Bir Umre Hâtırası: Hâfız el-Ca’berî ile Sohbet
1985 yılında Umre’ye gitmiştim. Mekke’deki Nur medresesine misafir oldum. Medresede Said Özadalı ve Abdülhamid isimli iki nur talebesi kalıyordu. Bunlar aslen Adıyamanlıydılar. Arabistan’da İlahiyat Fakültesi’nde okuyorlardı.
Umre ibâdetimi bitirdikten sonra Türkiye’ye dönme hazırlıkları yapıyordum. Gideceğim gün kahvaltı esnasında Said elinde bir kitapla yanıma geldi ve: “Hocam, bu kitabı sana okumalıyım. Gitmeyi sonra düşün” dedi. Kitap İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Hâfız el-Ca’berî tarafından kaleme alınmış, ama basılmamıştı. Talebelere ders notu olarak okutuluyormuş.
Kitapta, dünyadaki bütün İslâm cemaatlerinin meşrepleri ve hizmet metotları anlatılıyordu. Mısır’daki İhvan-ı Müslimin Cemaati, Pakistan’daki Tebliğ Cemaati, Türkiye’deki Nur Cemaati gibi birçok cemaat hakkında tafsilatlı bilgi veriliyordu. Risale-i Nur hizmeti hakkında verilen bilgilerin sonunda: “Bediüzzaman Hazretleri’nin Türkiye’de yapmış olduğu hizmet o kadar muazzamdır ki, Millî Selamet Partisi gibi bir partiyi netice verdi.” ifadesi yer alıyordu.
Ben bunu duyunca çok üzüldüm ve Said’e:
“Said Efendi, bunun hilaf-ı hakikat olduğunu hocanıza söylemediniz mi? Söyleseydiniz belki bu şekilde yazmazdı.” dedim.
Said üzüntülü bir şekilde:
“Biz konuşmayı denedik, fakat muvaffak olamadık, bizi dinlemedi. Siz bugün de burada kalın, yatsı namazını Kâbe-i Şerif’te kılın ve namazdan sonra orada bekleyin. Eğer mümkün olursa Hâfız el-Ca’berî Bey’i oraya getiririz. Siz de durumu izah edersiniz.” dedi.

Hâfız el-Ca’berî
Ben de yatsı namazından sonra Kâbe’deki Rükn-ü Yemânî denilen yerde beklemeye başladım. Biraz sonra Hoca Efendi, yanında okuyan Türk talebelerle geldi. Hoca Efendi uzun boylu, endamlı ve nûranî çehreli bir zâttı. Onu görünce hemen Hâfız el-Ca’berî olduğunu anladım. Yanıma gelince musafaha yaptık, hâlimi hatırımı sordu. Kendisine Üstad Hazretleri’nin talebelerinden olduğumu söyleyince çok sevindi. Bir müddet sohbet ettik. Sonra kendisine:
“Said Efendi bana, sizin İslâmî cemaatler hakkında telif ettiğiniz bir kitabınızı okudu. Doğrusu ifadelerinize, tesbitlerinize, fesâhat ve belağatınıza meftun oldum. Ve zât-ı âlinizi görmeye bende şiddetli bir arzu uyandı.” dedim ve kendisine iltifatlarda bulundum. Devamla:
“Yalnız buradaki bazı ifadeleri okuduktan sonra, sizin nâmınıza endişe duydum. Çünkü kitabında Bediüzzaman hakkında yapılan bazı tespitlerin tashih edilmesi gerekiyor. Bu yanlışlıkları sizin ilim ve irfanınızla bağdaştıramadım.” dedim.
Bunu duyunca heyecanlandı ve:
“Yâ şeyh, yanıldığım noktayı izah et de tashih edelim.” dedi. Kendisine şunları söyledim:
“Sizin de malumunuzdur, fakat olayların üstünden çok zaman geçince birçok hakikatin üstü örtülü kalıyor.
Osmanlı Devleti I. Cihan Harbi’nden sonra dağıldı. 35 milyon olan nüfusu 11 milyona indi. Arkasından İstiklâl Harbi gibi büyük bir savaş daha verdik. Ve büyük mücadelelerle muzaffer olduk. Ama Türk milleti maddeten çok zayıf düştü.
