Cihad Sahasında Bediüzzaman

Bediüzzaman ve Siyaset

Bediüzzaman ve Siyaset

“Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır. Aç canavara karşı tahabbüb;[1] merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”[2]

Eski ve Yeni Said Dönemleri

Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî Hazretleri İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde siyaseti dört kısma ayırarak şöyle buyurur:

“Birincisi ve en ulvîsi peygamberlerin siyasetidir. Onların hükümleri avam ve havas, bütün insanların zâhir ve bâtınlarınadır (Onlar insanların kalplerine nüfuz eder ve icabında şeriatı onlara tatbik ederler).

İkincisi: Halife, melik ve sultanların siyasetidir. Bunlar insanların yalnız zâhirine hükmederler, bâtınına tesir edemezler (Yani, insanlara şeriatın hükmünü tatbik ederler, onların kalp ve ruhlarına karışmazlar).

Üçüncüsü: Peygamberlerin vârisi olan mürşitlerin, müceddidlerin siyasetidir. Bunların hükümleri insanların bâtınlarına, yani nefis, kalp ve ruhlarınadır. Onların vazifesi irşattır, ikazdır, nasihat ve tebliğdir. İnsanları cebir ile kötülüklerden men etmeye salâhiyetleri yoktur.

Dördüncüsü: Vaizlerin nasihatidir. Bu da muhatabın idrakine göre öğüt vermekten ibarettir.”[3]

Bediüzzaman Hazretleri’nin siyaset anlayışını tam olarak kavrayabilmek için, onun büyük bir müceddid olduğunu öncelikle nazara almak icab eder.

Müceddidlerin siyaseti, Kur’ân’ın daha ziyâde itikat, ibâdet, ahlâk ve fazilete bakan cihetlerinin, o asrın anlayışına uygun olarak ispat ve izahıdır. Bu siyasetin esası; kalp ve vicdanların tatmini ile beraber, ruh ve aklın tenvir ve irşadıdır.

Ekser müceddidler devrin insanlarına karşı irşat vazifelerini îfâ ederken, hükûmet erkânını ve devlet ricalini de dikkate alırlar. Onlara fikren murakabe eder ve yol gösterirler. Memleketi tehlikeye düşürecek icraatları olursa, fiilen karışmadan, ikaz, izah ve tembihlerle onlara istikameti gösterirler. Nitekim İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Akşemseddin gibi zâtlar, yaşadıkları devrin idarecilerine bu mânâda rehberlik etmişlerdir.

Bu felâket ve helâket asrının müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri de, bütün faaliyetini tebliğ ve irşad sahasına hasretmiştir. O bir taraftan insanları îman, irfan, ahlâk ve fazilet sahalarında irşad ederken, diğer taraftan memleket meselelerini yakından takip etmiş ve gerektiğinde de idarecileri ikazdan geri kalmamıştır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin mânevî mücâhedelerinin esas olarak iki safhada gerçekleştiğini görüyoruz. Eski ve Yeni Said dönemleri. Bu dönemler arasında esasta bir farklılık olmadığını daha iyi anlamak için, O’nun Eski Said döneminde yaptığı faaliyetlerin bilinmesi gerekir.

Tarihe mal olmuş bu faaliyetlere, tafsilâta girmeden kısaca atf-ı nazar edelim.

Daha on dört ve on beş yaşlarında iken bir rüya âleminde Peygamber Efendimizden (s.a.v) ilim talebinde bulunur. O’nun bu talebine Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Ümmetinden sual sormamak şartı ile sana ilm-i Kur’ânî verilecek.”[4] müjdesi ile mukabele eder. Bir sürur ve sevinç içerisinde uyanır. O andan itibaren rûhunda artık bir hakikat ve mârifet penceresi açılmıştır.

On sekiz-yirmi yaşlarında iken mekteplerde din derslerinin, medreselerde de fen derslerinin okutulmasını ciddî bir zaruret olarak tespit etmiştir.

