Bitmeyen Sorumluluk: Tebliğ
Tebliğ, bir hakikati başkasına anlatma ve yayılmasına çalışmaktır. Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve gerçek vazifelerinden biridir.
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ
“Peygamberlere düşen sadece tebliğ yapmaktır.”[1] âyeti, bu hakikati ifade etmektedir. Peygamberler bu tebliğ vazifesini yaparken birçok sıkıntılarla karşılaşmışlar ama asla yılmamışlardır. Onlar tebliği hep hikmetle ve güzel öğütle yapmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak mealen şöyle buyurmaktadır:
اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتٖي هِيَ اَحْسَنُ
“(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[2]
İslâm’ın neşir ve ilan edilmesinde en büyük esas olan tebliğ, ancak ilim ve ikna yoluyla yapılabilir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) de mücâhedesine tebliğle başlamış ve Kur’ân’ın nûruyla akılları ve kalpleri teshir[3] etmiştir. Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar İslâm’ın inkişâfı, teâlî ve terakkîsi mütemadiyen tebliğ ile olmuştur.
Tebliğin sahası geniş, hududu nihayetsizdir. Tebliğ ve irşad insanların necat ve halâsı için ezelî bir kanundur. Husûsen akıl ve hikmete uygun ve ihlâs ile yapılan bir tebliğin tesiri büyüktür. Böyle bir tebliğ, muhatabın fikir ve his dünyasını harekete getirir. Düşmanı mağlup hatta dost eder.
Hudeybiye’ye 1.400 kişi ile gelen Rasûlullah Efendimizin (s.a.v), iki sene sonra on bin sahâbîyle Mekke’yi fethetmesi, İslâmiyet’in tebliğ ve barış ortamında yayıldığının en güzel delilidir.
İslâmiyet hakkında ciddi araştırma yapmayan bazı kimseler, İslâmiyet’in yayılmasının kılıç ve kuvvetle olduğunu ileri sürmektedirler. Buna delil olarak da gerek Peygamber Efendimizin (s.a.v) hayatında, gerekse ondan sonra meydana gelen harpleri ileri sürmektedirler.
Onların bu iddialarının kaynağı, İslâm’ın nûruna karşı duydukları haset ve kinlerinden başka bir şey değildir. İslâmiyet’in ulvî hakikatlerine vâkıf olan kimselere malumdur ki, İslâmiyet, kılıç ve kuvvetle değil, tebliğ ve irşad ile yayılmış, kendisini kalplere ve akıllara böylece kabul ettirmiştir. Dinde zorlama yoktur ki, şiddet ve cebir kullanılsın. Çünkü hak bâtıldan, doğruluk eğrilikten iyice ayrılmıştır. İslâmiyet’in kudsî ve parlak hakikatleri ortada iken, gerek din, gerekse başka konularda zor ve cebir olmamış ve olamaz da.
Piskopos Volter Meron verdiği bir konferansta şöyle demiştir:
“Müslümanların dini, Kur’ân dinidir. Bu din müsâlemet,[4] emniyet ve huzur dinidir.”
İnanmak, bir vicdan ve gönül işidir, kılıç ve silah ise vicdanlara hükmedemez. Şayet cebir ve silahın vicdana tesiri olsaydı, İslâmiyet’in yayılmaya başladığı ilk yıllarda bütün kuvvet ve silah ellerinde olan müşrikler, İslâm’a girenlere mâni olabilirdi. Hz. Bilâl’i kızgın taşların altında işkence ve zorlamalara tâbi tutmalarına rağmen, onun yine “Allah-u Ehad” demesi gösteriyor ki, cebir ve işkencenin vicdana hiçbir tesiri yoktur. Şimdiye kadar hiçbir insanın şiddet ve zor kullanma ile İslâm dinine girdiği görülmemiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de mealen:
فَذَكِّرْ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌ
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍۙ
“Yâ Muhammed! Sen nasihat et, esasen sen sadece bir nasihat edicisin. Onlara zor kullanacak değilsin.”[5] buyurulur.
Buna göre başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmak üzere, bütün Müslümanların vazifesi irşad yolu ile insanları İslâmiyet’e dâvet etmektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’de tek başına, silahsız ve kuvvetsiz olduğu hâlde Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Said İbni Ebî Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zubeyir, Hz. Ömer ve Hz. Hamza gibi birçok insanın İslâmiyet’e girmelerine vesile olmuştur. Mekke’nin ileri gelenleri olan bu zâtların, İslâmiyet’i silah zoruyla kabul ettiklerini söylemek mümkün müdür?
