Bir Tefekkür Levhası
اِنَّ فٖي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ
“Gerçekten göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, sağduyulu, akıl sâhipleri için Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösterir kesin deliller vardır.”[1]
Gökleri ve yeri, gece ve gündüzü birer tezgâh hükmünde yaratan Cenâb-ı Hak, insanın nazar-ı dikkatini[2] âlem sahifelerinde teşhir ettiği hadsiz lütuf ve ihsanatına celbediyor ve onu tefekküre dâvet ediyor. Bu kâinat kitabına dikkatle bakıp, ibretle mütâlaa etmesini, sûretten mânâya, eserden müessire, fiilden faile, lütuftan latife, ihsandan muhsine intikal etmesini istiyor. Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’inde hitaplarını akıl sâhiplerine, hususan insana yapıyor. Zira insanı, bu ulvî vazifeyi hakkıyla yerine getirebilecek bir fıtrat ile dünyaya göndermiş, bütün âlemleri varlığının ve birliğinin delilleriyle, kudret ve azametinin burhanlarıyla, rahmet ve kereminin nişanlarıyla doldurarak onun önüne sermiştir. Taa ki, o insan semâvat ve zeminin hârika tedbirini, gece ve gündüzün mükemmel tanzimini, semâvî cisimlerin baş döndüren tedvirini,[3] şu muhteşem tabloların hayretfezâ[4] tasvirini, şu rengârenk mevcudatın göz kamaştıran tezyinini[5] ayrı ayrı tefekkür etsin, onlarda tecelli eden nimet ve ihsanlara karşı şükür ve hamd ile mukabelede bulunsun.
“Nûrun gelmesi elbette nûranîden ve vücut vermesi herhâlde mevcuttan, ihsan ise gınadan, sehâvet ise servetten ve tâlim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, hüsün vermek hasenden ve güzelleştirmek güzelden ve cemâl vermek cemilden olabilir, başka olamaz.”[6] diyerek bütün varlık âlemini geride bırakıp onları var edene teveccüh etsin, O’nu bilsin, O’nu tanısın, O’nu sevsin. Huzurunda el bağlayıp bel büksün, diz çöküp yüz sürsün. Böylece O’na kul olma şerefinin şükrünü edâya çalışsın.
Hak Teâlâ’nın:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insi ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”[7] fermanına bu sûretle mukabelede bulunarak, hem lisan-ı hâl, hem de lisan-ı kâl ile: “Ben de ancak Sana ibâdet eder ve ancak Sen’den yardım dilerim” desin.
Hâkîm-i Ezelî, nihayetsiz hikmeti ile, şu kâinatı ince ve derin mânâları ihtiva eden bir kitap hükmünde yarattı. İnsanı da o kitabın kelimelerini, satırlarını, sahifelerini okuyabilecek bir kabiliyette halk etti. Onu akıl, kalp ve ruh cihetiyle inkişaf ettirdi. Ona bir temyiz kabiliyeti, bir idrâk, bir cüz-i irâde bağışladı. Bu mahiyeti ile insan bu kâinatın mânen fevkine çıktı. Artık, kâinat bir kitap, insan ise onun mütâlaacısı idi; kâinat bir mescit, insan onda sâciddi,[8] kâinat bir misafirhâne, insan ise Rabb-i Rahîmi’nin nazlı ve nazdar bir misafiri idi. Her şey onun hizmetine verilmiş ve o diğer nevilerde tasarrufa yetkili kılınmıştı. Güneş ve aydan nehirlere ve çaylara, havadaki buluttan yer altındaki madenlere kadar, her şey onun hizmetine verildiği gibi, her bir hayvan ve nebat da onun yardımına koşuyor, ona hizmet ediyordu. İnsan, bu hâliyle:
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ
“Şânım hakkı için biz Benî âdemi tekrim[9] ettik”[10] âyetine en güzel bir mâsadak[11] olmuştu.
