İslam Birliği ve Yavuz Sultan Selim

Dindar, Şuurlu ve Âlicenap Kürt Beylerinin Sultan Selim’e Biatları

Dindar, Şuurlu ve Âlicenap Kürt Beylerinin Sultan Selim’e Biatları

İslâm birliğinin ehemmiyetini çok iyi bilen dindar, şuurlu ve âlicenap Kürt Beyleri, bu büyük Çaldıran muzafferiyetinden sonra, Osmanlı Devleti’ne itaat etmenin zaruretini anlamışlar ve yeni bir devlet kurmak yerine, Osmanlıya iltihak etmelerinin daha faydalı ve zaruri olduğunu ifade etmişlerdir.

Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden İkinci Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere birçok Kürt beyi (ümerâ-yı ekrâd), Osmanlı Devleti’ne itaat arzularını pâdişaha iletmişler; Yavuz Sultan Selim’e ve Osmanlı Devleti’ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek üzere şu mektubu göndermişlerdir:

“Cân ü gönülden İslâm Sultanı’na bîat eyledik, ilhâdları zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberru eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebini icra eyledik. İslâm Sultanı’nın nâmı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört hâlifenin ismini yâda başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm Pâdişahının yollarını bekledik. Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyârına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultanına muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak hâlindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah bizde böyle câri olmuştur.”[1]

Evet, büyük âlim İdris-i Bitlisî, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti’ne bağlanması için büyük gayret göstermiş ve bu bölgelerin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihak etmiştir. Sayıları yirmi beşi bulan Kürt Beylikleri, kendi arzu ve iradeleriyle imparatorluk ittifakına dâhil olmuşlardır. Şark’ta yaşayan ahâli, bundan sonra, hakikaten tarihinin hiçbir devresinde bulamadığı huzur, sükûn ve istikrarı yaşamaya başlamıştır.

İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beylerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devleti’ne ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultan Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbakır Vilayeti’nin sulh yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî’ye teşekkür eder, ayrıca bazı mühim ve kıymetli hediyeler gönderir.

Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine kendi iradeleriyle Osmanlı Devletine iltihak etmişlerdir. Aralarında İbni Hargûşî, İbni Said, Benî İbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Halep’in ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz’a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan şu itaat mektubu çok manidardır:

“Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslâm’ı tatbik ve adaleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz.”

Evet, Şark’taki birliğin kurucusu ve mimarı, İdris-i Bitlisî olduğu gibi; bu asırda da Şark’taki İslâm kardeşliğinin en büyük müessisi, koruyucusu büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleridir.

Nitekim 18 Ocak 1919 tarihinde yapılan “Paris Barış Konferansı”nda Osmanlı Devleti’nin haklarını müdafaa etmekle görevlendirilen Stokholm Elçisi Şerif Paşa,[2] vazifesine ihanet etmiş ve orada Osmanlı devletinin haklarını savunmak yerine, Kürtlerle ilgili meseleleri dile getirmiştir. Nihayet Şerif Paşa ile Ermeni Reisi Boğos Nubar[3] arasında yapılan bir anlaşmayla bazı Kürt Beylerinin Osmanlılardan ayrılması istenmiştir. Bunun üzerine, salâbet-i diniyeyi[4] ve celâdet-i İslâmiyeyi[5] bihakkın temsil eden ve “Dârü’l Hikmet-i İslâmiye” âzâsı olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu meseleyi duyunca şöyle tepki göstermiştir:

“Evvelki günkü gazeteler, Paris’te Şerif Paşa ile Ermeni Heyet-i Murahhası Reisi Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf akdedildiğini yazarak Kürt efkâr-ı umûmiyesinden izahatta bulunuyorlardı. Dört buçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiye’nin fedakâr ve cesur hadim ve taraftarı olarak yaşamış ve dinî an’anesine sadakati gaye-i hayat bilmiş olan Kürtler, henüz beş on bine karib[6] şühedâsının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatıralarını teessürle anarlarken, İslâmiyet’in zararına olan tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilaf akdetmek sûretiyle salâbet-i diniyeleri hilafına iftirakcuyâne[7] âmal[8] takip edemezler. Binaenaleyh Kürt vicdan-ı millîsinin bu tarz tahassüsüne[9] mugayir hareket eden zevâtı da tanımazlar. Ve yegâne emelleri de vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyetin izahına delâlet buyrulmasını gazetenizden istirham ederiz.”[10]

“Kürtler, İslâm cemiyetinden ayrılmaya asla tahammül etmezler. Bunun aksini iddia edenler, Kürtlük nâmına söz söylemeye salâhiyetleri olmayan ve İslâm dininin hakkaniyetini anlamayan beş on kişiden ibarettir. Ermenilerin maksadı Kürtleri kendi emellerine âlet etmekten başka bir şey değildir. Kürtlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Kürtler Müslüman’dır.

