Bediüzzaman’ın Sefâhate Karşı Cihadı
İnsanın rûhen terakkî etmesi îman ve fezâil-i ahlâkiye[1] iledir. Onun hayvaniyet derekesinden insaniyet mertebesine yükselmesi buna bina edilmiştir. Binâenaleyh, âli meziyet ve seciyelerden[2] mahrum bir cemiyetten sefâhat, fuhşiyat gibi her türlü fenalık zuhur edebilir. Neticede o cemiyet zillet, meskenet ve sefâlet darbeleriyle mahvolur gider.
Ahlâkî bunalımların ve içtimâî ıstırapların en mühim sebebi sefâhattir. Memleketleri yakan, han ve hânümanları[3] târumar eden, haysiyet ve şerefleri silip süpüren, dünya ve âhiret hayatını hüsrana götüren yine sefâhattir. Sefâhat, insanı her türlü faziletten mahrum eden bir maraz-ı nefsanîyedir.[4] Rûhu bu hastalıkla malûl olan bir insanda âli ve ulvî hislerin bulunması mümkün değildir.
İslâm dini iffet ve namusu muhafaza etmeyi fevkalade zaruri görür. Çünkü nesil ve kabilelerin sıhhat ve sağlığını muhafaza eden yegâne hakikat iffettir. İslâm dini iffet ve namusu insanlara en büyük bir nimet, en büyük bir şeref ve haysiyet olarak bahşetmiştir.
İffet ve hayâ içtimâî hayatın terakkî ve tekâmülünde ve hakikî medeniyetin tesis ve teşekkülünde rükün teşkil ederler. Bu hakikati idrak eden bir insan bu kudsî nimeti ve ulvî seciyeyi muhafaza etmeye mecburdur.
Bediüzzaman Hazretleri, gençlerimizin iffet ve hayâ duygularından mahrum olarak yetiştirilmesinin ıstırabını rûhunda bütün ağırlığıyla hissetmiş ve eserlerinde bu nokta üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Sadece bir misal olmak üzere onun aşağıdaki ifadelerini nazar-ı ibrete takdim ediyoruz:
“Bir zaman, Eskişehir hapishânesinin penceresinde bir Cumhuriyet Bayramı’nda oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza edemediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar, kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishânedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler, geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.
Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hâl-i hazırda gösterdiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefâletin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle[5] ağlayacaklardı.”[6]
Evet, fuhşiyat ve zinâ mahiyet-i insaniyeyi[7] tahrip eden ve devletleri çökerten en büyük bir felâkettir. Tarih bunun pek çok misalleriyle doludur. Meselâ Roma İmparatorluğu bir hukuk devletiydi. Kanun hâkimiyeti fevkalâde güçlüydü. İnsanlar da bir o kadar şeref ve haysiyet sâhibiydi. Ahlâk, fazilet ve dürüstlüğe itibar edilirdi. Kalpler vatan sevgisiyle dolu idi. Kadınları iffetliydi. İffet ve namusa o kadar itibar edilirdi ki, Roma’da fahişe lakırdısı dahi işitilmezdi. Fakat ne zaman ki, iffetlerini yitirmeye başladılar, hamamlarda kadın-erkek beraberce bulundular, israf ve sefâhat baş gösterdi; rüşvet, bir salgın hastalık gibi devletin bünyesini sardı, kemirmeye başladı. İşte o zaman, ne hukuk hâkimiyeti, ne şeref ve haysiyet duygusu Roma’yı kurtaramadı. Sefâhat ve sefâletlerde boğuldular, iktidar ve itibardan düştüler, hükûmet hânedanı sukut etti: Roma, yok olup gitti. Kuvvet ve saltanatla, kanun hâkimiyetiyle bu mikrobun karşısında duramadılar.
Yunan medeniyetine gelince, o akla ve fikre fevkalâde itibar eden bir medeniyet idi. Herkes bir derece mütefekkir ve edipti. Biz bugün 20. asırda, başörtülü kızlarımızı üniversite kapılarından geri çevireduralım, Eflatun (M.Ö. 427-347) milâttan dört asır önce, akademisinin kapısına “Matematik bilmeyen buraya giremez” levhasını asmıştı. Akla ve hakikate o kadar itibar edilmekteydi. Nihayet, Epikür (d. M.Ö. 341 – ö. M.Ö. 270) çıktı. Şehevî arzulan terviç[8] ederek gençliği dejenere etti. Artık, millet süflî arzuların zevk ve neşesiyle sarhoş oldu. İdareyi elinde tutan birtakım câhil ve ehliyetsiz kimseler fikir ve ilim erbabını zindanlara tıktı, zehirledi, vatanlarından sürdürdüler. Sefâhat, medeniyet diye takdim edildi. Kuvve-i şeheviye,[9] kuvve-i akliyeyi[10] esir etti ve ahlâkı çökerti. Şeytanları dahi şaşırtan cinayetler sergilediler. İnsaniyetperver, faziletli ve âlicenap vicdanlara kilit vurdular.