Şimdi mükerrem olarak yaratılan bu insanın yapması lâzım gelen tefekkürünü hülâsa olarak takdim edelim:
Evet, insan hem kendi nefsini, hem de bu muhteşem âlem sarayını temâşâ ve tefekkür etmekle Allah’ı bilebilir ve bulabilir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hakikatinden hareketle önce kendi nefsini düşünür. Menşei olan bir katre sudan taa son aldığı sûrete kadar geçirdiği bütün tavır ve safhalara hayalen nazar eder. Şuursuz ve cansız elementlerin bu safhalarda ne kadar harika bir nizâm ile ve ne kadar mükemmel bir tertip ile istihdam edildiklerini hayret ve ibretle düşünür. Bu cansız ve şuursuz elementlerden şuur ve hayata merkez bir vücud halk eden Sâni-i Hakîm’in muhit ilmini, nihayetsiz kudretini takdir ve tâzim eder. Bedenindeki nizâm ve intizama, ölçü ve takdire bakarak, onlarda tezâhür eden ilim ve hikmeti akıl gözüyle görür. Bütün organlarının en güzel sûrette yaratıldıklarını, birbirleriyle el ele verip muntazaman vazife gördüklerini, hepsinin kendi vazifelerine göre en uygun şekli aldıklarını, en güzel sûreti giydiklerini hayretle tefekkür eder.
Bütün rızıklardaki hadsiz tatları tanıyan, tartan ve zevk eden dilini; gülünden zambağına, karanfilinden menekşesine kadar, bütün kokular taifesini teftiş eden burnunu; rüzgârın terennümâtından, kuşların nağmelerine kadar bütün ses dünyasından onu haberdâr eden kulağını; şu sûret ve renk âlemlerinin seyircisi ve bu âlem kitabının mütâlaacısı olan gözlerini bu şuurla mülâhaza ederek Hâlik’ının rahmet ve hikmetini takdir, kemâlât ve maharetini tâzim eder. Sonra, bedenindeki her bir âzâdan hâsıl olan faydanın, o âzânın şekliyle yakından alâkadar olduğunu düşünür. Gördüğü bütün işler ve yaptığı bütün eserleri ellerinin şu hazır şekline borçlu olduğunu ibretle tefekkür eder. Diğer âzâlarını da aynı nazarla değerlendirir. Cenâb-ı Hakk’ın takdir ve tasvirindeki nihayetsiz hikmetini seyreder ve her bir âzânın bir vahdet mührü[12] olduğunu bilir. Daha sonra, her bir âzânın ancak kendi yerinde bulunmakla faydalı olduğu dikkatine çarpar. Burnunun koltuk altında; gözünün tam tepesinde; ağzının ense kökünde; ellerinin ayak yerinde; ayaklarının el yerinde… bulunmaları hâlinde bu âzâların birer haz kaynağı değil, ıstırap membaı olacaklarını derk eder.
Bir fotoğraf makinası gibi başının en münâsip yerine konan gözlerini düşünür. Onları, alnından inecek terlerden koruyan kaşlarına, en küçük tozdan bile esirgeyen kirpiklerine dikkatle bakar. Bu göz-kirpik-kaş üçlüsünün hikmetli yaratılışları yanında, ayrıca yüze bir süs olmalarını da ibretle hatırlar. Bütün âzâlarının böyle yerli yerine konulmasındaki hikmet ve inayeti düşünüp, Mukaddir-i Hakîm’ine hamd ü senâ eder.
Bedenini böylece temâşâ ettikten sonra, tefekkürünü bir derece daha derinleştirerek onda hükmeden mânâ âlemine, yani hayata ve onun ihtiva ettiği kudsî hakikatlere bakar. Her ilmin anahtarı olan aklına, binler kütüphâne kadar mânâları içine alan hâfızasına, kâinatı kuşatacak derecede geniş olan muhabbet kabiliyetine, şefkat, aşk, şevk gibi latif duyguların mahalli olan kalbine, mârifet-i İlâhî’nin ziyâsını neşreden vicdanına, hülâsa bütün iç dünyasına ve ruh âlemine hayret ve ibret nazarlarıyla bakar. Âzâlarındaki nizâmın ve onlar arasındaki yardımlaşmanın çok daha hârika bir sûrette, bu hissiyat ve duygular arasında da mevcut olduğunu bilir, hisseder ve zevk eder.