O yaşlarda milletin tedennîye[5] doğru gittiğini hissederek fevkalâde feryat ve figan etmiş, gerçek bir hekim olarak çareyi medrese ve mektebin terkibinde bulmuştur ve bunu şöyle dile getirmiştir:

“Vicdanın ziyâsı, ulûm-u diniyedir.[6] Aklın nûru, fünûn-u medeniyedir.[7] İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile o talebenin himmeti pervaz eder. İftirak[8] ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”[9]

Bediüzzaman, memleketin muvâzenesini, din ile fennin diğer bir ifade ile Şark ve Garb’ın terkibinde görerek mesaisini bu noktada teksif[10] etmiştir. Maddî ve mânevî terakkînin ancak bu ilimlerin birlikte okutulmasına bağlı olduğu fikri ile bu mânâda doğuda bir üniversitenin kurulması için gerekli teşebbüslerde bulunmak üzere İstanbul’a gitmiştir.

Aynı gaye için 1907’de İstanbul’a ikinci defa gitmiş ve Sultan Abdülhamid’e bu arzusunu tekrar takdim etmiştir. İkinci Meşrutiyetin 1908’de ilan edilmesiyle Selanik’te Hürriyet meydanında tarihî bir konuşma yapmış ve milletin ıslâhını, memleketin teâlî ve terakkîsini şu beş esasa bina etmiştir:

“İttihad-ı kulûb,[11] muhabbet-i milliye,[12] maarif,[13] say-i insanî[14] ve terk-i sefâhat.[15] [16]

Bugünkü ifadesiyle “gönül birliği”, “millet sevgisi”, “eğitim”, “çalışma” ve “ahlâksızlığı terk”.

Meşrutiyetten sonra birtakım mebuslarda yanlış birtakım batılılaşma hareketlerinin baş gösterdiğini görmüş, buna karşı dinimize, geleneklerimize, örf ve âdetlerimize bağlı kalmak şartı ile Garp’tan sadece fen ve sanatın alınması gerektiğini müdafaa etmiş, bu hususta Japonların örnek alınması gerektiği üzerinde durmuştur.

O’nun “Eski Said bir miktar siyasete girdi.”[17] ifadesindeki mânâ ise şudur: Birtakım gâfil siyasîlerin Avrupa’nın dalâlet ve sefâhatine taraftar olarak örf ve âdetlerimizden taviz verdiklerini görünce, bu hatalara nasihatle müdahale etmiş ve onları daire-i İslâm’da muhafaza için gayret etmiştir. İşte bu teşebbüslerine siyaset ismini veriyor.

Bu mevzuda kendisi şöyle buyurmaktadır:

“Ey kardeşlerim! Kırk beş sene evvel Said’in bu dersinden anlaşılıyor ki, O Said siyasetle, içtimâiye-i İslâmiye ile ziyâde alâkadardır. Fakat zannetmeyiniz ki O, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş, hâşâ! Belki O, bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim.” Evet, o zamanda kırk elli sene evvel hissetmiş ki: Bazı münâfık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil O da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyet’in hakaikine bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış.”[18]

Bediüzzaman Hazretleri mücâhedesinin her döneminde devrin idarecilerinin hatalarını büyük bir cesaretle tenkit etmekle beraber, haricî düşmanların hücumlarına maruz kaldıklarında onların yanında yer almış, “Ben tokadımı Antranik[19] ile beraber Enver’e,[20] Venizelos’la[21] beraber Said Halim’e[22] vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.”[23] diyerek, ince bir basiret sâhibi olduğunu ortaya koymuştur.

Meşrutiyet’in ilanından sonra şarkta birtakım kıpırdanmalar olduğunu hisseder etmez bütün aşiretleri dolaşarak menfî bir hareketin önüne geçmiştir. Beytü’ş-Şebab[24] aşiretlerinde kendisine sorulan soruların cevaplarını daha sonra “Münazarat” isimli bir eser hâlinde neşretmiştir.

Terör ve anarşinin her zaman karşısında olmuştur. 1908’de İstanbul’da hamalların ayaklanmasına bigâne kalmamış ve tesirli bir hitabe ile onları teskin etmiştir.