İslâm’ın yaşanması ve hayata hâkim kılınmasıyla servet ve ihtişamın zirvesine çıkan ve Avrupa’ya ilim ve irfanda üstadlık eden Endülüs Emevî Devleti’nin de en önemli inkıraz sebebinin, yine ahlâksızlık ve sefâhat olduğunu görürüz.
Bediüzzaman Hazretleri, bu milletin, îmanına bütün şube ve kadroları ile musallat olan kebâirlerden, iffet ve ahlâkına saldıran sefâhat ve rezaletlerden kurtuluş çaresini îman ve Kur’ân hakikatlerinin fert ve cemiyete, daha doğrusu vicdan-ı umûmîyeye hâkim olmasında bulmuş ve insanların kalplerini Allah’a bağlayarak, onları ahlâksızlık, iffetsizlik ve îmansızlık gibi korkunç âfetlerden korumaya çalışmıştır. Onları îman ve faziletin daimî saadetleri ile mesud etmek istemiştir.
İlâhi ve kudsî hakikatleri gençlerimize takdim ederek, onları süflî, günahlı, neticesiz, fâni ve mâlâyânî[11] şeylerden uzaklaştırmaya, sefâhatin, fuhşiyatın kucağına düşmekten muhafaza etmeye çalışmıştır. Çünkü iffet, hayâ, istikamet, şefkat, muhabbet gibi bütün faziletlerin menşei, kayyumu îmandır. Îman, huzur ve rahatın vesilesi; hakiki medeniyetin rûhu ve esasıdır.
Evet, bir kalpte îman, kemâliyle tahakkuk ederse, o kalpte Allah sevgisi ve korkusu hakkıyla inkişaf eder. Böyle bir kalpte fuhşiyat, hayâsızlık ve iffetsizlik hüküm süremez.
Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Nev’-i insanın üçden birisini teşkil eden gençler: Hevesatları galeyanda, hissiyata mağlup, cüretkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmanını kaybetseler ve cehennem azabını tahattur[12] etmezlerse, hayat-ı içtimâiyede, ehl-i namusun malı ve ırzı ve zaif ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mesud hânenin saadetini mahveder ve bu gibi hapiste dört beş sene azap çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer îman-ı âhiret[13] onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim fakat cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Padişah-ı Zülcelâlin melâikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaif olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar.”[14]
Bu hakikati, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “Hikmetin başı Allah korkusudur.” hadis-i şerifleriyle çok veciz ve beliğ[15] bir şekilde ifade buyurmuştur. Evet, saadet-i beşeriyenin yegâne medârı Allah korkusudur. Hasenatlara karşı mükâfat, seyyiatlara karşı da ceza verecek bir Hâlık’ın vücuduna hakiki îman olmazsa; fıtraten tecavüze meyyâl olan nefs-i emmareyi zulümden, sefâhattan, rezaletten men edecek hangi kuvvet vardır? Millî şâirimiz merhum Mehmed Âkif bu hakikati şöyle dile getirir:
Ne irfandır veren ahlâka ulviyet, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdan’ın
Ne irfanın kalır tesiri, katiyen ne vicdanın.
Bediüzzaman Hazretleri’nin sefâhatle mücadelesi taa Meşrutiyet döneminde başlamıştır. Avrupa kültürünü bütün menfî esaslarıyla birlikte memleketimize taşımak isteyen o günün idarecilerini bu noktada ikaz etmiş ve Avrupa’nın körü körüne taklid edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Avrupa’nın sefâhat ve rezaleti için “Bozuk Avrupa” tâbirini kullanmış ve onu nev-i beşerin nefs-i emmaresi kabul etmiş ve ona kapılmamaları için gençlerimize şöyle seslenmiştir:
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ[16] Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhat ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihâne taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip, kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh[17] olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu sûrette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır[18] ve millete bir istihzadır!”[19]
Evet, ahlâk-ı İslâmiye’ye ilk darbeyi Avrupa’nın sefih medeniyetçileri vurmuştur. Dün ve bugün Müslümanların uğradıkları en felâketli belâlar hep onların hediyesidir. Mevcudiyetimizi kemiren ve mukaddesatımızı sarsan sefâhat hep onların yadigârıdır.
Avrupa mukallitleri[20] Garb’ın muzlim[21] ve müstehcen ahlâkını, ilim ve irfan diye getirerek milletimizi sefâhat ve sefâletin kucağına attılar. Bu milleti, bu gençliği pek korkunç âkıbetlerle karşı karşıya bıraktılar.
Evet Batı, rûh-u beşere, fazilet yerine cehennemin kapılarını açarak fuhşiyat ve rezaleti hediye etmekle, kalbin en derin köşelerine, rûhun taa esasına dalâlet darbesini vurdu ve beşeri hem rûhundan, hem vicdanından, hem ahlâkından dehşetli cerihalar ile yaraladı.
Meselenin en hayret verici tarafı da şu ki, bugün Avrupa düştüğü bu dehşetli fuhuş ve sefâhat çukurundan kurtulmak için çareler aradığı hâlde, biz onların kaçıp kurtulmak istedikleri tehlikelere doğru doludizgin ve şuursuzca koşmaktayız. İşte matbuatımızın hâli meydanda. Bunları okumak için insanın edep ve hayâ denilen ulvî seciyelerden zerre kadar nasibi olmaması lâzım geliyor. İnsanlık bu derece alçalır mı diye hayrette kalmamak mümkün değil.