Bir et ve kemik, kan ve ilik yığını olan bedeninde düşünme, hayal kurma, hıfzetme, sevme, korkma, endişe etme gibi binlerle faaliyetin kaynaştığını hayretle tefekkür eder. Her bir hissinin ve duygusunun ayrı bir vazifesi bulunduğunu fehmeder. Düşünme, inanma, sevme… istidadında olan rûhuna yazan el, konuşan dil, secde eden baş… veren Rabb-i Hakîm’ine hadsiz hamd ü senâ eder. “Bedenimi bütün âzâlarıyla kim tanzim etmişse, rûhumu da bütün hissiyatıyla ve duygularıyla yine o tanzim etmiştir!” diye hükmedip, Sâni’-i Hakîm’inin hikmetine hayran olur.
Kendisinin o ulvî ve zengin istidadıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerine en câmi bir âyine olduğunu idrâk ederek:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓي اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.”[13] âyetinin sırrını anlar.
اَلَّذٖي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“…Ve yine Rabbinize ibâdet ediniz ki, Arz’ı size döşek; semâyı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın, öyle ise, Allah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka mâbud ve Hâlıkınız yoktur.”[14]
Âzâlarını ve duygularını en güzel şekilde terbiye etmekle onu ahsen-i takvim üzere yaratan Allahu Azîmüşşân’ın nihayetsiz ilminin, hadsiz kudretinin, hâkimane tasarruflarının kendi vücudundaki tecellilerini böylece tefekkür eden o akl-ı selim sâhibi, enfüsî[15] tefekkürden âfâkî[16] tefekküre geçer. Nefsinde tecellî ve tezâhür eden isim ve sıfatları bu defa kâinat sahifelerinde ve mevcudat âyinelerinde temâşâ etmeye başlar. Evvelâ çekirdeklerden ağaçlara, katrelerden denizlere, yumurtacıklardan hayat tabakalarına, atomlardan semâ sistemlerine kadar her şeye muhit, mükemmel bir nizam gözüne çarpar. Bu nizamdan kaynaklanan derin hikmetleri, ulvî gayeleri, sayısız faydaları, rahmet ve merhameti gösteren semereleri mütâlaa eder. İlim, hikmet, merhamet, şefkat gibi sıfatların ve hakikatlerin bu camid, câhil, şuursuz, iradesiz ve merhametsiz zerrelere, kürelere, sistemlere isnat edilemeyeceğini düşünür. Bütün kâinatı ihata eden şu nizâmın ancak her şeyi bilen ve her şeye kādir olan bir Zât-ı Akdes’in tanzimi ile olduğunu yakînen anlar. Sonra, kâinatta olan her şeyin bir itaat ve inkıyad[17] içerisinde, bir emir ve irâde tahtında vazife yaptıklarını görür. Bütün hayvanat ve nebatat nevilerinin ayrı ayrı vazifelerde hâkimâne istihdam edildiklerini, zemin yüzündeki bütün dağların, denizlerin, fezâdaki bütün sistemlerin Cenâb-ı Allah’ın emrine ve irâdesine itaat ve inkıyâd ettiklerini derk eder. Diğer taraftan kâinattaki her sistemin, her menzilin, her tabakanın, her âlemin, her taifenin ve her ferdin bir terbiye neticesinde semeredar[18] bir vaziyet aldığını görür. Umum kâinattaki bu terbiyenin bir Rabb-i Rahîm ve Alîm-i Hakîm’in rahmet, inayet ve hikmetiyle olduğunu idrâk eder. Sonra, bu kâinat memleketinin ve zemin şehrinin her tarafına ihata eden fiillere ve durmadan tazelenen icatlara bakar.