31 Mart Hâdisesi’nde isyan eden sekiz taburu bir hitabe ile itaate getirmiştir. O daima isyan ve ihtilâllerin karşısında olmuş, hatta Divan-ı Harb-i Örfî’de Hurşid Paşa’nın: “Sen de mi şeriat istemişsin?” sorusuna cevaben: “Şeriatın bir hakikatine bin rûhumu feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet, adalet-i mahz[25] ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.”[26] diyerek, şeriat adına da olsa ihtilâl ve isyanlara karşı olduğunu ortaya koymuştur.

İttihat ve Terakkî fırkasını vatanperverlik yönleri ile desteklemiş, dindeki lâubaliliklerini ise tenkit etmiş, Meşrutiyet’in, “Meşrutiyet-i Meşrua”[27] şeklinde anlaşılması gerektiğini müdafaa etmiştir.

Onun Şeyh Said Hâdisesi’ne karışmaması da bu sırdandır. Nitekim O, Şeyh Said’in yardım isteğine şöyle cevap vermiştir:

“Türk Milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez. Siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşat ve tenvir edilmelidir.”[28]

Şayet bu hareketi meşru görseydi, şeriatın bir hakikatine bin rûhunu feda eden bir zât elbette bu harekete dâhil olurdu. Çünkü O, “Hakk’ın hatırı âlîdir, hiçbir şeye feda olunmaz.”[29] diyerek, hak gördüğü bir dâvâda hiçbir şeyden korkmamış, çekinmemiştir.

Bediüzzaman Hazretleri bütün ömrü boyunca daima müspet hareket etmiştir. “İslâmiyet selm[30] ve müsalemettir.[31]”[32] diyerek dâhilde her türlü fitnenin, ihtilâlin ve anarşinin karşısında olmuştur. Meselâ Mevlânzade Rıfat Bey’in “Bir Kürdistan devleti kurma” fikrine karşı çıkarak, kendisine şöyle cevap vermiştir.

“Kürdistan teşkil etmek değil, Osmanlı’yı ihyâ edelim. Bunu kabul edersen canımı bile feda ederek çalışırım.”[33]

Evet O, Kur’ân-ı Kerîm’in:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

“Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler.”[34] hükmünü esas tutmuş, birlik ve beraberliğin ancak bu hakikate sarılmakla sağlanabileceğine inanmıştır. Âlem-i İslâm’ın parçalanmasına sebep olan, mü’minleri birbirine düşüren, gönülleri kin ve öfke alevleriyle yakan ırkçılık fitnesinin daima karşısında olmuştur.

Dâhilde asayişin muhafazasına fevkalâde ehemmiyet gösteren o büyük Üstad, îmanından coşan engin şefkatinin icabı olarak bir mü’minin eline bir dikenin bile batmasına razı olmazken, haricî düşmanlara karşı millet ve memleketi müdafaa için silâhına sarılmış ve üç yüz talebesiyle birlikte cihan harbine gönüllü alay kumandanı olarak iştirak etmiştir.

Görüldüğü gibi Bediüzzaman Hazretleri Eski Said döneminde içtimâî hayatın âhengini, intizamını temine çalışmış, bu vadide padişahtan ulemâya kadar herkese hak bildiği hakikatleri çekinmeden anlatmış ve tebliğ etmiştir. Meselâ Sultan Abdülhamid’e, “Yıldız’ı Dârülfünun yapmasını, servetini milletin baş hastalığı olan cehâletin izalesi için harcamasını” tavsiye etmiştir.

Üstâd’ımız siyasete daima sıhhatli bir yön verme gayesi taşımıştır. Çünkü O, yaşadığı devirler bakımından buna ihtiyaç hissetmiştir. Sadece 31 Mart Hâdisesi’nde beraatle neticelenen mahkeme müdafaası dahi bir bütün olarak ele alınıp incelendiğinde görülecektir ki, Bediüzzaman en müsait zamanlarda bile pratik yönü yüksek fikirler taşımasına rağmen iktidar heveslisi bir siyasetin peşinde gitmemiştir. O her türlü siyasî polemiğin üstüne çıkmasını bilmiş bir mürşit, bir dâhi, bir dâvâ adamıdır.

Aktif siyasete hiçbir zaman girmemiş, parti kurmamış, sadece nasih bir mürşit olarak yaşamıştır.

Bunun en güzel misali 1339 tarihinde Meclis-i Mebusan’a[35] karşı irad ettiği hikmetli ve ibretli hitabesidir.