Müslümanlar “Kılıç zoruyla Müslüman olmadılar. Fakat Müslüman olmaları sebebiyle kılıca hedef oldular ve Allah yolunda kılıç kuşandılar.”
İslâm dininin tekâmül ve inkişafının hiçbir zaman silah zoruyla olmadığı tarihçe de malumdur. Bugün Batı dünyasında birçok ilim ve fikir adamının İslâmiyet’i kabul etmesi bunun en büyük şâhididir.
Tarihçi Thomas Arnold bunu teyid ederek: “Muhammed’in dâveti, ilk devirlerde, yani on ikinci yüzyılda Haçlılardan birçoğunu kendisine çekmiştir. Bu sadece Hıristiyanların halk tabakasına mahsus değildir. Bilakis bazı liderler ve komutanlar, Hıristiyanların galibiyeti elde edecekleri saatlerde bile Müslümanlara katılmışlardır.” demektedir.
Thomas Arnold İslâmiyet’in Hıristiyanlar arasında yayılma sebeplerini şöyle açıklamaktadır:
“Şu bir gerçek ki, Selâhaddin’in ahlâkı ve kahramanlık dolu hayatı o asırda Hıristiyanlarda sihirli bir tesir meydana getirdi. Öyle ki Hıristiyan süvarilerinden birisi onun cazibesine kapılarak, öteden beri inandığı dinini ve milletini terk edip Müslümanlara katıldı. Mesela bir İngiliz süvarisi Hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a girdi ve daha sonra Selâhaddin’in torunlarından birisiyle evlendi.”
İslâm’ın barış dini olması, getirdiği esasların sağlamlığı ve hakikatlerinin güzelliği on dört asır boyunca, başka din mensuplarının bölük bölük İslâm’a girmelerine vesile olmuş ve kıyâmete kadar da olmaya devam edecektir. İslâm dini, zulmedenlerin zulmüne engel olmak ve evrensel barışı sağlamak için ancak belli şartlarda savaşa izin verir. Kur’ân-ı Kerîm’de mealen:
اُذِنَ لِلَّذٖينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا
“Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmalarına izin verildi.”[6] buyurulmaktadır.
Âyette doğrudan savaş emri yerine “izin verildi” denilmesi düşündürücüdür. Burada savaşın zâtında güzel bir şey olmayıp, ancak zorunlu hâllerde yapılacak bir şey olduğuna dikkat çekilmiştir.
Başka bir âyette de:
وَقَاتِلُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.”[7] buyurulmuştur.
İslâm zorunlu hâllerde yapılan savaşlarda bile vahşete ve aşırılığa asla yer vermez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) komutanlarına, kadınları, çocukları, yaşlıları, ibâdetle meşgul olanları öldürmemelerini tembih etmiştir.
Ayrıca, İslâm’ın ilk dönemlerinde çeşitli eza ve cefaya maruz kalan Müslümanların bir kısmı, Peygamber Efendimizin (s.a.v) tavsiyesiyle Habeşistan’a, geriye kalanlar da Medine’ye hicret etmişlerdir.
Üzerinde bir hayli durulan ve yanlış yorumlanan bir hadis-i şeriften de kısaca bahsetmek isterim.
“Sizden her kim bir münkeri (kötülük) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle, diliyle de yapamazsa kalbiyle (buğz etsin); bu da îmanın en zayıf derecesidir.”[8]
Bu hadis-i şerif Feteva-i Hindiye’de şöyle izah edilmiştir: Bir kötülüğü kuvvet kullanarak defetmek devletin vazifesidir. Zira kuvvet kullanmak selâhiyeti ferdin değil, devletindir. Dil ile düzeltmek yani tebliğ vazifesini yapıp insanları irşat etmek âlimlerin, kalben buğz etmek de avâm-ı nâsın görevidir.
Tebliğ ve irşadın bu ehemmiyetindendir ki, İslâm fâtihleri fethettikleri ülkelerin mukadderatına hâkim olmanın siyaset ve kuvvetten ziyâde, ilim ve irfan ile mümkün olacağı fikriyle bir taraftan kılıçla memleketin hudutlarını genişletirken, diğer taraftan da fethettikleri her şehir ve kasabada medrese ve zâviyeler tesis etmişler ve böylece milletin akıl ve vicdanlarına hâkim olmuşlardır.