Bütün hayat sâhiplerinin hiçbirini unutmayarak rızıklandıran bir Rezzâk-ı Kerîm’in hadsiz ihsan ve keremini; atomlardan galaksilere kadar nihayetsiz sistemleri hiç durdurmayarak hikmetli tedvir[19] eden bir Kadîr-i Mutlak’ın sonsuz kudretini; güneşin ışık verme vazifesinden beyin hücrelerinin zekâ saçmalarına ve bütün ağaçların meyve vermelerine kadar her şeyi mahsus vazifelerde çalıştıran bir müdebbir-i Hakîm’in hikmetli tedbirini, insanın âzâlarından ağaçların dal ve yapraklarına, yağmur katrelerinden semâ yıldızlarına kadar her şeyi en güzel bir şekilde, en ölçülü bir biçimde halk ve takdir eden bir Mukaddir-i Alîm’in âlimâne takdirini ibret nazarıyla temâşâ eder.
Bu fiiller gibi, tezyin, teshir, tebdil, tahrik, tenvir, teskin, tasrif… fiillerinin de bütün mevcudatı ihata ettiğini düşünür ve Cenâb-ı Hakk’ın nihayetsiz ve mutlak sıfatlarına ve hadsiz kemâlâtına yakînen îman eder.
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِه۪ۙ , اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّاۙ , ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّاۙ , فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّاۙ , وَعِنَبًا وَقَضْبًاۙ , وَزَيْتُونًا وَنَخْلًاۙ , وَحَدَٓائِقَ غُلْبًاۙ , وَفَاكِهَةً وَاَبًّاۙ , مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ
“Bir de insan, taamına baksın. Biz o yağmuru bol bol yağdırdık, sonra toprağı (hayat membaı olan rızkınızı oradan göndermek için) bir yarış yardık. Bu sûretle bitirdik onda taneler; üzümler, yoncalar; zeytinlikler, hurmalıklar; âfaka ser çekmiş (dilber) bahçeler; meyveler ve nice çayırlar… (Bütün bunları) Sizin ve hayvanatınızın menfaati için yarattık.”[20]
Âyet-i kerimesindeki: “Bir de insan, taamına baksın” emrine inkıyâd ile, kendisinin istifadesine sunulan bütün meyve bahçelerinden, hayvanlarına rızık olarak gönderilen çayırlara, yoncalara kadar bütün taamları, nimetleri, ihsanları, ikramları bir sinema şeridi gibi nazarından geçirir.
San’at-ı İlâhiyye’nin birer mû’cizesi ve lûtf-ı İlâhiyye’nin birer hediyesi olan meyvelerden birisine, mesela bir nara, bir elmaya yahut bir kiraza dikkatle bakar. Mücessem birer rahmet ve inayet olan bu meyvelerle kendisi arasındaki münasebetleri ayrı ayrı tefekkür eder: “Renkleriyle gözüme, tatlarıyla dilime, kokularıyla burnuma, zarafetleriyle iştihama tam hitap ettikleri gibi, vitaminleriyle de bedenimin imdadına koşuyorlar” der ve şu hükme varır:
“Bu meyveleri kim halk ve terbiye etmişse, benim Rabbim ve Hâlikım da O’dur.”
Sonra, o meyvelerden süzülen çekirdeklere bakar. Onların da gelecek nesiller için hazırlandığını ibretle tefekkür eder. Çekirdekler meyveden süzüldükleri gibi, meyvenin ağaçtan, ağacın da bütün bir kâinattan süzüldüğünü düşünmekle “Çekirdeğin Hâlıkı kim ise, bütün kâinatın Mâliki de O’dur” diye hükmeder.
“Her bir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder” hakikatinin bir tecellisini o meyvelerde ve çekirdeklerde açıkça görür.
Meyvenin ağaca takılı olması gibi, ağacın da bahçeye, bahçenin arz küresine, arzın da güneşe, güneşin samanyoluna… takılı olduğunu düşünmekle kâinatın bölünmez, parçalanmaz bir tek hakikat olduğunu, muhit bir ilim, nihayetsiz bir kudret ve mutlak bir irâde ile sevk ve idare edildiğini iz’an eder.
“Tabiat, bir san’at-ı İlâhiye’dir, sâni’ olmaz. Bir kitabet-i Rabbâniyedir, kâtib olmaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz.”[21]
O akl-ı selim sâhibi kâinatı temâşâ ederken, sebepler âlemi nazar-ı dikkatini celb eder. Güneş, ay, hava, toprak, su gibi sebeplerin aynı derecede âciz, câhil, şuursuz, iradesiz, ilimsiz, hayatsız, şefkatsiz ve merhametsiz olduklarını müşahede eder. O sebeplerden hiçbirisinin bu sıfatlar itibariyle diğerinden bir üstünlüğü olmadığını görür. Bununla birlikte o sebeplerin eliyle vücuda gelen bitki ve hayvanlarda nihayetsiz bir ilim ve hikmetin tecelli ettiğini açıkça görür.
