İnsan, Millet ve Devlet

Dua ve Münacat ile Allah’a Yakınlık

Dua ve Münacat ile Allah’a Yakınlık

Dua, kulun Rabbinden medet dilemesi, inayet istemesi ve kendi âcizliğini ve fakirliğini Kadîr-i Mutlak’a arz etmesidir. Dua her şeyden önce Kudret-i İlâhiye’ye tazimdir. Çünkü “Dua ubûdiyetin rûhudur ve hâlis bir îmanın neticesidir.”[1]

Dua; acz, fakr ve kusurunu gören insanın, zillet içerisinde Cenâb-ı Hakk’a yönelip hâlini O’na arz etmesi ve her şeyi O’ndan beklemesidir. Bu hâl, kulun Rabbine karşı îman ve itimadının gereğidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“Îman duayı bir vesile-i kat’iye[2] olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye,[3] onu şiddetle istediği gibi…”[4]

Cenâb-ı Hak da mealen:

قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّٖي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ

“De ki, eğer duanız olmazsa (Rabbiniz katında) ne ehemmiyetiniz var?”[5]

ادْعُونٖٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ 

“Bana dua edin, size cevap vereyim.”[6] buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz de (s.a.v):

“Allah katında duadan daha makbul ve şerefli bir şey yoktur.”[7] buyurarak, duanın ehemmiyetini vurgulamıştır.

Duadan maksat, istenen şeye kavuşmak değil, kulluğu izhar etmektir. Zira dua kurbiyet-i İlâhiye’ye vasıtadır ve ibâdetlerin en efdalidir. İnsan arzu ve isteklerini mahviyet ve zillet içinde Rabbine arz etmelidir. Dua eden kimse maddî ve mânevî bütün varlığıyla Zât-ı Akdes’e yönelmeli ve gönlü ondan gayrısı ile meşgul olmamalıdır ki, duadan maksat hâsıl olsun. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“Biliniz ki Allah-u Teâlâ kendisinden gâfil olan kalbin duasını kabul etmez.”[8] buyurarak, bu hakikati ifade etmiştir.

İnsan Allah’tan hakkında hayırlı olanı istemelidir. Zira insan kendi hakkında neyin hayırlı olacağını bilemez. Her şeyi hakkıyla bilen ancak Allah’tır. Israrla zenginlik isteyen Karun’un elîm âkıbeti bunun en çarpıcı bir misalidir.

Cenâb-ı Hakk’ın insanın isteklerini aynen vermemesi, duasının kabul olmadığı anlamına gelmez. O’nun vermemesi de bir nevi vermektir. İnsanın nihayetsiz arzularını, her şeye her şeyden daha yakın olan ve her insanın kalbinden geçeni hakkıyla bilen bir Kadîr-i Mutlak yerine getirebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak:

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖي عَنّٖي فَاِنّٖي قَرٖيبٌ اُجٖيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki, ben onlara pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.”[9] buyurmuştur.

“Dua eden adam, duası ile gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki; en küçük işlerime ıttılaı var ve bilir, en uzak maksatlarımı yapabilir, benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise; bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum.”[10]

Dua bir ubûdiyet olduğu için, insan sadece sıkıntıya düştüğünde veya bazı musibetlere maruz kaldığında değil, her an Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp O’na sığınmalıdır. Yine bir âyette mealen şöyle buyurulmaktadır:

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهٖۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَرٖيضٍ

“Biz insana nimet verdiğimizde, o şükürden yüz çevirir, başını alır uzaklaşır. Fakat kendisine sıkıntı dokununca yalvarmaya koyulur.”[11]

Cenâb-ı Hak, her şeyin meydana gelmesini birtakım sebeplere bağlı kılmıştır. Dua da bu sebeplerden biridir. Bunun için de dua eden kimse, önce istiğfar ile mânevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi duanın evvelinde ve âhirinde okumalıdır.

İnsanların birbiri hakkında gıyaben dua etmeleri de çok önemlidir. Çünkü dua edenin ağzı, dua edilen kimse hakkında günahsızdır. Sonra Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen tesirli dualarla Allah’a yalvarmalı. Ayrıca namazlardan sonra, özellikle de sabah namazından sonra ve mübârek yerlerde dua edilmeli. Husûsen Cuma günlerinde, üç aylarda ve meşhur gecelerde yapılan dualar kabule karin olur. Geceleri ve seher vaktinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti kulları üzerine sağnak sağnak yağacağından, bu vakitlerde, özellikle secdede Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak ve O’na sığınmak ve her şeyi O’ndan beklemek kulluğun ve duanın en faziletlisidir.

“İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete[12] çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al. Bir abd-i küllî[13] ve bir vekil-i umumî[14] gibi ‘اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ’[15] de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.”[16]


[1]       Nursî, Mektubat, s. 331.

[2]       Vesile-i kât’iye: Kesin aracı.

[3]       Fıtrat-ı insaniye: İnsanın yaratılışı, tabiatı.

[4]       Nursî, Sözler, s. 340.

[5]       Furkân, 25/77.

[6]       Mü’min, 40/60.

[7]       Tirmizî, Da’avât, hadis no: 3370.

[8]       Tirmizî, Daavat, 65.

[9]       Bakara, 2/186.

[10]      Nursî, Mektubat, s. 331.

[11]      Fussilet, 41/51.

[12]      Âlâ-yı illiyyîn-i insaniyet: İnsanlığın en yüksek derecesi.

[13]      Abd-i küllî: Bütün varlıkların ibâdetlerini içine alan ve temsil eden kul.

[14]      Vekil-i umumî: Genel vekil.

[15]      “Ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha, 1/5.

[16]      Nursî, Sözler, s. 342.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X