İrşad Sahasında Bediüzzaman

Bediüzzaman’ın Birleştirici Gücü

Bediüzzaman’ın Birleştirici Gücü

– Bediüzzaman Hazretleri’nin ayrı yaşta, değişik kültürde, farklı anlayışta kimselerin fikir ve gönüllerini cezb ve celbetmesini ve onları bir çatı altında birleştirebilmesini nasıl izah edersiniz?

Bediüzzaman Hazretleri’nin mânâ ikliminden ırak, kılavuzsuz, pusulasız, başıboş giden bu asrın nice insanını sefâhet ve sefaletin tesirinden kurtararak ruhlarında hamiyet ve muhabbeti ateşleyip, aralarında uhuvvet ve muhabbeti tesis etmesi, fertleri birbirleriyle kaynaştırması ve bir noktada birleştirmesi hakikaten ilgi çekici bir noktadır.

Her şeyden önce Feyyaz-ı Mutlak, Bediüzzaman Hazretlerine geniş bir istidat ve ulvî bir feyiz bahşetmiş ve insanları îman hakikatlerine irşâd vazifesini, bu asırda O’na lutfetmiştir. O bu irşâd vazifesiyle rûhunun derinliklerinden coşup gelen îman ve Kur’ân’a ait en ince sırları, sünuhat ve ilhamları, kalp ve gönüllere nakşetmiştir. Onun nakşettiği bu hakikatler, bütün vuzuhuyla vicdanlarda tecelli etmiştir. Bu tecelliden husule gelen incizaplar, fertleri bir araya getirmiş, onları birbirleriyle kaynaştırmıştır. Böylece, îman ve ihlâsıyla, celadet ve şecâatiyle, ferâgat ve fedakârlığıyla, şuur ve irfanıyla, ahlâk ve faziletiyle yüce idealler peşinde koşan ve himmetini sadece milletinde bilen bir nesil ortaya çıkmıştır.

Evet… Kalbinin sevdası, vicdanının maşukası yalnız hizmet ve dâvâsı olan bir nesil…

O meşalenin etrafında pervane olan, kandil gibi, kalplerini mârifet nûru ile tenvir ederek bu lâhuti kutbun cazibesiyle, saadet-i ebediyyeye müteveccihen, uhuvvet, muhabbet ve metanetle yürüyen bir cemaat…

Her dem itibarı artan, her türlü fikre hâkimiyetini tasdik ettiren, şuur ve basiretle yürüyen azim bir kadro.

Çeşitli insanî meziyetleri kendisinde cem eden ve ilahî tevfikin refakatiyle, yıldız-misâl, Rıza-yı Bâri’nin semâlarına koşan bir nesil…

Allahu Teâlâ Hazretleri, Bediüzzaman Hazretlerine öyle bir feyiz ihsan etti ki, deryalar ona nisbeten bir katre, asuman onun mârifet nûruna nisbeten zerre gibi kaldı.

O’nun bu feyzinden hissedar olan mücâhidler zümresine, Allahu Teâlâ Hazretleri, Risale-i Nur ile hidâyet âlemlerinden pencereler açtı. İnayetini onlara yâver kıldı. Muhabbet yüzünü gösterdi. Şefkat ve merhamet kapılarını ardına kadar araladı. Kur’ân’ın bu asırda bir mânevî mucizesi olan bu mârifet ırmağıyla, insanların iç âlemlerini kinden, öfkeden, gayzdan temizledi. Onları nihayetsiz nurlara ve sırlara gark etti.

Risale-i Nur o metin, o ateşîn, o zengin ve rengin feyizleriyle, istidatları neşv ü nemalandırarak irfanın kemaline sevk etti.

Evet, bu külliyatta vazedilen metodlar, fert ve cemiyet hayatı için son derece lüzumlu, vazgeçilmez, köklü hakikatlerdir. Bunlar günümüz pedegoglarının düşünemediği, insanlığı tekâmül ve teâlîye sevk edecek muazzam prensiplerdir. İçtimâî yapının temeli bulunan ve bütün insan nev’înin ulvî hissiyatını besleyecek olan hayattar kanunlardır. Böyle bir külliyata karşı, elbette insanoğlu lakayd kalamazdı. Zira Risale-i Nur’un ihtiva ettiği bu îman ve Kur’ân hakikatlerine, bütün insanlığın ihtiyacı vardır. O’na karşı duyulan büyük alâka, bu ihtiyacın bir ifadesidir.

Risale-i Nur, hayata rehber olmuş ve akla ölçüler kazandırmıştır. Her hâdiseye Kur’ân mizanıyla ve ilâhî düsturlar noktasından baktırır.