Okuma yazma bilmeyen binlerce insanın bir araya gelmesiyle bir tek mektup dahi yazılamayacağı gibi, bu âlemdeki câhil, şuursuz sebeplerin de bir araya gelmesiyle bir tek çiçek yahut bir tek sineğin icad edilemeyeceğini yakînen anlar. Misaldeki o binlerce insan; hayat, akıl, irade, his ve duygu sâhibi oldukları hâlde, sadece ilim sıfatından mahrum olmakla bir mektup, hatta bir satır dahi yazamazlarken, bu tamamen cansız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz sebeplerin şu nihayetsiz bitki ve hayvanları yaratamayacaklarını anlar.
Hayâlen bir atölyeye, mesela bir marangozhâneye girer. Atölyede imal edilmiş, nakışlı, mükemmel ve müzeyyen bir kütüphâne görür. Bu güzel eserin ustasını merak eder. Ne atölyedeki tezgâhların, ne bıçkı, tutkal, çivi ve keski gibi âlet ve malzemelerin ve ne de atölyenin tavanının, tabanının, lambasının… bu eserin ustası olamayacaklarını hemen anlar. Onu yapan Zât’ın ne atölyeye, ne de ondaki âletlere benzemeyen ve onların cinsinden olmayan hayat, ilim, irâde sâhibi mâhir bir sanatkâr olduğunu kabul eder.
Bu haşmetli kâinatı da, içinde insan yapılan, hayvanat dokunan, nebatat nescedilen bir atölye gibi görür. Bu atölyenin tavanı hükmündeki semâvatın, onu nakışlayan yıldızların ve lambası olan güneşin, kandili olan kamerin, zemini olan küre-i arzın, birer tezgâh hükmündeki gece ve gündüzün, kış ve yazın, toprak, hava, su gibi küllî unsurların… ne tek başlarına, ne de bir araya gelmekle en küçük bir canlıyı dahi icad edemeyeceklerini iz’an eder.
اِنَّ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
“Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibâdet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halk edemezler” âyet-i kerimesinde beyan edilen ulvî hakikati yakînen anlar.
Bu kâinat atölyesini halk edip, mahlûkatı icad eden, ezelî, ebedî ve nihayetsiz ilim, irâde, kudret sâhibi olan Cenâb-ı Hakk’ın, her şeyin Mâliki ve Hâlıkı olduğuna ve mahlûkata hiçbir cihetle benzemediğine îman eder.
“Sivrisineğin gözünü halk eyleyendir mutlaka, güneşi hem Kehkeş’i[22] halk eylemiş.
Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzûme-i şemsiye’yi[23] nazmeylemiş.
Gözde rü’yet, midede hem ihtiyacı derc edendir mutlaka, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.”[24]
Sonra, o akl-ı selim sâhibi, kendisindeki ince ve dakik intizamla kâinattaki mükemmel ve muhteşem nizâm arasındaki ahengi, muvafakati, mutabakatı dikkatle temâşâ eder.
“Bendeki nizâm, kâinattaki nizâmın kardeşidir. İkisi de bir nâzımın planından çıkmıştır. Biri merkez ise diğeri muhit, biri çekirdek ise diğeri ağaç, biri fihrist ise diğeri kitap hükmündedir” diyerek, kâinatla insanın bir tek mürebbinin terbiyesinde ve bir tek müdebbirin idaresinde olduğunu derk eder. Güneşin bir soba ve lamba, ayın kandil ve takvim, gecenin istirahat örtüsü, gündüzün bir sergi, bir ticaretgâh ve zemin yüzünün bir çiftlik olduğunu tefekkür eder. Ve şu hükme varır:
“Güneşe soba ve lamba dedirten bendeki ısınma ve görme ihtiyacı olduğu gibi, geceye örtü dedirten de benim istirahat ve dinlenme ihtiyacımdır. Arza beşik dedirten benim âcizliğim, nâzeninliğim, nâzdarlığımdır.”
