Ehl-i Sünnet
Ehl-i Sünnet’e Kısa Bir Bakış
Ehl-i Sünnet, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ve Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizin gittikleri yola ve mesleğe harfiyen uyan insanların tamamıdır. Bunlar daima Kur’ân ve sünnete uygun olarak tefrika[1] yapmadan hareket eden mü’minlerdir. Bu mezhep sâhipleri mütekaddimîn ve müteahhirîn (öncekiler ve sonrakiler) olarak iki kısma ayrılırlar. Asr-ı Saadet’ten itibaren hicrî 300 senesine kadar gelen Ehl-i Sünnet âlimlerine mütekaddimîn nâmı verilmiştir. Selef denince de bu âlimler topluluğu kastedilir. Hicrî 300 tarihinden sonra gelen âlimlere ise müteahhirîn denmiştir. Bu iki kısım âlimler arasında itikad yönünden hiçbir ihtilâf söz konusu değildir. Yalnız, Kur’ân-ı Azimüşşân’daki müteşâbihatı[2] tevil[3] hususunda, mütekaddimîn ve müteahhirîn arasında görüş farklılığı doğmuştur. Mütekaddimîn, Kur’ân-ı Kerîm’deki müteşâbihattan olan âyetleri tevil etmemiş ve onların mânâları ile de meşgul olmamışlardır. Müteahhirîn ise, birtakım ehliyetsiz kimselerin, müteşâbih âyetlere Kur’ân-ı Kerîm’in kat’î hükümlerine aykırı mânâ vererek fitne kapısını açmaları karşısında bu âyetleri tevil etme yolunu tutmuşlardır. Mesela, “yedullah” ifâdesindeki yed (el) kelimesine mütekaddimîn âlimleri mânâ vermekten kaçınmışlar ve Allah’ın muradı ne ise öyle kabul ederiz demişlerdir. Müteahhirîn ise, Cenâb-ı Hak cisimden ve âzâdan münezzeh olduğundan, buradaki yed kelimesi mecazî olarak, kudret mânâsınadır, yani yedullah ifâdesi kudretullah demektir, diye hükmetmişlerdir. Bu misalden de anlaşıldığı gibi, müteahhirîn, müteşâbihattan olan âyetlere kendi akıllarına göre değil, şeriatın umumî kaidelerine ve sünnet-i şerîfenin düsturlarına uygun olarak mânâ vermişlerdir. Böylece kendi devirlerindeki fitne kapısını kapadıkları gibi, istikbale de ışık tutmuşlardır.
Ef’âl-i ibâd konusunda Ehl-i Sünnet âlimleri, Cebriye’nin fikrini ifrat[4], Mûtezile’ninkini ise tefrit[5] olarak değerlendirmişler ve cebir[6] de, tefviz[7] de yoktur diyerek, ikisi ortası bir yol takip etmişlerdir. Yani kul yaptığı işleri zorla ve mecbur kaldığı için yapmıyor. Bu yol şöyle özetlenebilir:
Bütün fiillerin yaratıcısı Hâlık-ı Zülcelâl’dir. Fakat ihtiyarî olan fiil ve hareketlerde insanın kesbi (talebi) söz konusudur. Bu fiillerde insan kâsibdir.[8] Cenâb-ı Hak ise Hâlık’tır (yaratandır). İşte, insan bu talebi sebebiyle itaatkâr veya isyankâr olur.
Yukarıda belirtilen Ehl-i Sünnet itikadında mütekaddimîn ve müteahhirîn âlimleri müttefiktirler. Lâkin cüz’î irade olarak da adlandırılan insan kesbinin mahiyetini açıklama hususunda farklı yollar takip etmişlerdir. Mütekaddimîn zihinleri karıştırmamak için kesb tâbirinden ne kastedildiğini belirtmekten kaçınırken, müteahhirîn kesbin mahiyetini açıklamayı tercih etmişlerdir.
Kesbin mahiyetini açıklama konusunda da müteahhirîn iki ana yola ayrılmıştır. Bunlardan birincisi İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâtürîdî Hazretleri’nin öncülük ettiği Mâtürîdî, ikincisi ise İmam Ebû’l-Hasan Eş’arî Hazretleri’nin öncülüğünü yaptığı Eş’âriye mezhebidir. İtikadda teferruattan sayılabilecek birkaç mesele dışında, bu iki mezhep arasında önemli bir farklılık yoktur.
[1] Tefrika: Sürekli anlaşmazlık, ayrılık, nifak, ihtilâf.
[2] Müteşâbihat: Kur’ân-ı Kerim’de mânâsı açık ve kesin olmayan, tefsir ve tevîle ihtiyaç gösteren âyetler, müteşâbih âyetler.
[3] Tevil: Kur’ân-ı Kerîm’i ve diğer kutsal metinleri farklı bir görüşle yorumlama.
[4] İfrat: Aşırı gitme, ölçüyü aşma, gereğinden fazla ileri gitme.
[5] Tefrit: Gereğinden daha aşağıda olma durumu.
[6] Cebir: Zorlama, zor kullanma.
[7] Tefviz: Bir iş veya şeyi bir kimsenin üstüne bırakma.
[8] Kâsib: Taleb eden.

Bu konuda geri bildirim bırakın