Tebliğ vazifesi her Müslümana iktidar ve kabiliyetine göre ölünceye kadar farzdır. Cenâb-ı Hak bu vazifeyi yerine getiren Müslümanları şöyle methetmektedir:
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ
“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…”[9]
Bu âyete göre her Müslüman, Kur’ân’ın bu emrini yerine getirmekle mânen mükelleftir. Müslümanlar birbirlerinde gördükleri hata ve yanlışlıkları yumuşak bir dille düzeltmeye çalıştıkları gibi; küfür, şirk ve dalâlet içerisinde yaşayan insanlara da tebliğ ile doğru yolu göstermekle vazifelidirler. Bu da ancak sulh ortamı içerisinde, onlarla münasebet kurmakla mümkündür.
“Hükümlerin hayırlısı sulhtür.” İnsan ancak barış ve sulh ortamında karşısındaki insan ile temas kurup kendi fikirlerini ona anlatır ve onun görüş ve düşüncelerinden istifade eder. Kavga ve husumet ortamında görüşmek ve fikir alışverişinde bulunmak asla mümkün değildir. Nitekim bir âyet-i kerîmede:
وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ
“Sulh sizin için daha hayırlıdır.”[10] buyurulmaktadır. Başka bir âyet-i kerîmede de:
وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ
“Ve eğer onlar sulha meylederlerse, sen de ona meylet ve Allah’a tevekkül kıl.”[11] buyurulmuştur. Bu âyet ile sulha meyleden düşmanlarla barış yapılmasının cevazı verilmektedir. Cenâb-ı Hakk dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini muhabbetle doldurur ve düşmanlığı ortadan kaldırır.
Gayrimüslimlere hak ve hakikati tebliğ etmek için en müessir bir yol, onlarla müzâkere hâlinde bulunmaktır. Hakikat bu iken, günümüzde bazı kimselerin diyaloğa karşı bir tutum içerisinde olduklarını görmekteyiz. Bu vesileyle müzâkere üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Müzâkere, farklı dinlere ve kültürlere mensup insanların bir araya gelerek, çeşitli konularda bilgi alışverişinde bulunmaları, ortak sıkıntılara birlikte çözüm aramak için görüşmeleri, müzakere yapmaları ve irtibat kurmalarıdır. Böyle bir müzâkere, insanî ve ahlâkî olduğu gibi, iki dünyanın saadet ve selametine de vesiledir. İnsanın yaratılış gayesine uygun ve zarûrî bir davranıştır.
Cenâb-ı Hak mealen:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sâhip çıkmanız için milletlere, kabilelere ayırdık.”[12] buyurmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsir etmektedir:
“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; taa birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet[13] edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir.”[14]
Bu âyet ile insanlar tanışmaya ve görüşmeye dâvet edilerek, husumet ve adavetten kaçınmaları istenmektedir. Çünkü adavet ve husumetten herkes zarar görür. Âyette bütün insanlara hitap edilmesi dikkat çekicidir. Evet, insan fıtraten medenî olduğundan, diğer insanlar ile iyi geçinmesi yaratılışının gereğidir. Bir insanın başka dine mensup bir komşusu varsa, elbette onunla iyi geçinmesi ve iyi münasebet içinde olması lazımdır.
İslâm dini insanlığın fıtrî dinidir. İslâm kelimesinin asıl mânâsı müsâlemet[15] olduğundan, onun rûhunda hâkim olan sulh ve barıştır. Zira selamet ve müsâlemet İslâmiyet’in rûhudur.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre bir Müslüman hem Allah ile hem de mahlûk ile müsâlemetle yaşayandır. Hâlık ile müsâlemet, her hayır ve faziletin membaı olan Zât-ı Kibriya’nın emirlerini yerine getirip nehyettiği şeylerden kaçınmak ve O’nun iradesine tam mânâsıyla teslim olmaktır. Mahlûk ile müsâlemet ise, her mahlûka karşı faydalı olup, özellikle insanlar ile barış, hoşgörü, uzlaşma ve huzur içinde yaşamak ve diğer bütün mahlûkata karşı da merhametle muamele etmektir.