Sonra insansız bir kâinat tasavvur eder. İnsan olmadan güneşin ziyâ vermesinin, dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneş etrafında dönmesinin, gece ve gündüzün birbiri ardı sıra gelmesinin ve her kışı bir baharın takip etmesinin, atmosferin arz küresini çepeçevre sarmasının… Hiçbir mânâ taşımayacağını anlar.
Sonra, kâinattaki bütün mevcudatın bir rahmet ve inayet ile insanın imdadına gönderildiğini ve ihtiyaçlarına koşturulduğunu düşünür. Evvelâ, el ve ayak gibi dış organlarına ve kalp ve mide gibi iç organlarına dikkatle ve ibretle bakar. Bu âzâların da kendi zâtları için vazife görmediklerini ve kendi ihtiyaçları için birbirlerinin yardımına koşmadıklarını düşünür. “Ne göz kendi yolunu görmekte, ne mide kendi ihtiyacı için hazım yapmakta, ne el kendisi için çalışmakta, ne de ayaklar kendi işlerine koşmaktalar” diyerek, bunların hep insan rûhuna yardımcı ve hizmetkâr olduklarını idrâk eder. Sonra, bir kademe daha ilerleyerek arz küresinde vazife gören, başta toprak, su, hava olmak üzere, bütün unsurları ayrı ayrı mütâlaa eder. Bedendeki âzâlar gibi bu unsurların da yine kendi zâtları için vazife görmediklerini idrâk eder. “Onları bu vazifelerde çalıştıran ancak benim Rabbim ve Hâlikım olabilir; zira bütün bunlar hep benim imdadıma koşuyorlar. Arzın durup dinlenmeden dönmesi, havanın fasılasız çalışması, ağacın meyve, tarlanın mahsul vermesi hep benim için olduğu gibi, kavunun letafeti, gülün güzel kokusu da yine benim içindir” diyerek Hâlik-ı Rahîm’ine nihayetsiz hamd ü senâ eder.
Sonra, ayın bir takvim ve kandil, güneşin bir lamba ve soba olarak onun yardımına koştuklarını, ona hizmet ettiklerini düşünür. Güneş sisteminin bütün gezegenleriyle samanyolunun bir dalı olduğunu hatırlayarak, bu muhteşem kâinatın bir Hakîm-i Rahîm, bir Kadîr-i Alîm tarafından insana hizmet ettirildiğini, hayret ve ibretle tefekkür eder. “Bütün bu câmid ve cansız mevcudat beni tanıyıp, bana merhamet etmekten hadsiz derece uzak olduklarına göre, bu ihsan ve ikram ancak beni tanıyan ve bilen bir Rabb-i Kerîm’in tesiriyle, emriyle, tedbiriyle, ilmiyle ve irâdesiyledir” diyerek Allah’a hadsiz şükreder.
“Zaaf-ı Mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor.”[25]
O akl-ı selim sâhibi âfâkî tefekkürüne devamla ruhsuz, hayatsız, ilimsiz ve iradesiz elementleri düşünür. Bunlardan yapılan hadsiz İlâhî sanatları; nebatatı, hayvanatı, insanları ve onlarda tecelli eden ulvî gayeleri tefekkür eder. Gayet edibâne yazılmış mükemmel bir kasideyi cansız ve şuursuz mürekkep zerrelerine vermenin kābil[26] olamayacağı gibi, her biri bir kudret mucizesi olan bu Rabbanî sanatların da bu basit elementlere havale edilemeyeceğini idrâk eder. Binlerce meyve veren o haşmetli dağvari ağaçların narin, zarif ve hassas çekirdeklerden; kuş, balık ve böcek gibi hârika mahlûkların âdi ve basit yumurtalardan; insan gibi âli bir mahiyetin bir katre sudan kendi kendine olamayacaklarını açıkça anlar.
