak mı isteniyordu?..” (Kırkıncı, 2013). Kırkıncı Hoca, Bediüzzaman’ın suçsuz olduğundan emindi. Ancak dünyada başka gerçeklikler de vardı. Burada zalim bir zihniyet hükmünü sürdürmeye devam ediyordu. Başta Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak üzere peygamberleri memleketlerinden çıkmak mecburiyetinde bırakan, Sokrat’ı zehirleten, Elâtun’u yurdundan çıkaran, Aristo’yu benzeri âkıbete uğratan, Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü söylemesi sebebiyle Gelileo’yu engizisyon mahkemesi tarafından “aşırı düzeyde sapkınlık”la suçlayan zihniyet ne ise, Bediüzzaman’a sıkıntı veren zihniyet de aynı zihniyetti.

Prof. Dr. Halil Ahmet Kırkkılıç, Hayatını Risale-i Nur’a Vakfetmiş Âlim Bir Şahsiyet: Mehmet Kırkıncı

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X