Bediüzzaman Hazretlerinin “Ey mücâhidîn-i İslâm![36] Ey ehl-i hall ü akd![37] Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.”[38] diye anlatmaya başladığı bu hakikatlerin ilk üç maddesini takdim ediyoruz:

Evvelâ: Şu muzafferiyetteki harikulade nîmet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyâde olsun. Yoksa nîmet şükrü görmezse gider. Mademki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’ân’ın en sarih ve en kâfi emri olan “Salât” gibi ferâizi imtisal[39] etmeniz lâzımdır. Taa onun feyzi, böyle hârika sûretinde üstünüzde tevâli[40] ve devam etsin.

Sâniyen: Âlem-i İslâm’ı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idâmesi, şeâir-i İslâmiye’yi[41] iltizam ile olur. Zira Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.

Sâlisen: Bu âlemde evliyaullah olan gazi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz. Kur’ân’ın evâmir-i kat’iyesine[42] imtisal etmekle, öteki âlemde de o nûranî güruha refik[43] olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir.[44] Yoksa burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur[45] etmeye muztar[46] kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye,[47] şân-ı şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işbâ[48] etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat[49] olsun.”[50]

Tarafsız, insaflı ve hakperest her gözün gördüğü gerçek odur ki, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri daima dinin siyasete âlet edilmesinin karşısında olmuştur. Bununla beraber O, siyaseti dinsizliğe âlet etmek isteyen ve böylece dine muhalefet eden siyasî istismar düşüncesine de o derece karşı çıkmıştır. O’nu hayatının her devresinde, devrin ihtiyacına uygun olarak siyasî hayata yol gösterici, istikamet verici ve tenvir edici olarak görmekteyiz.

Hülâsa Bediüzzaman Hazretleri İslâm’ın hayat-ı içtimâiyesi ile ziyâde alâkadar olduğu Eski Said döneminde her türlü yanlış fikre, menfî cereyanlara ve âsâyişi ihlâl edici hareketlere karşı tebliğ ve nasihatle mücadelesini sürdürmüştü. Bunu yaparken asla ümitsizliğe düşmemiş, etrafındakilere “İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum.”[51] diye daima müjdeler vermişti. Fakat o gün için bu nûru siyaset âleminin geniş dairelerinde tasavvur etmişti. Bu hâlet-i rûhiyede iken mâneviyat âleminden aldığı bir ikaz ve irşad ile o nûrun hakikati kendisine şöyle bildirilmiştir:

“Ciddî bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin “Işık var, bir nur göreceğiz.” diye müjdelerin tevili,[52] tefsiri ve tâbiri sizin hakkınızda belki îman cihetiyle âlem-i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetli, Risale-i Nur’dur.”[53]

Bu mânevî ikazı teyiden şöyle bir rüya görür:

“Eski Harb-i Umûmî’nin[54] evvel ve evâilinde,[55] bir vâkıa-i sadıkada[56] görüyordum ki: ‘Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.’ Birden o vaziyette baktım ki mühim bir zât bana âmirane diyor ki: İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et…”[57]

Bu rüyayı bizzat kendisi şöyle tâbir eder:

“Uyandım anladım ki, mühim bir inkılâp olacak. Kur’ân’ın etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendisini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek, i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.”[58]

Bu sâdık rüya aynen tahakkuk etmiş, Kur’ân’ın surları hükmündeki medreseler, tekkeler kapatılmış, hilâfet lağvedilmiştir.[59] Bu surların yıkılmasıyla îmansızlık, ahlâksızlık ve sefâhat, gençliği ifsâda[60] başlamıştır.