Sonra akılsız, şuursuz, hayvanatın eliyle vücuda gelen harika sanatlara bakar. Bu sanatları mahlûkat içerisinde şuurca en yüksek ve istidatça en zengin olan insanın bile yapamayacağını düşünür. İnsanoğlu mükemmel fabrikalarda, muhteşem tesislerde ancak hazır yünden yahut pamuktan kumaş dokurken, ipek böceğinin sert ve basit dut yaprağından ipek yaptığını; yine insanoğlunun hazır şeker pancarından binbir güçlüklerle şeker üretmesine karşılık, arının çiçeklerden bal yaptığını hayretle temâşâ eder. Bu hayvanatın ancak bir Sâni’-i Hakîm’in birer fabrikası, birer tezgâhı olduklarına hükmeder ve şu hakikati güneş gibi görür:
“Bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gına[27] ve cümud[28] ve cehil içindeki hayat ve şuur; bilbedahe[29] ve bizzarure[30] bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zât’ın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar.”[31]
قُلْ مَنْ بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
“(Ey Habibim)! Sen de! Her şeyin melekûtu (iç âlemleri) Kimin elindedir (yed-i kudretindedir)?”[32]
Sonra iradeli ve iradesiz, şuurlu ve şuursuz hiçbir mahlûkun kendi iç âleminde müstakil olmadığını düşünür.
Evvelâ, nazarını kendi iç âlemindeki çeşitli makinalara, tezgâhlara, çarklara çevirir. Ana rahminde iken bu iç âzâların yapılmasında, takılmasında, her birinin kendine münâsip vazifeler yüklenip, en elverişli yerlere yerleştirilmesinde ne kendisinin, ne de en yakın sebepler olan ana-babasının hiçbir hisseleri olmadığı gibi; dünyaya geldikten sonra da bu âzâların faaliyetlerinde onların tesirleri olmadığını ibretle tefekkür eder. Kalbinin çalışmasından, midesinin hazım faaliyetlerine ve dimağın hayretengiz[33] bir laboratuvar gibi vazife görmesine kadar bütün fiillerin hep onun irâdesi ve kudreti dışında cereyan ettiğini, kendisinin bunlarda hiçbir tesiri olmadığını bilir. Bu organları hâkimane tanzim eden ve mâhirâne çalıştıran bir Sâni’-i Hakîm’in, bir Rabb-i Kerîm’in mevcudiyetine yakînen îman eder.
Aynı şekilde, bütün hayvanatın iç âlemlerine de nazar eder. Onlardaki hâkimane faaliyetlerin, basirâne tedbirlerin, rahimâne tasarrufların sağır tabiata, kör kuvvete ve şuursuz sebeplere verilemeyeceğini yakînen bilir.
Nebatatın içlerinde cereyan eden hârika faaliyetleri de bunlara kıyas eder, aynı mizanla tartar.
Sonra bu hakikatin deryalarda, dağlarda, yerin derinliklerinde, semâ tabakalarında cari olduğunu dikkate alır. Ne deryaların, içlerindeki mahlûklardan; ne dağların, taşıdıkları hazinelerden; ne semânın, ihtiva ettiği sistemlerden haberdar olmadıklarını ibretle tefekkür eder. Ve bu tefekkür ile, kâinatın mihrak noktası olan insandan, semâ tabakalarına kadar bütün mevcudatın iç âlemlerinin aynı ilmin murakabesinde, aynı irâdenin tedbirinde, aynı kudretin tasarrufunda… olduğunu iz’an[34] eder.
“Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha latif, daha güzel, daha müzeyyen[35] olduğu gibi, hayatça daha kavî,[36] şuurca daha tamdır.”[37]
Sonra, her şeyin iç âleminin dışından daha mükemmel olduğu hakikatini tefekküre başlar. Önce kendi iç âlemini nazara alır. Hayal, hafıza, muhakeme ve şuur gibi iç duygularının efendisi olan aklının; mârifet, muhabbet, şefkat gibi hakikatlerin mâkesi[38] olan vicdanının bedendeki âzâlardan çok daha hârika, çok daha mükemmel olduğunu hemen anlar. Ve şu hakikatlere intikal eder:
“Saray güzeldir, lâkin sultan daha güzeldir. Zira saray sultan içindir.”
