Bursalı Göz Doktoru
1970’li yıllarda SSK’da müfettiş olan Celaleddin Atamanalp Bey’in evinde her hafta sohbetimiz olurdu. Celaleddin Bey’in dostu olan bir göz doktoru da sohbetlerimize devam ediyordu.
Ders bittikten sonra biz yatsı namazını kılmaya kalkınca, doktor bey diğer odaya geçiyor ve namaz kılmıyordu. Bir gün kendisine niçin namaz kılmadığını sordum. Doktor Bey: “Hocam, benim çok temiz bir kalbim var. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmam. Bayan hastalarımı muayene ettiğimde bile kalbime asla kötü bir şey gelmiyor. Öyle ise daha niçin namaz kılayım?” dedi ve ekledi: Yeri gelmişken söyleyeyim, beni dünyada en fazla rahatsız eden şey, kızlarla erkeklerin bir arada okumalarıdır. Bu hâl gençlerimizi sefâhatin kucağına atacak. Böyle giderse memleketin istikbali hayra alamet değil. Ben Nur talebelerini iffet ve namus hususunda çok takdir ediyorum. Zaten bu derslere gelmemin sebebi de, Nur talebelerinin bu güzel ahlakıdır.”
Bunları duyunca ben de bir latife ile söze başladım ve şöyle dedim:
“Sen vaktiyle bana babanın Bursa’da, günde 30 kilo süt veren bir ineğinin olduğunu söylemiştin. Bence o ineğin kalbi senin kalbinden daha temizdir. Sen her ne kadar kötü bir şey yapmıyorsan da, kötü şeyleri biliyorsun. Fakat ineğin kalbi, kötülük diye bir şeyi de bilmiyor. Eğer cennete gitmenin yolu kalp temizliği olsaydı, cennete evvela inekler giderdi.”
Bu latifeme herkes güldü. Sonra şöyle devam ettim:
“Doktor Bey, bir insan ne kadar iyi niyetli olursa olsun, onda nefis olduğundan kalbine ve aklına bazı kötü şeylerin gelmemesi mümkün değildir. Ama sizin o sığırda nefis olmadığından dolayı, onun kalbine asla kötü bir şey gelmez. Bu bakımdan onun kalbi senin kalbinden daha temiz. Hem o da kimsenin etlisine sütlüsüne karışmıyor, üstelik de günde otuz kilo süt veriyor. Hem Peygamber Efendimiz (s.a.v) ayakları şişinceye kadar namaz kılarlardı. Şimdi –hâşâ– onun kalbi temiz olmadığı için mi namaz kılıyordu?” deyince, “Hâşâ! Hocam öyle şey olur mu?” diye cevap verdi. Dedim ki: “Doktor Bey, senin bu sözünden anlaşılan, kalbi temiz olmayanların namaz kılmasıdır.” Doktor Bey birden mütehayyir oldu ve sustu. Konuşmama şöyle devam ettim: “Doktor Bey, kâinatta vazifeli olamayan hiçbir mahlûk yoktur. Bir ağacın fıtrî vazifesi ve ibâdeti meyve vermek, tavuğunki yumurta, güneşinki ışık, sığırınki süt, arınanınki bal, koyununki ise süt ve yün vermektir.
Cenâb-ı Hak, senin gibi nefsine hâkim olan, şuurlu gençlerin âdetini çoğaltsın. Senin bu iffetin ve güzel ahlâkın benim üzerimde pek büyük bir tesir bıraktı. Evet iffet, insan için en güzel sıfatlardan birisidir. İnsanın şeref ve haysiyetini muhafaza eden ulvî bir haslettir. Güzel seciye ve necip hislerin temeli ve merkezi iffettir.
Nefs-i emmârenin galeyanına hâkim olmak her insanın kârı değildir. Nefs-i emmâreye hâkim olmak büyüklüğün şânıdır. Bu bakımdan seni tebrik ederim. Malumdur ki, iffetli bir insanı başta peygamberler ve evliyalar olmak üzere, dost ve düşman herkes sever. Dünyada böyle bir şerefe mazhar olduğu gibi, âhirette de mesud ve mesrur olur. İffetten mahrum olan kimsenin kalp ve rûhunda fazilet nâmına hiçbir şeyi kalmaz. Hepsi birer birer söner gider.