Bediüzzaman Hazretleri sefâhatin kucağına düşen gençlerin kurtuluş reçetesini şu şekilde takdim eder:
“İşte bu zamanda “Âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyât-ı insaniye[22] akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefâhati sefâhatinden kurtarmanın çare-i yegânesi; aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlup etmektir. Ve:
يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا[23]
âyetinin işaretiyle bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği hâlde dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl-i îman iken ehl-i dalâlete o hubb-u dünya[24] ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi Cehennem azabını ve elemlerini göstermekle olur ki, Risale-i Nur o meslekten gidiyor.”[25]
İşte Risale-i Nur ekser muvazeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elim ve ürkütücü neticelerini göstermekle en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus[26] gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefâhatlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevk eder.”[27]
Bediüzzaman Hazretleri, “Helâl dairesinin keyfe kâfi geldiğini, harama girmeye hiç lüzum olmadığını”[28] beyan ile gençlere meşru dairedeki zevke kanaat etmelerini tavsiye eder ve şöyle buyurur:
“Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Ben yetmiş beş yaşında, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn[29] bildim ki: Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmandadır ve îman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.”[30]
Bu hakikati bir başka risalesinde şöyle dile getirir:
“Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandırınız ve ferâizle[31] zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”[32]
Sefâhat tehlikesinden kurtulmanın çaresini Sözler mecmuasında şöyle ifade buyurur:
“Evet, gençlik damarı, akıldan ziyâde hissiyatı dinler… His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder.
Biçare gençlerin çok vartaları var ki, en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa şimalde[33] koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü âkıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibâhe[34] eder. Belki hamamlarında erkek ve kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki; bütün beşer bu musibete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o biçare genç, hem dünya istikbalini, hem mesud hayatını, hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bakiyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder ve su-i istimal ve sefâhatle hastanelere ve hissiyatın taşkınlıklarıyla hapishânelere düşer. Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur’âniye ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mesud bir Müslüman ve sair zîhayatlara,[35] hayvanlara bir nevi sultan olur.”[36]
Âlem-i Hıristiyan’ı yakıp kavurduktan sonra, İslâm âlemini dehşetiyle sarsan bu sefâhat yangınına karşı itfaiye vazifesini deruhte eden Risale-i Nur, gençlerimizin en büyük kal’ası ve en büyük melceidir.[37]
Bu asrı dehşetiyle sarsan, çalkalayan sefâhat âfetinden hem memleketimiz hem âlem-i İslâm ve belki de bütün insaniyet, Risale-i Nur’daki bu gibi hakikatlerin gençlerimizin akıl, kalp ve vicdanlarında hâkim olması sayesinde, biiznillah necat bulacaktır.
[1] Fezâil-i ahlâkiye: Ahlâkî faziletler.
[2] Seciye: Yaratılış, tabiat, tıynet, karakter, ıra.
[3] Hânüman: Ev bark, yuva, âile.
[4] Maraz-ı nefsanîye: Nefs hastalığı.
[5] Teellüm: Elem, acı çekme.
[6] Nursî, Şuâlar, s. 196.
[7] Mahiyet-i insaniye: İnsanın mahiyeti, iç yüzü.
[8] Terviç: Değerini arttırma, revaç verme.
[9] Kuvve-i şeheviye: Şehvet duygusu.
[10] Kuvve-i akliye: Akıl duygusu.
[11] Mâlâyânî: Mânâsız, faydasız söz veya iş.
[12] Tahattur etmek: Hatıra getirmek.
[13] Îman-ı âhiret: Âhirete iman.
[14] Nursî, Şuâlar, s. 223.
[15] Beliğ: Belâgati olan, yerinde, güzel ve etkili söz.
[16] Âyâ: Acaba.
[17] Âgâh: Uyanık, aklı başında.
[18] İstihfaf: Hafife alma.
[19] Nursî, Lem’alar, s. 140.
[20] Mukallit: Taklitçi.
[21] Muzlim: Karanlık.
[22] Hissiyât-ı insaniye: İnsanın hisleri, duyguları.
[23] “Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler.” İbrahim, 14/3.
[24] Hubb-u dünya: Dünya sevgisi
[25] Nursî, Şuâlar, s. 567.
[26] Menhus: Uğursuz, şeâmetli, meşum.
[27] Nursî, Şuâlar, s. 568.
[28] Nursî, Sözler, s. 31.
[29] Aynelyakîn: Gözle görerek kesin bilgi edinme.
[30] Nursî, Sözler, s. 159.
[31] Ferâiz: Farzlar, Allah’ın kesin emirleri.
[32] Nursî, a.g.e., s. 155.
[33] Şimal: Kuzey.
[34] İbâhe: Serbest bırakma, helâl gösterme.
[35] Zîhayat: Canlı, hayat sâhibi.
[36] Nursî, a.g.e., s. 157-158.
[37] Melce: Sığınacak, ilticâ edecek yer.

Bu konuda geri bildirim bırakın