İslâmiyet’i hakkıyla anlayıp takdir eden bir Müslüman, tam teslimiyet ve barış içinde yaşar, kalben ve fikren daima huzur içinde olur ve ömrünü saadetle geçirir. Böylece o insan İslâm’ın asıl hedefi olan ve dârusselâm[16] denilen cennete kavuşur.
İslâmiyet bütün semâvî dinleri ve peygamberleri kabul ve îman etmeyi emreder. Bütün hak dinler arasındaki ittihat noktası vahy-i ilâhiyi ve müsâlemeti tesis etmektir. Diğer din mensupları da Müslümanlar gibi düşünüp itikat etseler, dünyada asla terör, anarşi ve savaş olmaz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), sulha o kadar âşık ve taraftar idi ki, gâlip oldukları hâlde, Müslümanlara mağlup muamelesi yapan ve bütün maddeleri Müslümanların aleyhinde olan ‘Hudeybiye Barış Antlaşması’nı müşriklerle yapmış ve bu anlaşmayı kan dökülmesine tercih etmiştir. Hatta anlaşma metninden “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ifadesinin çıkmasını isteyen Süheyl’e itiraz etmeyip anlaşmayı imzalamıştır. İki sene devam eden bu barış sayesinde Müslümanların sayısı yirmi katına çıkmıştır. Bu büyük fütuhat, anlaşmanın ve barışın zaferidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) İslâm’ı muhâvere[17] ve tebliğ ile anlatmıştır. O (s.a.v); akrabaları, komşuları ve hemşehrisi olan müşrik ve putperestler yanında, Yahudi ve Hıristiyanlarla da müzâkere yapmış, bir kısmı ile bizzat görüşmüş, bazılarına mektuplar yazmış, diğer bir kısmına da sahâbîlerini göndererek İslâm’ı tebliğ etmiştir. Böylece İslâmiyet’in bütün şark ve garba yayılmasına vesile olmuştur. Hz. Ömer (r.a) zamanında da Ashâb-ı Kiram’dan Abdurrahman bin Rebîa ve Ahnef bin Kays Buhara’ya giderek onlara ezelden beri ruhlarının özlediği ve vicdanlarının aradığı Mâbud-u Hakiki’yi anlatmışlardır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) bu tebliğ vazifesini devam ettirmek, şuurlu ve hamiyetperver Müslümanların görevidir. Nitekim Hz. Peygamberi (s.a.v) kendilerine rehber eden ve hayatlarını İslâm’ı tebliğe vakfeden o durmaz ve yorulmaz aşk ve şevk sâhibi İslâm mücâhitleri sayesinde İslâmiyet; Afrika, İspanya, Hindistan, Çin ve Sen Nehri’ne kadar yayılmıştır. İnşaallah bu fütuhat kıyâmete kadar kesintisiz devam edecektir. Bu da ancak görüşme, konuşma ve fikir teatisinde bulunmakla mümkündür. Aksi hâlde İslâm’ın elmas gibi hakikatlerini diğer insanlara anlatmak mümkün değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) daha gençliğinde Mekke’ye gelen yabancıları zulümden korumak için kurulan “Hilfü’l-fudûl”[18] isimli gruba katılmış ve İslâm’dan sonra da bundan övgü ile bahsetmiştir. Çünkü zulüm yapmak ve zulme rıza göstermek insaniyetle asla bağdaşmaz.
Hz. Peygamber (s.a.v) özellikle Hac mevsiminde Mekke’ye gelen kabileler arasında dolaşarak, onlara İslâm’ı anlatıyordu. Nitekim Medine’den gelen Hazrec kabilesine mensup altı kişi, Peygamberimizin dâvetini kabul ederek Müslüman olmuşlar ve gelecek yıl yine Hac mevsiminde buluşacaklarına dair söz verip ayrılmışlardır. Buna “Birinci Akabe Biatı” denilmektedir. İslâmiyet’i seçen bu insanların, Medinelilerin üzerinde büyük etkileri olmuştur. Evs ve Hazrec kabilelerinden birçok kimse bunların irşat ve tebliği sayesinde Müslüman olmuşlardır.