Hem de salâbet-i diniyeye taassup derecesinde isal eden hakiki Müslümanlardır. Kur’ân, Uhuvvet-i İslâmiyeye münâfî[11] olan kavmiyet dâvâsını menetmiştir.”[12]

Yine Bediüzzaman Hazretleri 1910 yılında Osmanlı devletine isyan etmek isteyen bazı Kürt aşiret reislerine hitaben şöyle diyordu:

“Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı i’lâ eden ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve mârifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık etmeyeceğiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlat böyle olur, itaatimizle göstereceğiz. İttifakta kuvvet var, ittihatta hayat var, uhuvvette saadet var, hükûmete itaatte selâmet var. İttihadın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.”[13]

Nitekim uhuvvet-i İslâmiyenin ehemmiyetini anlayan, vatanperver ve hamiyetli Kürt aşiretleri, bu anlaşmayı protesto etmek maksadıyla meclise birçok telgraf çekmişlerdir.

1872’de Bağdat’ta dünyaya gelen, 1884’te Mülkiye Mektebi’ni bitirip çeşitli vazifelerden sonra 1915 yılında Dârü’l-Fünûn’da müderrisliğe başlayan, hayatının son devresinde Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi’ne başlayıp, iki cildini tamamladıktan sonra 1934 yılında namazda iken Allah’ın rahmetine kavuşan Ahmed Nâim Bey de, Şerif Paşa ile Ermeni Reisi Boğos Nubar arasında yapılan bu anlaşma münasebetiyle mecliste şu konuşmayı yapar:

“Kürt aşiretleri Osmanlı devletine kendi iradeleri ile iltihak etmişlerdir. Asırlardan beri Türkler ile Kürtler kardeş olmuşlar. Bunlar bir anneden doğan ikiz kardeşlere benzer, eğer bunlar birbirinden ayrılırlarsa, ikisi de mahvolurlar.”

Ahmed Naim Bey’in bu konuşması bütün meclis âzâları tarafından takdir edilmiş ve meclis reisi Seyit Bey, kendisini tebrik ederek şöyle demiştir: “Hissiyat-ı necibe-yi âliyenizden[14] dolayı sizi tebrik ve takdir eyleriz.”[15]

Bediüzzaman Hazretleri Osmanlı İmparatorluğunun eyaletlere ayrılması fikrini savunan Prens Sabahattin Bey’e verdiği cevapta ise, şu hakikatlerin altını çizmiştir:

Prens Sabahaddin Bey’in Su-i Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap

“Hayat ittihadadır. Benim gibi bir bedevinin fikri, fıtrat-ı asliyeye[16] daha yakın olduğu için, muhakemesi de tabii olduğundan, suniden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:

Efrad[17] mâbeyninde muhabbet-i millî,[18] zerrat mâbeynindeki câzibe-i cüz’iyeleri[19] gibi, bir muhassal[20] teşkil ile, cihetü’l vahdetimiz[21] olan usûl-ü merkeziyeyi[22] intaç[23] edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî ve revâbıtını[24] tahkim eylemekle; zülâl-i medeniyet[25] o mecrada seyelan ederek şu anâsır-ı muhtelifiyeyi[26] bir seviyeye getirdiğinden, âheng-i terakkî[27] hoş bir nağme ile ecnebilerin sımah-ı hassasında[28] tenînendaz edecektir.