Bizdeki akıl, kalp, göz, kulak gibi his ve duygular, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütuf ve ihsanıdır. Bu lütuf ve ihsana karşı Cenâb-ı Rabbülalemin’e karşı ne derece şükretmemiz gerektiğini bir düşün. İşte bu şükür namaz ile başlar. Cenâb-ı Hakk’ın farz buyurduğu emirleri hakkıyla yapmak kulluğun icabıdır. Dinimizde îmandan sonra namaz gelir. Namaz ise peygamberler ve evliyalar başta olmak üzere bütün mü’minlerin şahsına farzdır. Senin kalbin peygamberlerin, evliyaların, asfiyaların kalplerinden daha temiz olamaz. Eğer namaz senin dediğin gibi, kalbi temiz olanlardan sâkıt olsaydı; bu zâtların hiçbirinin namaz kılmaması gerekirdi.
Bu beş vakit namazda, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına öyle bir lütfu var ki, Cenâb-ı Hak bize “Her gün beş defa huzuruma gelin, dertlerinizi bana anlatın, arzularınızı bildirin. Çünkü ben nihayetsiz nimetlerimin hepsini sizin için hazırlamışım. Siz isteyin, ben vereyim. Düşmanlarınızın şerrinden, nefsinizin şerrinden sizi ancak ben muhafaza ederim.” diyor. Bu yüzden “namaz mü’minin miracı” hükmündedir. Böyleyken nasıl olur da, namazın yerini başka bir şey doldurur.
Bir padişah seni günde on kere çağırsa büyük bir iftiharla, koşa koşa gidersin. Usanmazsın. Bir padişahın yanına bu şekilde seve seve gittiğin hâlde, “kalbim temiz” gibi bir bahane ile Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna gitmemekte nasıl direnebilirsin!
Bir valinin ziyaretine bir kere gitsen, seni güzel bir şekilde karşılar ve belki sana ikramda bulunur. Aynı gün ikinci defa ziyarete gitsen, bu sefer ikramı azalır. Üçüncü defa gittiğinde seni yanına belki kabul eder, belki de etmez. Dördüncü gidişinde ise seni muhakkak kovar. Fakat Cenâb-ı Hakk, günde beş kere bizi huzuruna dâvet ediyor. Fazlasını bize bırakıyor, gitmek istersek yine bizi kabul ediyor.
Namaz öyle büyük bir ibâdettir ki, onun ulviyetini bizim ilmimiz ihata edemez. Fakat şunu biliyoruz ki, namaz her mü’min için bir şevk ve sürur vesilesidir. Kullara bir İlâhî bir hediye, bir fevz ü necattır. Namazın faydaları, hikmet ve bereketleri saymakla bitmez. Kılanların saadetlerini kat kat ziyâdeleştirir. Kalplerde bir cezbe-i lahutî uyandırır. Kalpleri mâsivadan, günahlardan ve kötü şeylerden uzaklaştırarak, Zât-ı Bari’ye bağlar. Onun feyz-i nûranisi her mü’minin çehresinde görünür. Namazı, kalp temizliği bahanesiyle terk etmek çok büyük bir cehâlet ve gaflettir.
Kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanın yaratılış gayesi ve fıtrî vazifesi de başta namaz olmak üzere diğer ibâdetlerdir. Hem insan çok nâzik ve nâzenin besleniyor. Cenâb-ı Hak, en yüksek bir mahiyette yarattığı insana, bütün kâinatı hizmetkâr yapmış; şuur, idrak ve konuşma kabiliyetini ihtiva eden en büyük hayat mertebesini ona bahşettiği için kemiyet ve keyfiyet itibariyle de en müstesna, en lâtif, en gıdalı, en zarif nimetleri onun sofrasına sermiştir. Tavuk, yem ve darı ile iktifa ederken, insan onun eti ve yumurtası ile beslenmektedir. Koyun, keçi ve sığır gibi hayvanlar ot ve saman yerken, insan onların etini yemekte, sütlerini içmekte ve bazılarının da yünlerinden istifade etmektedir. Bütün bunlar bir şükür gerektirmez mi? Şükrün en câmisi ise namazdır.”
Daha sonra kendisine 21. Söz’de geçen namaz ile ilgili beş ikazı okudum. Çok şükür o da daha sonra namaza başladı.

Bu konuda geri bildirim bırakın