Bütün bu tahribattan sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Fakat bu kuruluşta altı yüz yıllık bir kültüre sâhip olan Osmanlı Devleti örnek alınmadı. Her nedense Türkiye’deki noksanlar ikmal edileceğine, var olanlar da ortadan kaldırıldı. Mesela 1400 yıldan beri bu milletin ilim ve irfanına hizmet etmiş olan medreseler, ahlâk ve feyzine vesile olan zaviyeler kaldırıldı. Okullarda sadece fen ilimlerine önem verildi, fazilet, irfan ve inanca ehemmiyet verilmedi. Buralardan yetişen bazı talebeleri Avrupa’ya tahsil için gönderdiler. Onlar da Avrupa’dan ilim ve sanat yerine sefâhat ve ahlaksızlık getirdiler. Bütün dinleri inkâr eden Auguste Comte isimli sosyoloğun “Ancak tecrübe sahasına giren şeyler ilim olur. Tecrübe sahasına girmeyen şeyler ilim olmaz.” fikrine kapıldılar. Onu okullarda pozitivizm adı altında okutarak gençliğimizin zihninde inanca karşı şüphe ve tereddütler uyandırdılar. Sine ve ruhlarında büyük yaralar açtılar. Avrupa’dan bir kasırga dehşetiyle esip gelen bu dalâlet ve sefâhat, memleketin ufuklarını kararttı. Bu necip milletin güzel seciye ve faziletleri neredeyse kaybolmaya yüz tuttu. Batı’nın rezil kültürü ve âdetleri, örf ve an’anelerimize tedrîcen tesir etmeye başladı.
Bu felaketlerin hücumu zamanında Bediüzzaman Hazretleri ortaya çıktı. Dâhilden ve hariçten gelen bütün bu tehlikelere karşı göğsünü siper etti. Telif ettiği altı bin sayfalık Risale-i Nur külliyatıyla îman ve Kur’ân’ın müdafaasına hayret verici bir şekilde çalıştı. Bu uğurda her türlü fedakârlığı yaptı. Müslümanların dünya ve âhiretine ait saadet düsturlarını Risale-i Nur’da parlak hüccetler ile ispat etti. Senelerce sürgünlerde kaldı, hapislerde yattı.
Bütün gayret ve himmetini ebedî hayatı mahveden küfr-ü mutlakı kökünden kesme dâvâsında merkezleştirdi. Tabiatperestlerin küfre dayanan fikirlerini yıktı; İslâmiyet’i kalplerden söküp atmak isteyen mülhitleri mağlup düşürdü.
Bugün Türkiye’de İslâmiyet’i ilim ve irfan ile yaşayan bir Nur cemaati varsa, bunu Bediüzzaman Hazretleri’ne borçluyuz.
Ancak Üstad Hazretleri bunu yaparken, “İslâmiyet’e hizmetin siyaset ile değil irşad ve ikaz ile olacağını tespit etti ve hizmetini ilim ve irfan vadisinde yürüttü.” Biz de Üstad’ımızdan aldığımız bu dersle anladık ki, bizim için kurtuluş yolu siyaset ile değil, Kur’ân’ın ebedî ve ezelî hakikatleriyle olacaktır. Türkiye’deki bütün basiretli Müslümanlar, Nur talebelerinin bu siyaset üstü îman hizmetini takdir ediyorlar ve onlara çok itimat ediyorlar. Onların aleyhinde söylenen hiçbir söze inanmıyorlar.
Nur talebelerinin ruhlarında sarsılmaz bir îman ve azim bir irade vardır ki, en müthiş tehlikelere rağmen İslâm dinini yaşayıp yaşatmak için çaba sarf ederler. Üstad Hazretleri, “Kur’ân bizi siyasetten şiddetle men’etmiş.”[1] diyor ve bunun sebeplerini geniş bir şekilde izah ediyor. Bunlardan birisini de “Kur’ân’ın elmas gibi hakikatlerini, ehl-i gaflet nazarında bir propaganda-i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek”[2] şeklinde ortaya koyuyor.”
Prof. Dr. Hâfız el-Ca’berî, konuşmamı sonuna kadar dikkatle dinledi. Benim konuşmam bitince, kitapta Üstad’ın siyaset ile ilgilendiğini yazdığı yerin üstünü çizdi ve bana dönüp:
“Şeyh, şimdi bunun yerine ne yazayım?” dedi.
Ben de, “Üstad’ımızın gayesinin îmana ve Kur’ân’a hizmet olduğunu yaz.” dedim.
Kitap bu yeni şekliyle basıldı.
[1] Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 544.
[2] Nursî, a.g.e., s. 544.

Bu konuda geri bildirim bırakın