Ertesi yıl (Peygamber Efendimizin Peygamberliğinin on ikinci yılında) yine Hac mevsiminde Medine’den gelen on iki kişi, Akabe mevkiinde Rasûlullah (s.a.v) ile geceleyin gizlice buluştular. Bunların altısı bir önceki yıl Müslüman olanlar idi. Bu ikinci görüşme ise, “İkinci Akabe Biatı” olarak bilinmektedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hıristiyanlarla birçok görüşmeler yapmıştır. Müslümanların Mekke’de çok eza ve cefaya maruz kaldığı dönemlerde Hz. Peygamber, (s.a.v) bazı sahâbîlerini Hıristiyan bir devlet olan Habeşistan’a göndermiş ve orada emniyette olacaklarını bildirmiştir. Buraya giden sahâbîlerin İslâm’ı tebliğ etmeleri sayesinde, başta Habeş Kralı Necâşî olmak üzere, birçok Hıristiyan Müslüman olmuştur.
Cenâb-ı Hak Ehl-i Kitapla görüşmeyi, fikir teatisinde bulunmayı ve onların insaflı olanlarıyla en güzel şekilde mücadele etmeyi şu âyeti ile emretmektedir:
وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّتٖي هِيَ اَحْسَنُ اِلَّا الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذٖٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“Onlardan zâlim olanlar dışında, ehl-i kitap ile en güzel bir şekilde mücadele edin. Ve şöyle deyin: ‘Biz, hem bize indirilene hem de size indirilene îman ettik. Bizim de sizin de ilahınız birdir. Ve biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”[19]
Bu âyet ile onlarla karşılıklı menfaat ve hoşgörüye dayalı ilişkilere izin verilirken, başka bir âyet-i kerîmede ehl-i kitabın Müslümanlara dost görünebileceklerine dikkat çekilerek, onların körü körüne dost edilmemesi hususunda Müslümanlar ikaz edilmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medine’de ehl-i kitapla anlaşma yaparak bir güven ortamı sağlamış, ama onlarla ilişkilerinde daima ihtiyatlı olmuştur.
Mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v) Yahudi kabilelerden bazılarıyla anlaşmalar yapmıştır. Buna göre her iki taraf birbirine saldırmayacak, birine saldırı olursa, diğeri ona yardımcı olacaktı; ancak Yahudiler yaptıkları bu anlaşmalara sadakat göstermeyip anlaşmayı bozmuşlar ve Müslümanların aleyhine çalışmışlardır.
Bir Soru:
“Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Allah zâlim topluluğa hidâyet etmez.”[20] mealindeki âyet-i kerîme bizlere ehl-i kitapla anlaşmayı yasaklamıyor mu?
Cevap:
Bu âyet-i kerîme beşerî ilişkilere mani değildir. Âyetteki nehiy, onların Yahudilik ve Hıristiyanlık cihetleriyle ilgilidir. Yani onların dinlerine, örf ve âdetlerine hayran kalmak yasaklanmıştır.
Yoksa ehl-i kitapla ticaret yapmak, onların faydalı sanatlarını ve ilmî buluşlarını almak ve onlarla iyi ilişkiler kurmak elbette gerekli ve zarûrîdir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v):
“İlim Çin’de de olsa gidip alınız.”[21] buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin şu tespitleri, konuya ışık tutacak ve yanlış değerlendirmelere mani olacaktır.
“Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini istihsan[22] ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte şu dostluk, katiyyen nehy-i Kur’ânî’de[23] dâhil değildir.”[24]
“Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!”[25]
Nitekim onlardan kız almak ve onların kestiğini yemek câizdir. Ehl-i kitaptan bir hanımla evlenen bir Müslüman, onu hanımı olduğu cihetle sever.
Günümüzde Hıristiyanlardan pek çok ilim ve fikir adamı araştırmaları neticesinde İslâm’ı seçmişlerdir. Avrupa’da Hıristiyan asıllı Müslümanların sayısı yüz binleri geçmektedir. Osmanlı İmparatorluğu en güçlü döneminde bile ancak Viyana’ya kadar gidebilmişken, bugünkü sulh ortamında ise, sadece Diyanet’e bağlı câmi sayısı Almanya’da 750, Fransa’da 206, Hollanda’da 140 ve Belçika’da 73’tür. Ayrıca değişik gönüllü kuruluşların ve sivil toplum örgütlerinin yaptırdığı çok sayıda câmi ibâdete açılmış ve birçok İslâmî ilim ve kültür merkezleri kurulmuştur. Yine birçok kilisenin câmiye çevrildiği bilinmektedir. Bütün bunlar, savaş ve husumetin değil, barış ve anlaşmanın ürünüdür.