“Kafes güzeldir, ama bülbül daha güzeldir.”
“Lafız güzeldir, fakat mânâ daha güzeldir. Çünkü lafız kuvvetini ve kıymetini ondan alır.”
“Kabuk güzeldir, lâkin lüb daha güzeldir. Çünkü ukde-i hayat[39] ondadır.”
Bu tefekkür ile kendi bedenin de bir saray, bir kafes, bir lafız yahut bir kabuk hükmünde olduğunu ve ondaki bütün güzelliklerin, tenasübün, ahengin onda hüküm süren ruh sultanından kaynaklandığını yakînen anlar. Asıl nûranî, kâmil ve hâkim olanın hep ruh olduğunu, bedenin ise ancak rûhun terakki ve teâlîsine hizmet eden, dağılmaya mahkûm bir kabuk olduğunu idrâk eder.
Bu kâinatı da bir büyük insan gibi tasavvur ederek, onun akılları hayrette bırakan kāmetini, nazarları kamaştıran endâmını ve onda tezahür eden hârika güzellikleri tefekkür eder. İnsandaki bütün güzelliklerin onun iç âleminden gelmesi gibi, bu muhteşem kâinattaki güzelliklerin de melekût âleminden geldiğini bilir. Kendisindeki kalp, akıl, ruh, hâfıza, hayal… âlemlerine mukâbil, insan-ı ekber[40] olan kâinatta da Arş, Kürsî, âlem-i ervah,[41] Levh-i Mahfuz,[42] âlem-i misâl[43] gibi âlemlerin mevcud olduğunu ve bu âlemlerin şu görünen âlemden daha âli, daha yüksek, daha güzel ve daha latif olduğunu anlar.
[1] Âl-i İmrân, 3/190.
[2] Nazar-ı dikkat: Dikkatli bakış.
[3] Tedvir: Çekip çevirme, idare etme.
[4] Hayretfezâ: Hayret verici.
[5] Tezyin: Süsleme.
[6] Nursî, Şuâlar, s. 77-78.
[7] Zâriyât, 51/56.
[8] Sâcid: Secde eden, secdeye varan, secdeye kapanan.
[9] Tekrim: Saygı gösterme, yüceltme, ululama.
[10] İsrâ, 17/70.
[11] Mâsadak: Uygun, muvâfık, mutâbık.
[12] Vahdet mührü: Allah’ın birliğini gösteren mühür.
[13] Tîn, 95/4.
[14] Bakara, 2/22.
[15] Enfüsî: İç dünyamıza ait.
[16] Âfâkî: Dış dünyaya ait.
[17] İnkıyad: Boyun eğme, itaat etme.
[18] Semeredar: Verimli.
[19] Tedvir: Çekip çevirme, idare etme.
[20] Abese, 80/24-32.
[21] Nursî, Lem’alar, s. 394.
[22] Kehkeş: Kehkeşan, Samanyolu.
[23] Manzûme-i şemsiye: Güneş sistemi.
[24] Nursî, Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 767.
[25] Nursî, Sözler, s. 730.
[26] Kābil: Mümkün, olabilir.
[27] Gına: Zenginlik.
[28] Cümud: Cansızlık.
[29] Bilbedahe: Apaçık bir şekilde.
[30] Bizzarure: Zorunlu olarak.
[31] Nursî, Sözler, s. 730.
[32] Mü’minûn, 23/88.
[33] Hayretengiz: Hayret veren. Hayret içinde bırakan.
[34] İz’an: Anlayış, kavrayış, ferâset.
[35] Müzeyyen: Ziynetli, süslenmiş.
[36] Kavî: Kuvvetli, güçlü.
[37] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 181.
[38] Mâkes: Bir şeyin yansıdığı, aksettiği yer, akis yeri.
[39] Ukde-i hayat: Hayat düğümü.
[40] İnsan-ı ekber: Âlem, kâinat.
[41] Âlem-i ervah: Ruhlar âlemi.
[42] Levh-i Mahfuz: Her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası.
[43] Âlem-i misâl: Bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem.

Bu konuda geri bildirim bırakın