Cihad Sahasında Bediüzzaman

Bediüzzaman’ın Cihadında Değişmez Prensip: Müspet Hareket

Bediüzzaman’ın Cihadında Değişmez Prensip: Müspet Hareket

Müspet hareket, Risale-i Nur hizmetinin en mühim bir esasıdır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından az önce yazdığı son mektubunu müspet harekete tahsis etmesi bunun en büyük delilidir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu mektubuna şöyle başlar:

“Bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhi’ye göre sırf hizmet-i îmaniyeyi yapmaktır; vazife-i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müspet îman hizmeti içinde; her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”[1]

Bu mektubun ihtiva ettiği çok önemli mesajlardan birkaçını takdim edelim:

1. “Cihad-ı mânevînin en büyük şartı (da;) vazife-i İlâhiye’ye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”[2]

2. “Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müspet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.”[3]

3. “Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müspet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihat başka, dâhildeki cihat başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müspet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhildeki ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azimdir.”[4]

4. “Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir.

وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى[5]

düsturu ile ki: ‘Bir câni yüzünden; onun kardeşi, hânedanı, çoluk çocuğu mesul olmaz.’ İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal[6] edilebilir.”[7]

Malûmdur ki, bu milletin îmanına zarar veren şu kebairlerin, iffet ve ahlâkına musallat olan şu sefâhat ve rezaletlerin sönmesi ve bu hastalıkların tedavisi ancak ve ancak îman ve Kur’ân hakikatlerinin fert ve cemiyete hâkim olmasıyla mümkündür. Bu ise dâhildeki istikrarın, sulh ve sükûnun teminine bağlıdır. Bunun içindir ki Nur talebeleri olarak bizim en büyük vazifelerimizden biri asayişin temini, huzur ve emniyetin tesisidir. Keşmekeşlik ve huzursuzluk kimden ve hangi membadan kaynaklanırsa kaynaklansın, kanımızı içen düşmanın hesabına geçer. Evet, Üstâd’ımızın dediği gibi: “İki elimiz var, yüz elimiz de olsa ancak Nur’a kâfi gelir.”[8] Hiçbir cihetle zor kullanmaya, hırçınlık çıkartmaya hakkımız ve salâhiyetimiz yoktur.

Evet, Risale-i Nur hizmeti güneşin faaliyeti gibidir. O incitmez, ancak ziyâsıyla okşar. Hayat getirir, bereket getirir. Karanlıkları izale eder, nur getirir. Buzları eritir, zemin yüzünü çiçeklerle güldürür.

Menfî hareket ise fırtına gibidir. Yıkıcıdır, tahrip edicidir. Ağaçları söker, hâneleri yıkar.

Evet, Nur talebeleri asayişin mânevî bekçileridir. Bu hakikat dün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir, yarın da geçerliliğini muhafaza edecektir.

Kaide-i mukarreredir[9] ki, faydalı hizmetlerin icrası ve neşvünemâ bulması huzura, sükûna ve âsâyişe bağlıdır.

İnsanlığa edilecek hizmetlerin en büyüğü ve en mühimi âsâyişten beklenir. Evet, hayatın neşe ve zevki gerçek mânâda âsâyişledir. Bunun kemâli de mârifet ve fazilet gibi ulvî meziyetlerle temin edilir.

Fitne ve anarşiye düşen hiçbir milletin payidar olduğu görülmemiştir.

Tarih nev-i beşerin yükselme devirlerinin daima âsâyişin kemalde olduğu dönemlere rastladığını gösterir. İslâmiyet’in en parlak devirleri âsâyişle tahakkuk etmiştir. Anarşi ve terörün hâkim olduğu cemiyetlerde, ilmî ve fikrî faaliyetler inkıtâa[10] uğrar.

Fikirlerin inkişafı âsâyişin teminiyle tahakkuk eder. Binâenaleyh millet ve memleketini seven, saadet ve selâmetini düşünen herkes âsâyişi muhafaza etmeye mecburdur.

Huzur ve âhengin bozulduğu milletlerde terakkî ve tekâmül, yerlerini tedennî[11] ve izmihlâle[12] bırakırlar. Felâket ve musibetlerin en büyüğü olan fitne ve ihtilâllere kapı açılır.

Öyle hâdiseler zuhur eder ki; akıl hayretinden kamaşır ve artık idarî ve hukukî tedbirler fayda vermez hâle gelir. Tarih bunun misalleri ile doludur.

Bediüzzaman Hazretleri kendisiyle beraber senelerce zulüm ve işkencelere maruz bırakılan Nur talebelerinin menfî bir harekete tevessül etmemeleri için, mezkûr mektubunda şu ifadelere yer vermiştir.