Özelikle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu düsturlar ve birçok dile çevrilen Risale-i Nur’un mukni[26] ve ulvî hakikatleri ve Nur talebelerinin gayretleri sayesinde Kur’ân’ın elmas gibi hakikatleri bütün dünyaya ulaşmış ve birçok insanın hidâyetine vesile olmuştur.
Yine birçok fedakâr ve hamiyetli insan ile beraber, metin bir azim ve sarsılmaz bir irade ile Kur’ân’ın saf akidelerini ve İslâm’ın nûrunu dünyanın her yerine götürüp, birçok insanın Müslüman olmasına vesile olmuşlardır. Müslüman olan o insanların kendi ifadeleri ile bunlar mükâlemenin[27] sayesinde olmuştur.
Kur’ân ve hakikat âşığı Süleyman Hilmi Tunahan Efendi’nin talebeleri de, açmış oldukları çeşitli Kur’ân kursları sayesinde dünyanın birçok yerine Kur’ân hizmetini götürmüşlerdir. Bütün bunlar barış ve mükâleme sayesinde mümkün olmaktadır.
Cenâb-ı Hak, İslâm nûrunun bütün insanlığa ulaşması için gayret gösteren herkesten ebediyen razı olsun ve daim muvaffak kılsın.
Bazı kimseler, barış ve mükâlemenin Müslümanları Hıristiyanlaştıracağından endişe etmektedir. Bu endişe çok yersizdir. Zira İslâmiyet’in hakikatlerinde asla bir şüphe ve zayıflık yoktur ki, onları tebliğ ederken herhangi bir tereddüt yaşayalım. Acaba gerçekten Müslüman olup da muhakeme-i akliye ile Yahudi ve Hıristiyan olan kaç kişi vardır. Bazı câhillerin menfaat mukabilinde Hıristiyan olmaları bir önem taşımaz. Nitekim ciddi bir araştırma yapıldığında bu kimselerin İslâm’ı anlamadıkları, hatta tam mânâsıyla Müslüman olmadıkları görülecektir. Ehl-i kitaptan Müslüman olanlar ise, genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta birçok papazın da Müslüman olduğu bir hakikattir.
Netice olarak mükâleme; İslâmiyet’ten taviz vermek değil, doğru İslâmiyet’i ve onun güneş gibi ulvî hakikatlerini bütün dünyaya anlatmaktır.
“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i îmaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet[28] edecekler.”[29]
[1] Mâide, 5/99.
[2] Nahl, 16/125.
[3] Teshir: Kendine tâbi kılma.
[4] Müsâlemet: Barış, huzur ve güven içinde olma durumu.
[5] Gâşiye, 88/21-22.
[6] Hac, 22/39.
[7] Bakara, 2/190.
[8] Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17.
[9] Âl-i İmrân, 3/110.
[10] Nisâ; 4/128.
[11] Enfâl, 8/61.
[12] Hucurât, 49/13.
[13] Muavenet: Yardım.
[14] Nursî, Mektubat, s. 353.
[15] Müsâlemet: Barış, huzur ve güven içinde olma durumu.
[16] Dârusselâm: Saadet yurdu cennet.
[17] Muhâvere: Karşılıklı konuşma, mükâleme.
[18] Hilfü’l-fudûl: Bazı Kureyş kabilelerinin, Mekke’de haksızlığa uğrayan insanlara yardım etmek amacıyla yaptıkları Hz. Peygamberin de katıldığı antlaşma.
[19] Ankebût, 29/46.
[20] Mâide, 5/51.
[21] Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 2/253.
[22] İstihsan: Beğenme, güzel bulma.
[23] Nehy-i Kur’ânî: Kur’ân-ı Kerîm’in koyduğu yasak.
[24] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 332.
[25] Nursî, Münâzarât, s. 34.
[26] Mukni: İnandırıcı olan, inandıran, iknâ eden.
[27] Mükâleme: Karşılıklı konuşma.
[28] Dehâlet etmek: Dâhil olmak, tâbi olmak, girmek.
[29] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 87.

Bu konuda geri bildirim bırakın