Evvelemirde, gaye ve vasıtayı birbirinden ayırır. Gayenin ancak rıza-yı ilâhî olduğunu bildirir. Baki âlem için, istikamet dairesinde çalışmayı emreder. Dünyaya ait işlerin ebedî saadete birer vesile ve vasıta hükmünde olması gerektiğini öğretir. Lüzumsuz ve malayani şeylerden men eder. Nefsin tezkiyesi ve kalbin tatminiyle, hareket ve amelde itidali sağlar. Hayatın tanzimine taalluk eden meselelerde iş bölümü yaptırır. İbâdet ve itaat ile beraber, meşru çizgide, dünyevî işleri de birlikte yürütmeyi öğretir. Bakışa, duyuşa ölçü getirir. Helâl ve haram dairelerini çizer. Şefkat ve sevginin hudutlarını tayin eder. Evvelemirde, Allah sevgisini talim ettirir. Fıtrattan gaye, yaratılıştan matlubun O olduğunu ve O’na dönüleceğini gözler önüne serer. Peygamber sevgisini, bâhusus Sultan-ı Enbiya olan Fahr-ı Âlem (s.a.v.) Efendimizin sevgisini kalplere nakşeder. Sahabe-i Kiram ve selef-i salihîne muhabbet ve hürmeti telkin eder. Ebeveyne hürmeti, talebe ve hoca münasebetlerinde ciddiyeti, ailede saadet ve muhabbeti tesis eder. Vatan ve millet, ordu ve devlet, bayrak ve sancak sevgisini aşılar. Mizaç ve ahlâka itidal kazandırır. Eğitimde dinî ve fennî ilimlerin birlikte okutulmasını tensib eder. Siyasete ölçü kazandırır. Hâdiselerin, mâziyle mevcut şartlar içerisindeki mukayesesini yaparak istikbale ümitle baktırır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin insanlar arasındaki gönül birliğini tesis etmekteki başarısının sebeplerinden biri de; kâinatın esrarı, hayatın gayesi, ölümün hakikati, ibâdetin lüzumu gibi herkesin merakını mucip mevzuları işlemesi, bu mevzulara asrın anlayışına uygun yeni izahlar getirmesidir. Yazdığı eserlerin, yaptığı harikulade izahların fikirlerde ve gönüllerde büyük bir tesir icra etmesinin en mühim sırrı ise, bu hakikatleri bizzat kendi nefsinde kemaliyle yaşamasıdır. Evet, O, nefsinde tatbik edip yaşadığı ve heyecanını duyduğu fikirleri yazmıştır.

Kendi ifadesiyle:

“Hem Risalet’in Nur, en evvel tercümanının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmâresini tam iknâ eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlisdir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalalet karşısında tek başıyla gâlibane mukâbele eder.”[1]

Şunu da ilave edelim ki Bediüzzaman, fıtratın insan rûhuna bahşettiği en engin ve zengin inceliklere vâkıf, fevkalâde hâzık bir tabiptir. O’nu herhangi bir sosyologla, bir pedegogla mukayese etmek kıyas-ı maalfarıktır.

Zira biz, onların kitaplarını da okuyoruz. Bunlar, beşerin ve gençliğin buhranlarına, problemlerine hiçbir çözüm getirmeyen, mücerret fikir ve hayallerle doludur. Bunlar insanlığın saadetine, hidâyetine vesile olacak cemaatler tesis etmek şöyle dursun, iki gönlü bile kaynaştırmaya vesile olamamışlardır.

Evet, bu kimseler, çok düşünmüş, ama az isabet etmişlerdir. Mütefekkirlerin her söylediği, elbette bir fikir mahsûlüdür, fakat her fikrin daima isabet etmesi lâzım gelmez. Bu da hikmetin bir cilvesidir. Onların fikir ve nazarlarının kara lekeleri, insan aklının üzerine döküle döküle, insanı kâinatı okuyamaz hâle getirmiştir. Bunların nazarında bir matemhâne olan ve siyah bir tül ile örtülü zannedilen şu âlem, Bediüzzaman için neş’elidir, mütebessimdir, açık ve berraktır.

Onlar böyle hayalî ekoller ve mutantan isimlerle kendilerini tatmin etmeye uğraşadursunlar, bu büyük mürşid, asrın çehresini değiştirdi. İlim ve irfanının ziyâsıyla o siyah perdeyi kaldırdı. O’nun kalbinde yaşayan, vicdanından coşan heyecanlar, ruhlara aksedip kalpleri ihtizaza getirdi. Vicdanları tes’id ederek, akıllara ulvî ve nezih idealler bahşetti. Bu itibarla O, tebliğ ve irşâdıyla ayrı bir âlem, dehâ ve zekâsıyla başka bir âlimdir.

Evet, kalem-i kudret, ezelî maharetiyle O’nun ruh cevherinde, takdire şâyeste istidadlar nakşetmiş. Kalbinde engin bir şefkat ve merhamet dercetmiş. O’na şâyânı temaşa bir vicdan bahşetmiş. Ve kendisine lutfettiği dehâ derecesinde gezdirmiştir. İşte O’nun etrafında birçok fedakâr ruhların toplanmasının sırrı, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan buyurduğu bu ulvî istidadlarda ve O’ndaki derin ihlâs ve sadâkatte aranmalıdır.


[1]      Nursî, Hakikat Nurları, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 150.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X