“Ben maddî ve mânevî her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım. Her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i îmaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda hizmet-i îmaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.

Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefalara maruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onların da haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i İlâhi’nin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza hakikat-i îmaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidâyet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefa edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”[13]

Memleketimize İslâmî esaslar yerine Garp kültür ve medeniyetinin cebren yerleştirilmeye çalışıldığı, İslâm’ın iki büyük feyz membaı olan medrese ve zâviyelerin kapatıldığı, Kur’ân’ın yasak edildiği, üstad ve talebelerin çeşitli cefalara maruz bırakıldığı bir dehşetli dönemde Bediüzzaman Hazretleri talebelerini menfî harekete tevessülden kat’iyyen men etmiş, hatta kendilerine bu zâlimane muameleyi revâ görenlere karşı talebelerinin intikam hissi beslememelerini tavsiye etmiştir.

Bazı insafsız ve gaddar zâlimlerin kusurları yüzünden, devletin şahs-ı mânevisine karşı çıkılmasını kat’iyyen tasvip etmemiştir. Bütün menfî muameleleri gizli zındıka komitelerine vermiş ve bu memleketin bir İslâm diyarı olduğunu her vesile ile ortaya koymuştur.

Bu tip gazetecilere karşı olan şu hitabesi bunun en güzel bir ifadesidir:

“Ey hitabet-i umûmîye[14] sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir![15] Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye nedâmet[16] ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiye’ye[17] zıt ve muhalif olan herzeler[18] ile İslâmiyet’i lekelendirmeye kat’iyyen hakkın yoktur.

Seni kim tevkil[19] etmiştir? Fetvayı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin nâmına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâil[20] zannetme. Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir. Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanuni[21] olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâm’ın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!”[22]

Nur talebeleri Üstad’ın müspet hareketle ilgili bütün tavsiyelerine harfiyen riayet ederek Risale-i Nur’un ihtiva ettiği gerek îmana, gerek ibâdete, gerek ahlâk ve âdâba ait hakikatleri hiçbir menfî harekete tevessül etmeden kalp ve vicdanlara, akıl ve idraklere yerleştirmeye gayret etmişlerdir. Evet, Üstâd’ımızın yaşadığı tarz-ı hayat ve vazettiği düsturlar muvâcehesinde,[23] bize edilen zulümler ne kadar şiddet kazanırsa kazansın, başımıza inen musibetler, tazyikler ne derece bizi sıkarsa sıksın, âsâyişi ihlâl etmemize meşruluk kazandırmaz. Kur’ân ve îman hakikatlerini bu millete mal etmenin yolu, hareketlerimizi kin ve iğbirara bina etmeden, fitne ve fesadı uyandırmadan, ilim ile hikmet ile ve sabır ile çalışmaktan geçer. Malûm ya; “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir!”[24]

Bu mânâyı teyiden aynı mektubun devamında şöyle denilmiştir:

“Hem dâhildeki cihad-ı mânevî, mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki, mânevî hizmetler lâzımdır… Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi ehl-i siyasetin de bizimle meşgul olmaya hakları yoktur!”[25]

Bediüzzaman Hazretlerinin müspet hareketinin en ehemmiyetli bir ciheti de şudur. O, bazı insanları günah ve isyanlarından dolayı tekfir etmekten, yani onların küfürlerine hükmetmekten hassasiyetle içtinap[26] etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Said’i bilenler bilir ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hatta sarih küfrü bir adamdan görse de, yine tevile çalışır. O’nu tekfir etmez.”[27]

Bediüzzaman Hazretleri, bir Müslümanın ağzından küfür lafzı çıktığında, onun bu sözü cehâletinden, gafletinden veya başka bir sebepten değil de, küfrü itikat ettiğinden dolayı söylediği kesinlikle bilinmedikçe, küfrüne hükmedilemeyeceğini şöyle ifade etmektedir:

“Demiş: Bu şey küfürdür, yani o sıfat îmandan neşet etmemiş. O sıfat kâfiredir. O haysiyetle o zât küfretti denilir. Fakat mevsufu ise masume ve îmandan neşet ettikleri gibi, îmanın tereşşuhatına[28] da haiz olan başka evsafa mâlik olduğundan o zât kâfirdir denilmez, illâ ki, o sıfat küfürden neşet ettiği yakînen biline. Zira başka sebepten de neşet edebilir.”[29]

Başta Ebû Hanife Hazretleri olmak üzere bütün fıkıh âlimleri, “Bir meselenin birçok vecihle küfre, bir vecihle de îmana ihtimali olsa, o kimsenin küfrüne hükmedilemeyeceğinde” ittifak etmişlerdir.