Bediüzzaman Hazretleri, hadislerin ihbar ettiği, âhirzamanın dehşetli şahıslarının zuhur ettiğini görünce “O zamana yetiştiğiniz zaman siyaset canibiyle[61] onlara galebe edilmez: Ancak mânevî kılınç hükmünde i’câz-ı Kur’ân’ın nurlarıyla mukabele edilebilir.”[62] tavsiyesine uyarak siyasî ve içtimâî hayattan çekilir.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri o günkü siyasî âfaktan çekilmeye kendisini mecbur bilmiştir. Zira o günkü siyaset âleminde nokta-i istinat[63] hakka bedel kuvvet kabul edilmiş, fazilet, hak, hukuk, şefkat gibi ulvî seciyelere hayat-ı içtimâiyede itibar edilmez olmuştu. İnsanlar hayatı, cidal[64] ittihaz[65] ederek menfaati hedef kabul etmişlerdi. Bu ise, kavga ve boğuşmayı netice vermişti. Cemiyetin bütün fertlerini birbirine rapteden râbıtalar kaldırılmış, nazarlar ırkçılık ve unsuriyetçilik[66] fikrine çevrilmişti. İçtimâî hayatta huzur ve saadet kaybolmuştu.

Asırlarca İslâm’ın bayrağını semâlarda şerefle dalgalandıran, Kur’ân’ı ve ezanı âlemin her tarafına ulaştıran bu Müslüman milletin kendi öz diyarında, mukaddesatına taarruz edilmiş, ezanları susturulmuş, Kur’ân’ı yasak edilmişti. Dine, diyânete akıl almaz baskılar yapılmış, fikir hürriyeti kaldırılmış, vicdanlar inhisar altına alınmak istenmişti. Memlekette laiklik perdesi altında dinsizlik cebren icra edilmekteydi. Batının bedbaht rûhundan dalga dalga esen dalâlet ve sefâhatler din ve mukaddesatımıza musallat olmuştu. Dinimiz gerek itikadî, gerek ahlâkî bakımdan hainâne planların hücumuna maruzdu. Îman kalesinin temelleri her gün biraz daha sarsılmakta idi. Okullarda şüphe ve tereddütler revaç bulmaya başlamıştı. Ahlâksızlığın kapıları sonuna kadar açılmış; meselesiz, dâvâsız ve başıboş bir gençlik ortaya çıkmıştı. Bu gençler kul olduklarını unutmuşlar, hürriyeti başıboşluk ve laubalilik olarak anlamışlar ve hür yaşayacağız derken nefs-i emmarenin esareti altına girmişlerdi.

Cehennem dehşetinde olan bu manzara karşısında millet yeise düşmüş ve tahayyürde[67] kalmıştı. Bediüzzaman gibi âlicenap ve hamiyetperver bir zât bütün bu tahribatlara karşı elbette bigâne kalamazdı, sakin bir vaziyette oturamazdı ve oturmadı da.

Bu hainâne planlara karşı bu millete ve bu gençliğe Nur göstermek üzere kalemine sarıldı. Bütün faaliyetini ilim ve irşad sahasında merkezîleştirdi. Siyasî ve içtimâî hizmetlerden çekildi. Bunun sebeplerini muhtelif risalelerinde kendisi bizzat izah etmiştir. Bunlardan bir kısmını aynen takdim ediyoruz:

Birinci sebep: Kur’ân ve îman hizmetinin siyasetten men etmesi.

“Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti beni şiddetli bir sûrette siyaset âleminden men etti. Hatta düşünmesini de bana unutturdu.”[68]

Bu mânâyı teyit eden başka bir pasaj da şöyledir:

“Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye[69] karşısında bana, hem alâkadar olduğum kardeşlerime ferah verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilakis beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: ‘Sana işkence eden bu müptedî[70] ve kısmen münâfık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?’

Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalplerin bozulması ve îmanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur ve nur göstermektir ki kalpler ıslâh olsun, îmanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse ve galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine iner. Münâfık kâfirden daha fenadır. Demek topuz, böyle bir zamanda kalbi ıslâh etmez. O vakit küfür kalbe girer saklanır, nifaka inkılâb eder. Hem nur, hem topuz; ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nûra sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.”[71]

İkinci sebep: Îman ve Kur’ân hakikatlerinin kıymetini siyasetle tenzil etmekten çekinmesi:

“Hakaik-i îmaniye ve Kur’âniye[72] elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde[73] olsa idim elimdeki o elmaslar iğfal[74] olunabilen avam tarafından ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’ diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler.”[75]

Bu hakikati başka bir risalesinde şöyle beyan eder:

“Elhamdülillah siyasetten tecerrüt sebebiyle Kur’ân’ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı[76] altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.”[77]

Siyasetten tecerrüt sebebiyle yaptığı îman hizmeti için Allah’a hamd ü senâ etmesi şâyân-ı dikkattir.