Hem her bir kavmin mabihil-i bekası olan âdât-ı millîye[29] ve lisan-ı kavmiyeye ve istidad-ı efkâra muvâfık, hükûmet teşebbüssata başlamalı… Taa ki makine-yi terakkiyat-ı medeniyetin buharı hükmünde olan müsabakayı intaç edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revâbıt ve mecarayi fekk[30] edecek adem-i merkeziyet fikri veyahut onun ammizadesi unsura mahsus siyasî kulüpler –zaten merkezden nefret var– istibdat ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve mezhep sebebiyle birdenbire kuvve-i anilmerkeziyeye inkılâb edeceğinden, tevsi-i mezuniyet kabına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından; Osmanlılık ve meşrutiyet perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete ve sonra istiklâliyete ve sonra tavâif-i mülûk[31] sûretini giydiğinden, hiss-i rekabet daiyesiyle vahşetin ve adem-i müsavatın mahsulü olan fikr-i istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeşi intaç edeceğinden öyle bir zend-i azim olur ki, hürriyetteki hasene-i uzmaya menâfi-i umumi mizanıyla tartılsa muvazi belki ağır gelecektir. (…)

Onun te’vili güzel, fikren taakkul edebiliriz. Amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lazım biz ki ekseriz, muvahhidiz. Tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i millîye ile de muvazzafız. Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.”[32]


[1]       Sebil’ür-Reşad, 18. Cilt, sayfa 226.

[2]       Mehmed Şerif Paşa (1865-1951), Türk siyaset adamı. Şerif Paşa, Sultan Abdulhamid döneminde, Berlin ve Stokholm şefliğini yapmış, İkinci Meşrutiyet’ten sonra “Osmanlı Islahatı Esasiye Fırkası’nı” kurmuş ve Paris’te Meşrutiyet isimli muhâlif bir gazete çıkararak “İttihat ve Terakki” aleyhtarı olmuş, çok zayıf karakterli ve siyasî hayatında tutarsız bir kişiliğe sâhiptir.

[3]       Boğos Nubar Paşa (1851-1930), 5. Mehmed’in yönetiminde liberal bir diplomat, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni Millet Meclisi’nin başkanı ve Ermeni Hayırseverler Genel Birliği’nin (AGBU) kurucusu.

[4]       Salâbet-i diniye: Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.

[5]       Celâdet-i İslâmiye: İslâmî cesaret.

[6]       Karib: Yakın.

[7]       İftirakcuyân: Ayrılık verircesine.

[8]       Âmal: Emeller, istekler.

[9]       Tahassüs: Duygulanma.

[10]      Necmettin Şahiner, Son Şahitler, Cilt- 3, İstanbul, 1986, s. 286-287.

[11]      Münâfî: Karşıt, aykırı.

[12]      Sebil’ür-Reşad, 18. Cilt, sayfa 218.

[13]      Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 468.

[14]      Hissiyat-ı necibe-yi âliye: Soylu ve yüce hisler, duygular.

[15]      Sebil’ür-Reşad mecmuası 18. cilt, sayfa 226.

[16]      Fıtrat-ı asliye: Esas yaratılış gayesi.

[17]      Efrad: Fertler, kişiler.

[18]      Muhabbet-i millî: Millî sevgi.

[19]      Câzibe-i cüz’iye: Bireysel çekim gücü.

[20]      Muhassal: Elde edilen, sonuç olarak ortaya çıkarılan.

[21]      Cihetü’l vahdet: Ortak olan yön; ortaklık yönü.

[22]      Usûl-ü merkeziye: Merkezî yol, metot.

[23]      İntaç: Netice verme, doğurma, meydana getirme.

[24]      Revâbıt: Râbıtalar, bağlar.

[25]      Zülâl-i medeniyet: Medeniyetin saf temiz suyu.

[26]      Anâsır-ı muhtelif: Çeşitli unsurlar.

[27]      Âheng-i terakkî: İlerleme ve gelişmenin âhengi, uyumu.

[28]      Sımah-ı hassa: Kulak.

[29]      Âdât-ı millîye: Millî âdetler.

[30]      Fekk: Açmak. Ayırmak. Kırmak. Kaldırmak.

[31]      Tavâif-i mülûk: Küçük devletçikler, beylikler.

[32]      Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 465-466. Kütüphâne-i içtihad sâhibi Ahmed Ramiz’in neşrettiği “Nutuk-1” isimli eserinden alınan bu nutuk, el yazma ve Hazret-i Üstâd’ın tashihinden geçmiş bir nüsha ile karşılaştırılmıştır.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X