Bölük Komutanı ile Sohbet
Haşir konusunda şüpheleri olan bir astsubayla Haşir Risalesi’ni bir sene kadar okuduk. Tam ikna oldu. Bir gün bana, kumandanının da îman hakikatlerinin birçoğunda –özellikle âhiret konusunda– şüphesi olduğunu söyledi. Kendisine neler söylemesi gerektiğini benden sordu. Ben kendisine bazı aklî deliller anlattım. O da gidip bunları komutanına nakletmiş. Bu şekilde bir müddet devam ettik.
Bir gün geldi ve: “Hocam, ben sizden duyduklarımın çoğunu unutuyorum veya ifade edemiyorum. Acaba onu sizin yanınıza getirsem olur mu?” diye sordu.
Ben de: “Olur.” dedim.
Bir gün, biz akşam namazından sonra tesbihatı yaparken yüzbaşı olan bölük komutanıyla medreseye geldiler. Bölük komutanı ile hemen konuşmak yerine, tesbihattan sonra bir ders okuyarak hakikatleri dolaylı olarak anlatmayı daha uygun gördüm. Tesbihattan sonra Hacı Musa Güngör’e, Sözler’de geçen şu kısmı okuttum:
“BİRİNCİ MEDAR: Dikkat edilse, şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşehat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nûr-u kasd, her şe’nde bir ziyâ-yı irade, her harekette bir lem’a-i ihtiyar, her terkibde bir şu’le-i hikmet, semeratının şehâdetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebedîye olmazsa, şu esaslı nizam, bir sûret-i zaîfe-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın rûhu olan mâneviyat ve revâbıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebedîyedir. Öyle ise nizam-ı âlem, saâdet-i ebedîyeye işaret ediyor.”[1]
Dersin izahı olarak şunları söyledim: “Üstad Hazretleri bu derste bize yalnız âhireti anlatmakla kalmıyor, öncelikle Allah’ın mevcudiyetini anlatıyor. Çünkü Üstad burada bir nizam ve intizamdan bahsediyor. Canlı, cansız, küçük, büyük, ulvî, süflî, âlî, âdi her şey bir nizam ve bir mizan içerisindedir. Nizam ve mizan ise ancak nihayetsiz bir ilim ve hikmet, mutlak bir irade ve kudret ile olur. Akıllara durgunluk veren bu harika nizam ve ahengin tesisini ve muhafazasını şuurdan mahrum olan bir kör kuvvete isnat etmek, herhâlde ehl-i şuurun kabul edeceği bir şey değildir. Sinek kanadından tut, taa semâvat kandillerine kadar her şeyde görünen şu mükemmel nizam bir Hâkim-i müdebbirin varlığını gösterir.
Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve ilminin hâricinde hiçbir şey yoktur. Onun kudretine nisbeten zerreler ile yıldızlar birdir. Âlemde her şeyi tanzim eden ve her şeye münasip bir vücut veren ve o vücudun her türlü ihtiyacını gören O’dur. Bütün âlemler O’nun emri altındadır.
Yine Üstad Hazretleri: “Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaât-ı kasd görünüyor.”[2] demekle, kâinatta tesadüfün olmadığını ortaya koyuyor. Demek ki, hiçbir şeyin tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Çünkü küçük büyük her bir mevcudun bir değil belki binler gayesi ve vazifesi vardır. Kör tesadüf, ölü madde, şuursuz tabiat, nasıl olur da insan gibi mükemmel bir mahlûku vücuda getirebilir?
Üstad’ımız: “Her terkipte bir şule-i hikmet, semerâtının şehâdetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor.”[3] demesiyle, her mevcudun şeklindeki hikmetleri nazara veriyor.
İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği tefekkür kabiliyeti ile, eşyanın inceliklerine, gizli sırlarına nüfuz ettiği gibi, من عرف نفسه فقط عرف ربه (Nefsini bilen, Rabbini bilir) sırrınca, kendi terkip ve yaratılışında tecellî eden garip ve acip sanatı mülahaza etse, Cenâb-ı Hakk’ın varlığından ve birliğinden hiçbir şüphesi kalmaz.
İnsan her şeyden önce kendi nefsini tedkik ve tahkik etse, bir damla sudan evrile çevrile bu güzel sûreti aldığını düşünse, bu terakki ve tekâmülün kendi kendine olmadığını ‘iki kere iki dört eder’ derecesinde kat’î anlar.
Kâinatın merkezi insandır. Yani yerde ve gökte ahenk ve intizamın hâkim olması, insanın menfaati içindir. Âlemde hiçbir şey yoktur ki, insanın saadetine hizmet etmiş olmasın.
Bu dünyayı yaratan zât, elbette âhireti de yaratacaktır. Çünkü dünya âhiret için yaratılmıştır. Eğer âhiret olmasa, bu kâinatın yaratılması abes olur. Şayet âhiret olmasa; mü’minler ile kâfirler, âlimler ile câhiller, zâlimler ile mazlumlar, hayvanlar ile insanlar arasında hiçbir fark kalmaz. Şüphe yok ki, Allah’ın kudretine nazaran her şey birdir. İnsanlar öldükten sonra kudret-i Rabbaniye ile tekrar vücuda geleceklerdir. Bunun en güzel delili birinci yaratılıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bir defa yarattığı bir mahlûkunu ikinci defa tekrar yaratması en makul bir hakikattir. Bu kâinatı yaratan Cenâb-ı Hakk’ın âhireti yaratması da o katiyettedir.
Ayrıca âhiretin bütün nazireleri bu dünyada mevcuttur. Mesela kâinat içinde Güneş’i yaratan Allah, o ateş cinsinden olan cehennemi de yaratır. Bu dünyadaki bağları ve bahçeleri yaratan Allah, Cenneti de yaratabilir. Cenâb-ı Hakk’ın kudreti nihayetsiz olduğu için, bir çiçeği yarattığı gibi bir baharı da aynı kolaylıkla yaratır. Baharı yaratan, cenneti de yaratır. Cenâb-ı Hakk’ın kudretine nisbeten çiçek ile cennetin, güneş ile cehennemin yaratılması arasında bir fark yoktur.”
Komutan, dersin tamamını büyük bir dikkatle dinledi. Dersten sonra bana dönerek:
“Hocam, şimdi Cenâb-ı Hak bu hayatı bizden almayacak öyle mi?” dedi.
Ben de: “Evet” dedim. “Yeter ki bu hayat benden alınmasın, yerim cehennem olsun razıyım.” dedi.
Komutanın bu sözüne karşı ben de şöyle dedim: “Senin bu dersten istifade etmen gibi, ben de senin bu sözünden büyük bir ders aldım. Çünkü Üstad Hazretleri’nin şu sözünü tam olarak aklım almıyordu:
“Bir zaman –küçüklüğümde– hayalimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “ah” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.”[4]
Sizin bu hâlinizden o sözün hakikatini tam olarak anladım. Sen de bu konuda bana bir nevi hocalık yapmış oldun.”
Sohbetimiz gece yarısına kadar devam etti.
[1] Nursî, Sözler, s. 571.
[2] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 28.
[3] Nursî, Sözler, s. 571.
[4] Nursî, Şuâlar, s. 220.

Bu konuda geri bildirim bırakın