Üçüncü sebep: Şefkat ve merhametin siyasetten men etmesi.

“Şefkat, vicdan ve hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokata müstahak, dinsiz münâfıklar onda iki ise onlara müteallik[78] yedi sekiz masum, biçare, çoluk-çocuk, zaif, hasta, ihtiyarlar var. Belâ ve musibet gelse o sekiz masumlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz daha az zarar görecek. Onun için siyaset yoluyla idare ve âsâyişi ihlâl tarzında, neticenin husûlü de meşkûk[79] olduğu hâlde, gitmek Risale-i Nur’un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şakirtlerini men etmiş.”[80]

Dördüncü Sebep: Risale-i Nur hizmetinin en mühim esası olan ihlâsın siyasetten men etmesi.

“Bu gaflet zamanında hususen tarafgirane mefkûreler[81] sâhibi, her şeyi kendi mesleğine âlet ederek hatta dinî ve uhrevî harekâtını da o dünyevî meseleye bir nevi âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki hakaik-i îmaniye ve hizmet-i nûriye-i kudsiye[82] kâinatta hiçbir şeye âlet olamaz. Rıza-i İlâhi’den başka hiçbir gayesi olmaz. Hâlbuki şimdiki cereyanlar, tarafgirane çarpışmalar hengâmında bu sırrı ihlâsı muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine inâyet ve tevfik-i İlâhiye’ye[83] dayanmaktır.”[84]

Beşinci sebep: Siyasetin iplerinin ecnebi elinde olması.

“Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştiha olsaydı, değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh[85] edecekti…”[86]

Bir başka ifadesinde de siyasetin iplerinin ecnebî elinde olduğunu şöyle beyan ediyor:

“Biz müteharrik-i bizzat[87] değiliz. Bilvasıta müteharrikiz.[88] Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.”[89]

Evet, bugünkü siyaset bir hak dine istinat etmediği için ecnebilere âlet olması her zaman imkân dâhilindedir.

Altıncı sebep: Siyasetin tarafgirliğe ve ihtilâfa sebep olması.

“Dediler, dinsizliği görmüyor musun meydan alıyor, din nâmına meydana çıkmak lâzım.”

Dedim: “Evet lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye[90] olmalı. Eğer muharrik[91] veya müreccih,[92] siyasetçilik veya tarafgirlik ise tehlikelidir. Birincisi hata etse de belki mazurdur. İkincisi isabet etse de mesuldür.”

“Denildi nasıl anlarız?”

Dedim: “Kim fâsık siyasetdaşını mütedeyyin muhalifine su-i zan bahaneleri ile tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi[93] olan dini, inhisar zihniyeti ile kendi meslektaşlarına daha ziyâde has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.”[94]

“Bu zamanda garazkârâne[95] tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi[96] tekfir derecesinde tezyif[97] etti. Ve kendi fikrinde olan bir münâfığı hürmetkârane methetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, ‘اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ’[98] dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.”[99]

Yedinci sebep: Siyasetin esasının yalancılık olması.

“Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki; çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.”[100]

“Siyaset-i hâzıra[101] o kadar çok yalan ve hile ve şeytaniyet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn[102] hükmüne geçmiştir.”[103]

Sekizinci sebep: Siyasette hedefin menfaat olması.

“Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır. Aç canavara karşı tahabbüb,[104] merhametini değil iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını ister.”[105]

Bediüzzaman Hazretleri sayılan bu sebeplerle siyasetten tecerrüt[106] ederek, hiçbir şeye âlet olmayacak tarzda verdiği îman ve Kur’ân dersleriyle Avrupa’nın sefih medeniyetine meftun siyaset ifritlerinin şeytanî desiselerini akim, hıyanet tuzaklarını neticesiz bıraktı. Onların muhkem kal’alarını zîr ü zeber etti. O’nun bu dönemde siyaset âfakından çekilmesi, en büyük bir siyaset ve en büyük bir cihattır. Kendisini dünya cereyanlarıyla alâkadar zanneden siyasîlere karşı: “Hey Efendiler! Ben îmanın cereyanındayım. Karşımda îmansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”[107] demek sûretiyle meslek ve meşrebini açık bir tarzda ortaya koymuştur.