Bu mevzuda Feteva-i Bezzaziye’de şöyle denir:

“Bir Müslüman, kâfirlere muvâfık şekilde hareket etse fâsık olur, fakat kâfir ve mürtet olmaz. Onlara mürtet demek ekber-i kebairdir (büyük günahların en büyüğüdür). Çünkü onlara mürtet demek, onları İslâmiyet’ten nefret ettirmek, Müslümanların sayısını azaltmak ve küfrü teşvik mânâsına gelir.”[30]

Acaba Bediüzzaman Hazretleri müspet hareket üzerinde niçin bu kadar tahşîdat[31] yapmıştır. Evet, müspet hareket ve itidalde hizmetimiz açısından çok mühim sırlar mevcuttur. Hizmetimizin bugünkü seviyeye gelmesi müspet hareketin neticesidir. Her zaman olduğu gibi bugün de vazifemiz, itidâl-i dem, sarsılmamak, adâvete girmeden, hiddet göstermeden Üstâd’ımızın muvaffak olmuş düşüncelerini hassasiyetle yaşatmak ve mânevî cihadı aşk ve şevk ile devam ettirmektir.

Malûmdur ki, müsamahanın kırıldığı, sevgi ve saygıya itibarın olmadığı cemaatlerde kin ve nefret neşvünemâ bulur. Muhabbetin yıkıldığı, uhuvvetin parçalandığı kalplerde med ve cezirler meydana gelir. İnsanların kalp ve gönüllerinde, his dünyalarında kapatılması zor uçurumlar ortaya çıkar.

Ve artık, ilmî gayretler, ahlâkî telkinler tesirsiz kalır. İşte bu vahim tablonun ortaya çıkmaması için en büyük tedbir, Üstâd’ımızın koyduğu müspet hareket düsturları muvâcehesinde bir îman ve Kur’ân hizmeti yapmaktır.

Nur talebeleri bu düstura riayet ettikleri takdirde: “İstikbalde bitemâmihâ[32] hükümferma[33] kuvvete bedel hak ve safsataya bedel burhan ve tab’a bedel akıl ve hevaya bedel hüda ve taassuba bedel metanet ve garaza bedel hamiyet, müyûlât-ı nefsaniyeye[34] bedel temâyülât-ı ukul[35] ve hissiyata bedel efkâr hükümferma olacaktır.”[36]


[1]       Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/251.

[2]       Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/252.

[3]       Nursî, a.g.e., II/253.

[4]       Nursî, a.g.e., II/252.

[5]       En’âm, 6/164; İsrâ, 17/15; Fâtır, 35/18; Zümer; 39/7.

[6]       İstimal edilme: kullanılma.

[7]       Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/251.

[8]       Nursî, Lem’alar, s. 121.

[9]       Kaide-i mukarrere: Kesin bir şekilde ortaya konulan kural.

[10]      İnkıtâa uğramak: Arkası gelmemek, kesilmek.

[11]      Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.

[12]      İzmihlâl: Yok olma, mahvolma, yok olup bitme, yıkılma, çökme.

[13]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/85.

[14]      Hitabet-i umumiye: Bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme.

[15]      Muharrir: Gazeteci, yazar.

[16]      Nedamet etmek: Pişman olmak.

[17]      Şeâir-i İslâmiye: İslâm’a sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler.

[18]      Herze: Boş, saçma sapan söz.

[19]      Tevkil etme: Vekil yapma, vekil tayin etme.

[20]      Dâll: Doğru yoldan sapmış, ayrılmış.

[21]      Cevaz-ı kanunî: Kanunen verilen izin, müsaade.

[22]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 87.

[23]      Muvâcehesinde: Karşısında.

[24]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 73.

[25]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/255.

[26]      İçtinap: Kaçınma, sakınma, çekinme.

[27]      Nursî, Şuâlar, s. 427.

[28]      Tereşşuhat: Sızıntılar, izler.

[29]      Nursî, Sünûhat, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 134.

[30]      el-Bezzâzî, Hâfizzüddin Muhammed, el-Fetâva’l-Bezzâziyye, Kitab-üs Siyer.

[31]      Tahşîdat: Yığma, toplama.

[32]      Bitemâmihâ: Tamamen, bütünüyle, hepsi.

[33]      Hükümferma: Hüküm süren.

[34]      Müyûlât-ı nefsaniye: Nefsin meyilleri, arzuları.

[35]      Temâyülât-ı ukul: Aklın eğilimleri, meyilleri.

[36]      el-Bezzâzî, a.g.e.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X