Bediüzzaman Hazretleri siyasetten tecerrüt ederek hak ve hakkaniyetin mânevî kılıçlarıyla, küfür ve dalâletin, istibdat ve cehâletin belini kırmıştır.

Neticesi ebedî bir cehennem olan îmansızlık cereyanından bu milleti kurtarma himmetidir ki; Bediüzzaman’a yüz otuz parça risaleyi yazdırmıştır. O’nun bu ilmî ve fikrî cihadına hiçbir güç ve hiçbir siyasî otorite engel olamamıştır. Zira:

“Nur’a karşı kavga edilmez. Ona adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden[108] başka ondan nefret eden olmaz.”[109]


[1]       Tahabbüb: Sevgi besleme, sevgi duyma.

[2]       Nursî, Mektubat, s. 526.

[3]       İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, Cilt 1, s. 40.

[4]       Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 32.

[5]       Tedennî: Gerileme, derecesinden düşme.

[6]       Ulûm-u diniye: Dinî ilimler.

[7]       Fünûn-u medeniye: Modern ilimler.

[8]       İftirak: Ayrılma.

[9]       Nursî, Münâzarât, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 361.

[10]      Teksif: Yoğunlaştırma, bir yerde toplanma.

[11]      İttihad-ı kulûb: Kalplerin birleşmesi.

[12]      Muhabbet-i millî: Millî sevgi.

[13]      Maarif: Eğitim ve öğretim sistemi.

[14]      Say-i insanî: İnsanın çalışması.

[15]      Terk-i sefâhat: Gayrı meşru zevk ve eğlenceleri bırakma.

[16]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 53-54.

[17]      Nursî, Mektubat, s. 66.

[18]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 93.

[19]      Antranik: Ermeni çetelerinin en ünlü komutanı (1864-1927).

[20]      Enver: Harbiye nâzırı İsmail Enver Paşa (1881-1922).

[21]      Venizelos: Yunan siyaset adamı (1864-1936).

[22]      Said Halim: Osmanlı sadrazamı ve fikir adamı (1864-1921).

[23]      Nursî, Sünûhât, s. 152.

[24]      Beytü’ş-Şebab: Şırnak ilinin bir ilçesidir.

[25]      Adalet-i mahz: Tam ve mükemmel adalet; “ferdin hukuku asla fedâ edilemez” görüşündeki adalet.

[26]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 57.

[27]      Meşrutiyet-i Meşrua: Dine uygun meşrutiyet; İslâm’ın öngördüğü meşrutiyet.

[28]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 144-145.

[29]      Nursî, Hutbe-i Şâmiye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 93.

[30]      Selm: Barış.

[31]      Müsalemet: Barış ve huzur içinde olma.

[32]      Nursî, Sözler, s. 789.

[33]      Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, Nesil Yayınları, s. 216.

[34]      Hucurât, 49/10.

[35]      Meclis-i Mebusan: Osmanlı parlamentosu, millet meclisi.

[36]      Mücâhidîn-i İslâm: İslâm mücahidleri; İslâm uğruna cihad edenler.

[37]      Ehl-i hall ü akit: Bir ülkeyi yöneten, meclis üyeleri, milletin ihtiyaçlarını görüp onları idare edenler.

[38]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 98.

[39]      İmtisal etmek: Emre uymak, bir emri yerine getirmek.

[40]      Tevâli etme: Devam etme, sürüp gitme.

[41]      Şeâir-i İslâmiye: İslâm’ın temel şartları ve kuralları.

[42]      Evâmir-i kat’iye: Kesin emirler.

[43]      Refik: Arkadaş, yoldaş.

[44]      Şe’n: Temel özellik, şan.

[45]      İstimdad-ı nur: Nur isteme.

[46]      Muztar kalmak: Yapmak zorunda kalmak, mecbur olmak.

[47]      Dünya-yı deniyye: Alçak, değersiz dünya.

[48]      İşbâ etmek: Doyurmak.

[49]      Maksud-u bizzat: Doğrudan kast edilen, asıl gaye.

[50]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 98.

[51]      Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 187.

[52]      Tevil: Yorum.

[53]      Nursî, a.g.e., s. 187.

[54]      Harb-i Umumî: Birinci Dünya Savaşı (28 Temmuz 1914 – 11 Kasım 1918).

[55]      Evâil: Önceler, başlangıçlar.

[56]      Vâkıa-i sadıka: Doğruluğundan şüphe edilmeyen olay, doğru rüya, keşif.

[57]      Nursî, Mektubat, s. 407.

[58]      Nursî, Mektubat, s. 407.

[59]      Lağvedilmek: Ortadan kaldırılmak, hükümsüz kılınmak, feshedilmek.

[60]      İfsad: Bozma, fesâda uğratma.

[61]      Canib: Yön.

[62]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 141.

[63]      Nokta-i istinat: Dayanak noktası.

[64]      Cidal: Savaş, cenk, kavga.

[65]      İttihaz etme: Kabul etme, öyle sayma.

[66]      Unsuriyet: Irkçılık.

[67]      Tahayyür: Hayrette kalma.

[68]      Nursî, Mektubat, s. 50.

[69]      Vaziyet-i siyasiye: Siyasî durum.

[70]      Müptedî: Bid’at ortaya atanlar, bid’alara taraftar olanlar.

[71]      Nursî, Lem’alar, s. 120-121.

[72]      Hakaik-i îmaniye ve Kur’âniye: Îman ve Kur’ân hakikatleri, esasları.

[73]      Âlûde: Karışmış, bulaşmış.

[74]      İğfal: Gaflete düşürerek kandırma, aldatma.

[75]      Nursî, Mektubat, s. 67.

[76]      İttiham etme: Suçlama.

[77]      Nursî, Mektubat, s. 52.

[78]      Müteallik: Alâkalı, ilgili.

[79]      Meşkûk: Şüpheli.

[80]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 226.

[81]      Mefkûre: Gaye, ideal, inanç.

[82]      Hizmet-i nuriye-i kudsiye: Risale-i Nur’un Kur’ân’a dayanan kutsal hizmeti.

[83]      İnayet ve tevfik-i İlâhiye: Allah’ın özel yardımı ve başarıya ulaştırması.

[84]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 461.

[85]      Tereşşuh: Sızma, sızıntı.

[86]      Nursî, Mektubat, s. 50.

[87]      Müteharrik-i bizzat: Hareket kabiliyeti kendinde olan.

[88]      Bilvasıta müteharrik: Bir başka unsur aracılığıyla harekete geçen.

[89]      Nursî, Sünûhat, s. 150.

[90]      Hamiyet-i diniye: Dinî hamiyet; dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışma, dinden gelen yüce duygularla din uğruna fedakârlıkta bulunma.

[91]      Muharrik: Hareket ettiren, harekete geçiren, tahrik ve teşvik eden, kışkırtan.

[92]      Müreccih: Tercihe sebep olan.

[93]      Mal-ı mukaddesi: Kutsal mal.

[94]      Nursî, Sünûhat, s. 151.

[95]      Garazkârâne: Kötü niyet sâhibi, art niyetli olarak.

[96]      Âlim-i sâlih: Dinin emirlerine uyan, ilmiyle amel eden, âlim.

[97]      Tezyif etme: Hakaret etme, küçük düşürme.

[98]      Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.

[99]      Nursî, Mektubat, s. 294.

[100]     Nursî, a.g.e., s. 50.

[101]     Siyaset-i hazıra: Günümüz siyaseti.

[102]     Vesvese-i şeyâtîn: Şeytanların verdiği şüphe ve kuruntular.

[103]     Nursî, Sözler, s. 529.

[104]     Tahabbüb: Sevgi besleme, sevgi duyma.

[105]     Nursî, Mektubat, s. 526.

[106]     Tecerrüt etmek: Uzaklaşma, soyutlanma.

[107]     Nursî, Mektubat, s. 76.

[108]     Şeytan-ı racîm: Kovulmuş, lanetlenmiş şeytan.

[109]     Nursî, a.g.e., s. 51.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X